SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Yerlisinin ağzından Kıbrıs Gezi Notları
17.September.2013

Ne zaman Kıbrıs’a birileri  gidecek olsa Kıbrıs’lı bir arkadaşımın başına ekşiyorduk  o da  garibim oturup birşeyler  yazıyordu. O da artık bu yükten kurtulsun diye  Baykuş’a koymaya karar verdik:

 

“Ulaşım: Kıbrıs’ta bir yerden bir yere gitmek için kesinlikle araba veya minibus kiralamanız gerek. Toplu taşıma küçük minibüslerle yapılıyor ama size bayağı vakit kaybettirir. Yerel kontağa ihtiyacınız olursa bize mesaj atın belki  yardımcı olabiliriz. 

4 ana şehir var:  Lefkoşa, Girne, Mağosa, Güzelyurt.  Genelde Girne’de kalınır ki en iyisi.  Ben olsam 4-5 gününüz var bu seyahat rotasını izlerdim:

ilk gün: Girne merkez turu /             Bellapais (köy + manastır)   /         St. Hillarion kalesi : Buradan dağ yolundan Kalkanlı-Geçit köy’e bağlantı var. Tüm yol boyunca adanın kuzey şeridinin neredeyse tamamını  görebilirsiniz. Sanırım bu yolu bisiklet kiralayabilirseniz bisikletle gitmek en iyisi. Doğası ve manzarası mükemmel.  Güneşli ve açık bir günde Türkiye dağlarını görebilirsiniz.Mutlaka yapın.  

Geçit köy-Karşıyaka-Lapta-Alsancak- Karaoğlanoğlu  köylerinin içinden geçerek Girne’ye dönüş (Lapta’da özellikle dağ eteklerinde kilise ve manastırlar var. Lapta belediyesi önünde aracınızı park ederseniz taş yaya  yolundan yamaçtaki St. Anthanasious manastırına çıkabilirsiniz. Burası şuan bir otel ama girip manzarayı seyretmenize izin verirler.

Karaoğlanoğlu’na geldiğinizde dağa doğru dönüp yüksekteki Karmi köyünü ziyaret edin. Mutlaka yapın bunu. Burası epeyi yüksekte İngiliz ve Almanların yaşadığı sokakların daracık ve deniz taşı-arnavut kaldırımı olduğu bir köy. Köyün 2 tane pub’ı var. Birşeyler içip manzarayı seyretmek çok hoş olabilir.       

Akşam Girne yat limanı/Girne kalesine gidebilirsiniz.  

Yemek için Girne-Ozanköy mevkindeki Archway lokantasını tavsiye ederim. Mezeleri ve yerel spesiyallerden Şeftali kebabını deneyebilirsiniz.

İkinci ve üçüncü gün:  Girne- Çatalköy-Esentepe sahil yolundan Karpaz’a : Bu vereceğiniz molalara bağlı olarak 3-4 saatlik bir yol olabilir. Fakat büyük bir kısmı sahil şeridi. Arada köylere girip gezebilirsiniz. Yolda Alagadi halk plajında durup yüzebilirsiniz. Burası Kıbrıs’taki Caretta-caretta’ların tek yumurtlama alanı.  Karpaz burnuna ulaşmadan Rum-Türk karışık olan bir köy var (Dip-karpaz köyü). Burada Rum-Türk kahveleri karşı karşıya. Hangisi sizi kabul ederse orada birşeyler içebilirsiniz.

Ben olsam en az 2 gün Karpaz burnunda geçirirdim. Çok güzel plajlar var (Bafra, Kumyalı ve Altın Kumsal  süperdir). Özellikle dalış için belki de en uygun bölge burası herhalde.

Kalacak yer:  Plajda çadır kurmak her zaman bir alternatif tabi.

 

Malibu Otel (bölgedeki en konforlu otel, küçük,  kendi koyu var): Telefon 0392 3744264 Cep: 0533 8600791

 

Hasan Balcı’nın yeri (Burası 100 dönümlük bir çiftlik. Kendi koyu var. Küçük bungalow’lar kiralayabilirsiniz. Restoranı da var ve her zaman taze balık bulunur). Koyunda bir dalış külübü var sanırım: Mephisto Diving (www.mephisto-diving.com)

4. gün:  Karpaz- Mağosa- dağ yolundan (yolda sorarsanız dağ yolu neresiymiş gösterirler) Girne’ye dönüş

Mağosa’da surlar içi tarihi bir kısım var, Lala Mustafa Paşa meydanı ve camisi var + Namık Kemal’in bir zamanlar sürgüne gönderildiği yer var (hepsi yan yana).

Maraş sınırını görmek isterseniz Palm Beach otelin yanında Maraşa bitişik bir plaj var. Deniz güzel + denizdeyken Maraş kapalı bölgeyi seyredebilirsiniz.

5.gün: Lefkoşa- Güzelyurt gezileri  (Tepebaşı mevkinden Girne’ye geri dönüş)

Lefkoşa’da surlar içi denen küçük tarihi bir kısım var. Hamamlar ve bandabulda (food market)’i gezebilir, Yeni Han içerisinde yemek yiyebilirsiniz. Ayrıca burada yeşil hat sınırını görebileceğiniz noktalar var. Saray Otel’in tepesine çıkıp da Lefkoşa’nın güney (Rum)  kısmını seyredebilirsiniz.

Güzelyurt küçük bir kasaba, fakat narinciye tarlaları ile ünlü. Ayarlayabilirseniz bir portokal tarlasına gidip dalından portakal yiyin veya burada turunç macununu deneyin derim. Güzelyurt’tan Girne’ye dönüş yolu çok güzel. Yol üzerinde anayoldan sapıp Akdeniz köyünden girip sahil şeridinden epeyi uzun süren (yaklaşık 3 saat)  yolu seçmenizi tavsiye ederim. Bu yol Kayalar köyünden üzerinden ilk gün göreceğiniz Geçit köye bağlanır. Manzara yine muhteşem, denize girebileceğiniz bakir  yerler var.  Akdeniz köyünden hemen sonra eski Rum Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makaryos’un avukatı olan ünlü bir silah kaçakcısının evi var. Şuan müze.  Entrika dolu bir ev olduğu söyleniyor..

Yerel mutfak: Şeftali kebabı, fırın/küp kebabı (yolda geçtiğiniz köylerde yol üzerinde görebilirsiniz),  pirohu (peynirli ravioli gibi birşey), mangalda ızgara hellim, yerel mezeler, molehiya (ekşili bir sebze yemeği) denemenizi tavsiye ederim.

 

Girne konaklama:  Oteller genellikle pahalıdır, ama sezon dışı olursa uygun birsey bulunabilir.  Küçük tatil köylerini tavsiye ederim (mesela Riverside tatil köyü, Alsancak)

Küçük bütçeli birşeyler tercih ederseniz bir tanıdığın kiralık 4 tane küçük bungalow’dan oluşan bir yeri var. Self-catering. İçerisinde ihtiyacınız olabilecek birçok şey var (su ısıtıcısı, ocak, vs.). Klima ve televizyon da var.

Adres: Karaoğlanoğlu, Tempo market arkası Bölge: Karaoğlanoğlu Girne şehir merkezine araba ile 5 dakikada. Yer denize (kayalık) yürüyerek 5 dakika. Girne’nin en popular 4 restoranı (Address, Misina, Le Figaro, Ambians yürüyerek 5 dakika).  Fiyat: 25 Pound geceliği (2 kişi) veya 30 Pound geceliği (maximum 3 kişi)

 Tavsiye edebileceğim birkaç web-sites: http://www.cyprusparadise.com/

 Umarım gidince Kıbrıs’ı seversiniz. Son dönemde şehirler çok bozuldu, ama normal turistik çevrelerin dışına çıkınca bence halen bakır birçok güzelliği var.

 Huuuh! Ben evimi özelidim galiba :) “

Emrivaki şekilde konuk yazar oldu, kendisine teşekkürü borç  biliriz. 

İmza D.

Yeniden Peri Gazozu
10.September.2013

Peri  Gazozu ile ilgili bir post yazmıştım. Ama Bianette Sedat Yağcıoğlu’nun yazısını okuyunca  gene depreştim,  bu da   Kırmızı Baykuş’un arşivinde olsun da, ufak tefek sayıda takip edenlere  de faydası olsun diye buraya aynen kopyalayarak ekliyorum. Bir kere daha söylemek istiyorum;  son zamanlarda   en severek okuduğum kitaplardan biri.

“SEDAT YAĞCIOĞLU YAZDI

Avucunuzdaki Küçük Notta Neler Yazıyor?

Ercan Kesal’ın Peri Gazozu kitabı insanın insana yabancılaşmasına, insanın kendi varoluşuna yabancılaşmasına bir meydan okuma manifestosu adeta.

Sedat YAĞCIOĞLU

sedatyagcioglu@gmail.com

 

İstanbul – BİA Haber Merkezi

31 Ağustos 2013, Cumartesi 00:00

 

Ercan Kesal’ın otobiyografik denemelerini okurken, dil kullanımı ve anlatım biçimindeki insancıl şiirselliğin etkisinden kurtulamazken, aynı zamanda siyasal ve sosyolojik bir tarih okuması yapıyor ve bunlara paralel bir varoluş yolculuğuna tanıklık ediyorsunuz adeta.

“Peri Gazozu” bir çırpıda okunası bir kitap olarak önerilirse size, inanmayın. Kesal’ın her bir yaşam kesitine, duygularına, dertlerine, sevinçlerine, siyasal argümanlarına ve aslında bunların hepsini bir arada analiz ettiği felsefi yaklaşımına derinlemesine nüfuz ederek okunması gereken bir kitap Peri Gazozu. Kesal, sanki yaşadıklarını aktarmıyor da, tanıklık ediyor bütün olan bitene.

Kişinin kendi yaşamına tanıklık edebilmesi, ciddi varoluşsal kaygıları ve dolayısıyla da bu kaygılarla başetmeyi gerektiren derin bir süreçtir ve sanki Kesal’ın anıları arasında gezinirken; bu dehlizlerden nasıl yolunu bulmuş da çıkabilmiş insan diye düşünüyorsunuz.

Peri Gazozu, insanın insana yabancılaşmasına, insanın kendi varoluşuna yabancılaşmasına bir meydan okuma manifestosu adeta. Babasının gazozlarından, unutmaya yüz tuttuğumuz yeni pişen ekmek kokusuna, kırık aynaların kenarına iliştirilmiş soluk fotoğraflardan ilk defa nohut yemeği yiyen Diyarbakırlı çocukların heyecanına kadar; koşulsuz, şartsız, sıfatsız yaşamı savunuyor Kesal tüm anlatılarında. Bir varoluş savunusu onunkisi; özgür yaşayan, dayanışan, anlama çabasından hiç vazgeçmeyen bir vicdan.

Babasının ürettiği “Peri Gazozları” Kesal’ın yeryüzü sofralarının baştacıyken, unutmaz ölüm oruçlarında bedenlerini açlığa yatıranları. Son zamanlarda bu topraklarda hiç olmadığı kadar özgür, adil ve eşit biçimde kurulan yeryüzü sofralarını hatırlatırcasına içine ağlar ölüm oruçları için: “Sığamadık yeryüzü sofrasına” der ve aslında ölüm oruçlarında canlar kaybolurken, hepimizin neler kaybettiğini söyleyiverir, kalbimiz acır: “Değirmenimiz susmuş, unumuz bitmiş. Fırınlarımız da kararmış, kalplerimiz gibi.”

Kesal’ın hekimlik öyküleri ağırlıklıdır kitabında. Hastalarına sunduğu şifacılığı, bu toprakların kadim insanlarına tutulmuş birer aynadır adeta. İyileştirdiği bir hastasının babasının kendisine klarnet hediye ettiğini okuduğunuzda, Sulukule gelir aklınıza, çingenelerin notalarının neşesine hüzün karışıverir. Az kuru, az pilav, çok ekmekli esnaf lokantalarını anlatırken Kesal, işçi ölümlerini düşünürsünüz, son lokmalar tıkanır boğazınızda.  Halbuki kurulan yer sofralarında tanımlar Kesal sosyalistliğini: “sosyalist kendi aç kalsa da önündeki yumurtayı arkadaşının önüne doğru iten adamdır”.

Ercan Kesal’ın hekimliği “sadece hekimlik” değildir hiçbir zaman. Sağlıkçıların çalışma alanlarında “reçetelerini yazan” meslek uzmanları olmasına dayanamaz Kesal. Onun için muayene odaları, toplumun tüm sorunlarının teşhis edildiği yerlerdir aynı zamanda ve Kesal’a göre hekim teşhis ettiği sorunlara karşı kayıtsız kalamaz. Ona göre efsanevi bir sosyologtur Hipokrat. Ardı ardına sorduğu sorular, bize halkçı hekimliğin temel ilkelerini sunar gibidir:

“Nasıl kaçabilirsiniz, evine kentsel dönüşüm nedeniyle yıkım emri gelmiş, karaciğer yetmezliği olan bir Erzincanlı emeklinin hikayesinden? İki oğlundan birini uzun açlık grevlerinin birinde kaybetmiş, diğeri halen cezaevinde olan Tuncelili anneyi, muayene ettikten sonra sadece romatizma ilaçlarını yazıp gönderebilir misiniz evine? Başka bir şey sormaz mısınız?

İşte hekimlik yaşamındaki pek çok anısından, bu toprakların acılı hikayelerine geçişleri o nedenle lirik bir nitelik kazanır Peri Gazozu’nda. Ölüm orucu sürecini “sonlandırmak” amacıyla yürütülen ve aslında  korkunç bir devlet katliamı olan “Hayata Dönüş” operasyonunu anlatmadan önce, kendi başından geçen can yakıcı bir öyküyü sunar okuyuculara. Kesal bir fırındayken, kendi hastası da olan Ali adında bir gencin birden kendisini fırının içine atarak intiharını aktarır. Aslında bu ülkede Sivas’ta yakılan canlarımızın, Hayat Dönüş katliamı ile yakılan canlarımızın ciğerlerimize işleyen acısını, o dönemde annesinin Ali için söylediği sözleri özetler:

“Haftalarca suyumuzdan, yemeğimizden Ali’nin kokusu çıkmadı”. Benzer ya öykülerimiz birbirine, Gezi Direnişi’nde Eskişehir’de polislerce dövülerek öldürülen Ali gelir gözlerimizin önüne, su içemez, bir lokma yiyemez hale geliriz.

Elbette bu topraklarda Kürtlere reva görülen yıkım da, bu engin varoluş yolcuğunun belli duraklarında karşısına çıkar Kesal’ın. Binlerce ölümün, kayıpların ülkesinde; kendi sevinçlerinden bile vazgeçecek kadar ‘diğerkam’dır Ercan Kesal. Hepimize tavsiyesidir: “Şimdi arkanıza yaslanın ve bir an düşünün nolur: Bir baba, on sekiz yıl önce öldürülen ve kaybedilen oğlunun, kafatası ve kemikleri, yanmış halde bir kuyunun dibinde bulundu diye sevinç gözyaşları döküyor! Bundan sonraki tüm sevinçlerim bu ülkeye haram olsun…”

Çocukların emeği, bedeni, dili, kimliği, yaşamları yokedilirken, buna sessiz kalınması Kesal’ın vicdanına çok ağır gelir: “Çocuklarımızın dudaklarının kenarından sızan kanlar, bu ülkenin vicdanına yazılan duaların mürekkebidir.”

Peri Gazozu’nu okurken, bir insanın varoluş yolcuğunda bu kadar açığa çıkabilen bütün bu acılar kalbinizi kurutabilir. Roboski katliamı için söylüyorduk “unutursak kalbimiz kurusun” diye. Ercan Kesal bunca acıya rağmen, ince bir sızıya eşlik eden umudu da taşır içinde. Kalbimiz kurumaya yüz tutmuşken, yetişir imdadımıza: “Yaşadıklarınızdan kan ter içinde kalırsınız. Ama bir şeye hala inanırsınız nedense. Bu dünyada hala rüzgarlar esiyor ve onlar sizin terinizi kuruturlar. Mutlaka kuruturlar…”

İşte Ercan Kesal’ın kendi yaşamını temsilen okuyacağınız bu varoluş yolculuğu, ufak ufak esintiler getirmeye başlar bile yaşamınıza. Eğer Ercan Kesal Peri Gazozu’nu boşuna yazmadıysa, eğer sizler de boşuna okumadıysanız, umudu geri kazanmak için yapılacak iki şey var zaten hayatta. Birisini apaçık söyler Kesal:

“Birbirimizin hayatlarının içindeyiz. İstesek de istemesek de. Bundan hiç haberdar olmasak da. Birbirimizin hayatlarının içindeyiz ve galiba insan olmak “diğerkam” olmaktan geçiyor”

Diğerkam olmanın yollarını ararken biz, ilk ipucunu da verir okuyucularına:

 “…oğullarını birer birer toprağa veren annelerin ülkesinde, kendi oğlunuzu koklamaktan hicap duymaya başlamışsanız eğer, birbirinizin hayatlarını da fark etmeye başlamışsınız demektir.”

Birbirimizin hayatı içindeki kendimizi keşfetme zamanı şimdi. Hepimize düşen, kendi yaşamımıza Ercan Kesal’ın gerçekçiliğinde dönebilmek ve hüzünlerimizle yüzleşerek, her bir anın içindeki umudu keşfedebilmek. Kendinizi keşfedeceğiniz bu yolculukta yaşam anlarınızı not edin Peri Gazozu’nu okuduktan sonra küçük bir kağıda. Çünkü zaten:

“Yıllar sonra, aynı avucun içinde sıkıştırılmış küçük bir not belki de. Hepsi bu.” (SY/YY)

* Peri Gazozu, Ercan Kesal, İletişim Yayınevi, 2013

* Sedat Yağcıoğlu, Araştırma Görevlisi, Hacettepe Üniversitesi”

İmza D.

 

 

Hrant- Tuba Çandar
31.July.2013

İlk çıktığında almıştım bu kitabı. Sonra biraz okumaya başladım.  Kitapta,  Hrant Dink’in  çevresindeki birçok kişinin ağzından Dink’in hayatındaki olayların, hayatının  farklı cepheleri anlatılıyor.  Baştan başladım; oğlu Ararat anlatıyor;   babasının vurulduğunu  duyuyor,  taksiyle Agos’a ulaşmaya çalışıyor, trafik tıkanınca iniyor adama da 100 TL  bırakıyor  ama sonra dönüp  geri alıyor para üstünü, çünkü o noktada hala inkar ediyor  ölmüş olabileceğini. “Bacağına sıkmışlardır en fazla” diye düşünüyor kendi kendine. Para üstünü  bırakırsa   ölme ihtimalini  kabul etmiş gibi olacak gibi geliyor. Dedim “ben bunu okuyamam perişan olurum”. Bıraktım. İki üç sene geçti. Agos yayınlarından Diyarbakır’lı Ermeniler diye bir kitap okumuştum  (çok güzeldi, tam empati fırtınası). O kitabı bitirince dedim “artık Hrant’ı  da okuyabilirim”

Rakel Dink’in Agos balkonundan yaptığı konuşmaların metinlerini kim yazıyor, ne kadar duygu yüklü diye hep merak ederdim. Tamamını kendi yazıyormuş. Ama insan kitabı okuyunca anlıyor; deli gibi aşıkmışlar birbirlerine. Yetimhanede büyümeleri, yokluk çekmeleri çok yazılıp çizilmişti, kitapta da var. Dink tek başına bir sürü insanın hayatını toparlamaya çalışmış; kardeşlerine sahip çıkmış; babasına kinlenmemiş ona da sahip çıkmış. Cebi para görmeye başladıktan sonra annesini rahat ettirmeye çalışmış,  daha küçücükken, okuldayken Ermeni yetimlerin peşine düşmüş Anadolu’da,  onlara sahip çıkmış, parasız kalmış, orada burada yatmış. Çoğunluğu çok zor hayatlar yaşamışlar. Özetle kitap çok ilginç, pencereler açıyor kafada,  insan sıklıkla isyan ediyor. Gerçi bir şeyi itiraf etmeliyim.  Sonlara doğru ben artık her olayı herkesin cephesinden okumaktan biraz yorulup seçmece  okumaya başladım.  O kadar tekrara gerek yoktu belki de. Yoksa kitap upuzun ama okutuyor.  Bir de dava süreçleri herkesin ilgisini çekmeyebilir, istemeyen oraları okumaz.

Herkes sevdiği ile yaşlanamıyor maalesef, okurken çok üzülüyor insan, her şeye aslında,  yokluğa, ayrımcılığa vs. Insanın yakın çevresinde okumuş etmiş,  “çok iyi kalpli adamdır”  diye tanımlayacağı bir sürü  insanın abuk subuk konuşması, zalimliği çok koyuyor insana.    

Rakel Dink’in konuşmasının tam metnini buradan  okuyabilirsiniz.

“Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim.Bana da ağır oldu bedeli sevgilim.

Sevdiklerinden ayrıldın, çocuklarından, torunlarından ayrıldın, burada seni uğurlayanlardan ayrıldın, kucağımdan ayrıldın, ülkenden ayrılmadın.”

İmza D.

 

 

Yeniden bir Gürcistan yazısı, yedi, sekiz ay gecikme ile
31.July.2013

Batum’a ilk  defa 2010 Temmuz’unda gitmiştik çoluk çocuk. 27 Temmuz 2011′de bir post yazıp gerisi gelecek demişim ama gerisini getirememişim,  tırı vırı şeyler yazmışım. Eşim benim ikinci kızımızı doğurmadan hemen önce orada bir pozisyon kabul etmişti. Hemen  akabinde de gitti. 2 ay sonra  ben de doğum iznini fırsat bilip yanına gittik. Upuzun kaldık. O zaman bizim ufaklık henüz 3 aylık idi ama erken doğmuştu (bakınız ilgili post), normal doğmuş olsaydı 1 aylık olacaktı. 2 kg civarında minicik bir şeydi.  Pasaport kontrolünde polisler bizimkinin pasaport resmine bakıp gülme krizine giriyorlardı. Çocuk kafasını dik tutamazken vesikalık çektirdi garibim ama sayesinde pasaport kuyruklarında birinci sınıf muamele gördük. Hatta millet bize fırça çekiyordu; “neden sıraya girdiniz öne geçseniz” diye. Gürcülerin böyle bir olayı vardır, turist  çocuklarına  süper bir ihtimam.

Çok sevmiştim ben Gürcistan’ı.  Gerçi Türkiye’ye kıyasla oldukça geri kalmış bir ülke.  Hizmet sektörü yerlerde geziyor. Buranın sıradan garsonu orada ödül alır (var mı öyle bir ödül?  Ayın personeli belki?). Hele tesisatçılar falan şaka gibi. Süper güler yüzlü de değiller ilk bakışta. Fazla çamur da atamıyorum artık bir sürü arkadaşımız var diye :) , cidden  doğal insanlar  diyelim. Ama tanıyınca iyi kalpli tipler, tamam biraz sert duruyorlar  ama dost olanları da kardeş gibi oluyor.

2010′da  ve 2011′de  Batum’da deliler gibi inşaatlar vardı. Sheraton 2010′da açılmıştı; havuzu  hayatımızı kurtardı bizim, o zaman 4 yaşında olan kızım resmen tüm Temmuz ayını orada geçirdi. Türkçe konuşmasalar da diğer çocuklara yanaşmayı öğrendi. Geliştirdi kendini çocuk mecburen. Gürcü garsonlarla uzun uzun muhabbete dalıyordu,  ne konuşuyordu, nece konuşuyordu  hala bilmiyoruz.

Batum’da hedef zaten dünyanın her tarafından tuhaf tuhaf binaların benzerlerini yapıp değişik bir mimari koleksiyon oluşturmakmış. Eski binaları da adam gibi restore ediyorlar. Bu yılbaşı gittiğimizde gördük ki bu inşaatların çoğu bitmiş. Bir çok kafe restoran açılmış. Her şeyden önemlisi arkadaşları çamura hazırlamak için  “eğer yağmur yağarsa bittik çünkü ortalık çamurdan geçilmiyor” konuşmaları yapmıştım. Şok oldum zira tüm yolları Arnavut kaldırımı yapmışlar, refüjlere palmiyeler  (evet Karadeniz kıyısı ama gene de palmiyeler var zira Adjara bölgesinde astro tropikal iklim diye bir olay  var,  Batum da Adjara’nın başkenti)  ekmişler, inanılmazdı,  çamurdan eser yoktu. Şansımıza yağmur da  sadece yarım gün sürdü.

2011 tarihli postumda yazdığımı tekrar ediyorum.  Karadeniz’e giden Batum’a da geçsin,   bir günde her yeri gezer zaten. Sınırda da işlemler kolaylaşmış. Biraz bekleyebilir ama anormal de beklemez.  Pasaporta da gerek yok nüfus cüzdanı ile geçilebiliyor. Biz parayı kasıp Trabzon’a iç hat uçup,  Batum’dan araba ayarlamıştık onunla geçtik Gürcistan tarafına. Bize mesaj atarsanız size kontak numaraları verebilirim.  HOpa uçusu var THY’nin . O da Batum’a indiriyor ama  Havaştan inmeden sizi Hopa’ya getiriyor. Ama o uçus da Trabzon uçuşuna kıyasla pahalı idi. Zaten Trabzon Batum arası 2 saat gibi. Hep deniz kenarı. Sağda balıkçılar var. Çok zevkli bir yol.  

Batum  dönüşü Trabzon uçuşuna doğru giderken  yoldan sapıp Ayder  yaylasına çıktık. Kar vardı tepelerde, bembeyazdı Ayder inanılmaz güzeldi ama dağda yiyecek bulamadık,  ekipaç kaldı.  Dönüşte Çayeli’nde Lale Restoran‘da yedik. Kavurması yediğim en güzel kavurmaydı (herkes aynı fikirdeydi)  üstelik ben et yiyemem, ona rağmen.  Sütlacı da inanılmazdı. Millet evde pişirmeye fasülye aldı,  benim o cephede kapasite çok sınırlı olduğundan hiç girişmedim o işlere. Giderken de Uzungöl’e gitmiştik.  Orada kar yoktu, gölün etrafında yemek yiyecek bir yer bulmuştuk ama başarılı değildi. Ama ekibin kalan kısmıyla buluştuktan sonra sınıra doğru giderken gene Çayeli’nde, Hüsrev‘de yemiştik, orada da sütlaç inanılmazdı. Geçenlerde Marmaris Söğüt’e gittik (eski söğüt yazıma  buyrun, değişen  hiç birşey yok herşey hala süper tek fark bu sefer bizde iki  çocuk olması), orada da gelsin sütlaç gitsin sütlaç  modundaydık hepimiz (2.5 kilo alınarak dönüldü:)). Sanırım bu aralar sütlaçlarla aşk yaşıyorum…

İmza D. 

Ercan Kesal – Peri Gazozu
25.July.2013

Peri Gazozu’nu  bir çırpıda okudum.  Hatta dün gece bitireyim diye  saat  02:00′da  yattım ki  uyku  saatlerini asla sektirmeyen bir tavuk olarak  benim için rekordur resmen.

Dün eve giderken 3 adet daha aldım.  Bugün  kıymet bilecek  iki arkadaşımın masasına (içine de Koray Çalışkan’ın yazısını basıp koymak suretiyle) bıraktım.  Üçüncü  için biri vardı kafamda ama sanırım ondan  vazgeçtim. Kıskandım kitabı. Daha hak eden birine vereceğim sanırım, biraz düşüneceğim.

Bu arada kitapla ilgili bir şeyler yazayım dedim.  Sonra düşündüm yazılabilecek  en iyi yazı zaten yazılmış (yukarıda linkini  verdim aşağıda  gazeteden kopyaladığım şekliyle yapıştırıyorum).

Afiyetle okuyun. Son bir kaç yıldır en beğendiğim  kitap bu sanırım.

İmza D.

“KORAY ÇALIŞKAN koray.caliskan@radikal.com.tr» Tüm Yazıları 

Peri Gazozu öyle bir kitap. Bir ömre bedel yazılar ki vuslatı başka âlem.

Üç Maymun’da bir siyasetçiyi oynarken gördüm ilk. Siyaset bilimciyim. Yıllarca anlatsam, bir siyasetçiyi bu kadar iyi resmetmeyi başaramam. O gün Ercan Kesal’ın ismini aklıma yazdım. Nuri Bilge’nin en iyi filmiydi. Senaryoyu da beraber yazmışlardı.

Sonra “Bir Zamanlar Anadolu’da” çıkıp geldi. NBC’nin en etkileyici filmi oldu. Senaryosunda yine Ercan Kesal’ın imzası vardı. Anadolu insanının psikolojisine yapılmış otopsiydi. Film gösterime girdiğinde Nihal Bengisu Karaca ve İskender Pala’yla yaptığımız Üç Nokta programına davet ettik.

Ondan önceki konukla sohbet uzamıştı, araya da uzunca bir reklam girmiş, Ercan Kesal’ı masaya davet etmemiz 45 dakika uzamıştı. Sabırla bizi beklemişti. Sonra da sakin sakin filmi anlatıp gitti. Aklım onda kalmıştı.

Sonra bolca görüştük. Benden küçükler bile Ercan derken o benim hep Ercan Abim oldu. Antropoloji doktorası yapıyor, psikoloji çalışıyor, kocaman bir hastane yönetiyor, senaryolar yazıyor, oyunculuk yapıyor ve ne yaparsa da iyi oluyordu.

Uzun yemeklerimiz vardır. Bir yere kaçar oturur laflarız. Her sohbette bin yıl yaşamış, büyük bir suç işlediği için öldükten sonra cezalandırılmış, tekrar tekrar hayata dönüp yine yaşamış bir insan olduğunu düşünmüştüm ilk sofradan sonra. Bu kadar hikâye bir insanda nasıl birikir diye merak etmiştim.

Sonra başına bir iş açtım. Radikal’de yazmasını istedim. Eyüp’le buluştuk ve bizim gazetedeki yazı serüveni başladı. Yazdıktan sonra editörden önce bir gönderirdi. Üzerinde laflardık. Sonra daha önce okuduğum yazıyı pazar gazetesinden tekrar okumak için sabırsızlanırdım.
Babasına olan sevgi ve saygısını kıskanır, annesinin ona ‘guzum’ dediği cümleleri parmaklarımla okşayarak bir daha okurdum. Yazıların derinliğine biter, her yazısından sonra içimden ona o yazı kadar bir yanıt yazmayı geçirir, bir of çeker vazgeçer, o kadar kısa zamanda bu kadar müthiş yazıları nasıl çıkarır hayret ederdim.

Bir piknikte yanıldığımı anladım. Annesinin yanına oturmuş bir birayı oyalıyordum. “Oğlum” dedi bana dönüp, “Siz yazın, guzuma kıymayın. Bırakın artık”. Köşe hızlıca yazılan bir şeydir. Günlerce bilgisayarın karşısında durmazsınız. Ekseriya yazıdan bir gün önce oturur, yazar, bitirir, yüksek sesle bir okur, yollarsınız.

Meğer Ercan Abi günlerce uğraşıyormuş. O zaman anladım verdiği emeği, yaptığı işe nasıl sarıldığını. Annesi ne güzel demişti: “Siz yazın, kıymayın.” Becerebilsek yazalım annecim diyemedim o gün. Şimdi aklıma geldi.

O yazılar şimdi kitap oldu. Tanıl Bora’nın girişimiyle İletişim’den Peri Gazozu ismiyle yayımlandı. Ne isim koyalım diye sormuştu Ercan Abi. Doğru dürüst bir şey gelmemişti aklıma. Nazan bulmuş, Berci Kristin kadar güzel olmuş.

Dün sabah ofise geldiğimde buldum kitabı. Önce seyrettim. Açtım hemen ‘Ne Alakası Var Baba’yı tekrar okudum. Neden hep öldüğümüzde anlıyor bu oğullar bizi? Tekrar fark ettim. Çünkü hep kaybettiğimizde anlıyoruz biz onları.

Sonra bir nihavent şarkı kadar güzel yazılmış ‘Korkma Bırak Ellerini’yi buldum. İnleyen Nameler gibi nihaventler yükselir gibi başlar, düşer. Düşer gibi başlar, yükselir. Nereden ne hissettireceği belli olmaz. En karanlık anda, insanın içine hayatın ışığını yakıverir.

Osman Nihat Akın’ın müthiş nihavent şarkısı ‘Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin’ desem, anlarsınız. Peri Gazozu öyle bir kitap. Bir ömre bedel yazılar ki vuslatı başka âlem.

Bu âlemden sıkılırsanız, baş ucu kitabınız olacaktır. Bu âlemden sıkılmıyorsanız, zaten yanınızdan ayırmayın. Arz ederim.”