Geçen akşam kısacık İstanbul seyahatim sırasında, G.’lerde, New York I Love you ‘yu seyrettik. Film bir sürü kısa hikayeden oluşuyor, Paris Je t’aime gibi. Dokuz yönetmen var filmde. Bunların biri Fatih Akın. O da Uğur Yücel’i kullanmış zaten. Fazla değişik bir parça olmamış, ama yine de insanın hoşuna gidiyor China Town olduğunu tahmin ettiğim yerlerde bizden birilerini seyretmek. Diğer bir yönetmen de Natalie Portman. Onun parçası da güzel doğrusu, en aklımda kalanlardan biri.
Oyuncular da rengarenk, James Caan, Ethan Hawke, Andy Garcia, Orlando Bloom, Eli Wallach, daha da bir sürü elle tutulur tip var, festival gibi. Gerçi filmlerin hepsi de akılda kalacak kadar başarılı değil. Internette okuduğuma göre, Scarlett Johansson’un da yönettiği bir film varmış ama o, DVD versiyonunda kulanılmak üzere montajda uçmuş. Yönetmenlerin hepsine 8 dakika süre vermişler, en fazla 2 günde çekip, 1 haftada montajlayın gibi kurallar varmış.
Ben sevdim, önerebilirim. Gerçi film boyunca, New York’da kilometrelerce yürümek zorunda kalıp, sayısız ayakkabı parçalayan G’nin, fonda şehir hakkındaki olumsuz yorumlarına da maruz kaldık. Ama canı sağolsun; insan çok gezince, çıtası yükselince oluyor böyle müşkülpesentlikler. Filmle ilgili güzel bir yazı var, buradan okuyabilirsiniz.
İmza D.
Geçen hafta sonu, bizim ufaklığın UP filmindeki hüsranı kafada yer etmesin diye, apar topar, üstelik babayı da peşimize takarak Prenses ve Kurbağa‘ya gittik. Salondaki tek yetişkin erkek bizim yanımızdakiydi. Sonuç olarak, anne baba artı çocuk olarak çocuk filmine gitmenin dışarıdan biraz garip durduğunu tespit ettim. Mümkünse bir tek anne gitmeli, genel eğilim öyle gibi gözüküyor.
Grimms masallarını, çocukluğunda evdeki dev bir masal kitabı sayesinde döne döne okumuş olan ben, zaten bu masala hep sempatiyle yaklaşmış, ufaklığı götürmeyi baştan aklıma koymuştum. Neticede sevdik, fena değildi. Ufaklık da mutluydu, babası da sıkılmadı, herşey yolunda idi. Disney’in lütfedip ilk defa başrolde siyah bir prenses kullanmasını da takdirle karşıladık.
Müzikleri de çok güzeldi. Bestelerin galiba çoğu, ya da hepsi, hastası olduğum Pixar’ın bir sürü filminin müziklerinin bestelerini de yapan Randy Newman tarafından yapılmış. Özellikle baştaki, Down here in New Orleans öyle güzel ki. Biz mecburen filmin Türkçe versiyonuna gittik, ama şarkının orjinalini hele hele Randy Newman’dan dinlemek isteyenler youtube’a takılabilir.
Filmin konusunu herkes bilir, kalkıp da yazacak değilim. Asıl komik olan 2010 Ocak ayı itibarıyla ABD’de 50 çocuğun, filmin başrolündeki Tiana’yı taklit edip kurbağa öpmeleri neticesinde, Salmonella zehirlenmesi sebebiyle hastanelik olması bence. Yani nedir bu kadın milletinin prens sevdası anlamak mümkün değil. Zehirlenmeler neticesinde hem American Veterinary Association, hem de Association of Reptilian and Amphipian Veterinarians, sahip olun kardeşim çocuklarınıza, kurbağa öptürmeyin gibisinden açıklamalar yapmış. Ecnebi çocukları böyle hayvanatla haşır neşir oluyor tabii, arada da öpmüşlerdir. Bizim kızlar (benimki de dahil) kediden bile kaçar mümkünse. Türkiye’de salmonella sorun olmaz.
Bizim ufaklık okulda bir şarkı öğrenmiş. Geçen Cuma’dan beri bağıra bağıra onu söylüyor. Yüksek de diyemiyor henüz, komik oluyor.
“Yüskeeeek yüskeeeek dalgalaaarrr” (burada sesin epey incelmesi, mümkünse çatlaması lazım!)
Gemi yalpalaaaar
Koş kaptan, çabalaaaaa (burası, çabala mı, çapala mı belli değil)
Repertuara yeni katılan bu şarkıyı evde sayısız defalar dinleyince aklıma eskilerden bayıldığım Stxy‘in Come Sail Away adlı şarkısı geldi. Tamam, abiler biraz eski olabilirler; ama özellikle konser albümleri benim favorim olmaya devam edecek. Youtube’da buldum ekliyorum.
“I’m sailing away, set an open course for the virgin sea”
Resim pinkFELtrage‘dan (Resmin altında Styx’e referans verince bu posta girmeye hak kazandı, o da çok gençden biri değil belli ki:)).
Fotoğrafın kaynağı burası
Dün bir uyandık ki bizim site Abant’da Kış manzarası gibi olmuş. Saat10′da toplantım olduğu için, başımdan aşağı kaynar sular döküldü tabii. Toplantı bizim eve yakın bir mekanda olsa da, ufaklığı şehirde oturan anneme bırakıp, geri dönmem lazım. Üstelik annemlerin sokağının başında, hiç yüzleşmek istemediğim hatrı sayılır bir yokuş var. Benim surat düşünce, sağolsun bizim bey olaya el attı. Ailecek yollara düştük. Evden 200 metre uzaklaşabildik. Sitenin ağzındaki minik yokuşa hamle yaptık ki olmadı. Bir daha hamle yapmak gerekti, bir daha ve bir daha derken artık bir noktada durumu kabullenmek icap etti. Eve dönme kararı aldık. Bu arada çay demlenene kadar bizim ufaklık babayla bahçede kartopu oynadı. Battı çıktı. Çizmeler ıslandı. Zaten zorla ikna edip giydirdiğim kalın eşofman kılıklar heba oldu. Son zamanlarda her giyinme seansı “neden o gün etek giymememiz gerektiğine ilişkin” (hava soğuk, her gün etek giymek gerekmez, insanlar pantalonluyken de bizi sevebilir, pantalonlu kızlar da güzel olabilir, temiz uzun çorap yok, yarın giyeriz, vs.) bir tartışma ortamı yarattığından, çok yorucu geçiyor. Neyse, bu sefer fazla sıkıntı yaşamadık. Mükellef kahvaltımızı da ettik, 9:20 gibi, bazı site sakinlerinin siteyi araçla terk edebildiği haberi üzerine hırs yaptık, tekrar yola düştük. Bu sefer sıkıntı fazla olmadı, ana yola çıkmak mümkün oldu. Oradan da toplantı noktasına ulaşmak 45 dakikadan fazla aldı, ama geç kalmanın mazur görüleceği bir gündü, kasmadım . Dönüşte de ufaklık babanın etrafında olduğundan, toplu taşıma araçlarına hamle yaptım. Bizim evin 3 km yakınına kadar ulaşabildim. Sonra zaten vasıta yok. Benim çekirdek aile gelip beni toparladı…
Bu arada otobüste seyir esnasında hamilelik avantajını kullanamadım, çünkü oturanların bakış açısına girmeyi başaramadım, tüm yol ayakta gittim. Ayaktakiler ellerinden geleni yaptılar zaten sağolsunlar. Buradan tutunun, yok buradan da tutunun gibisinden. Biraz dengesiz bir imaj sergiliyordum herhalde. Akşam olduğunda ise tek tasam bahçede beslediğimiz kedilerimizin durumu idi. Çoktandır ortada görünmüyorlar:( Hala hayattalarsa, onlara yalıtımlı bir kutu yapacağım. Bir de haftasonu ufaklığa kardan adam (kardan kedi veya kardan kadın da olabilir) sözü verdik. İnşallah yeteri kadar kar kalır.
Fotoğraf buradan.
Bugün Hürriyet’in Cumartesi ekinde gördüm, içime sular serpildi. Birileri kız çocuklarda pembe çılgınlığının önüne geçmek için örgütlenmiş. Pink Stinks hareketinin temsilcileri Emma ve Abi Moore, pembe sayesinde kız çocuklarına dış görünüşün zekadan daha önemli olduğunun pompalandığını savunuyorlarmış. Sonuna kadar destek veriyorum. Sadece dış görünüş odaklı beyinsiz kadınlar yaratmayı amaçlıyor imajı veren piyasadaki tüm prenses malzemelerini, pembe aksesuarları, pembe plastik topuklu terlikleri, saç tasarım setlerini hepsini, hepsini protesto ediyorum.
Kız çocuklarının doğaları gereği süslü olmaları gerektiğini savunan yakın çevreme duyurulur.
Bugün bizim ufaklığı ilk defa sinemaya götürdüm. Salonda durup durmayacağına emin olamadığım için, hep erken saatte bir seansa niyetlendim. Erken seansa da ayarlayıp yetişemedik bugüne kadar. Dolayısıyla olay bugüne kadar ertelendi. Babası da şehir dışında olduğundan, iki başımıza, kızımın bir yerde reklamını görüp, nedense unutmadığı UP‘a gittik.
UP fazla ilgi görmediğinden olsa gerek, evimize yakın sinemalarda çok kısa oynadı. DVD’sini edinecek kadar da seveceğime emin olamadığımdan, illa da sinemada görelim istedim. Baktım, hiç bilmediğim bir semtte bir sinemada oynuyor, millete sordum adresi bilen de çıkmadı. Google’dan haritalar indirmek zorunda kaldım, o kadar uğraştım yani. Hatta bir gece evvel bir arkadaşımın tavsiyelerini bile gözardı ettim, Sincap filmini bile seyretmedik.
Neticede bizimki sinemaya gidecek olmasının heyecanı içindeydi, ama film başladıktan bir süre sonra uykunun da bastırmasıyla sıkıldı. Koltukta kıpırdamadan oturdu oturmasına, ama ilk yarısının sonuna doğru sıkça görmeye başladığımız bir iki köpeğin etkisiyle korkma emareleri göstermeye başladı. Babamı istiyorum demeler sıklaştı, neyse ki ara oldu çıktık. Hanımefendiye çikolata aldık, hemen yemesine de izin verdik, keyfi yerine geldi. Ama filmin devamı için geri döneceğimizi anlayınca, ip gibi gözyaşlarıyla ağlamaya başladı. Mecburen ikinci yarıyı terk ettik. Montları salonda bırakmak istememesinden anlamalıydım, o noktada kafada filmi bitirdi o.
Filme gelince önce beni -seyrettiğimin kadarıyla- biraz üzdü: Başlarda Carl’ın küçüklüğünü tanıyoruz. Sonra büyüyüp Elli ile evleniyor. Güney Amerika’da gitmeyi düşledikleri Cennet Şelalelerine gitmek için para biriktirmek adına devamlı içine para attıkları bir kavanoz var. Ara ara kırıp, başka ihtiyaçlar için kullanmak zorunda kalıyorlar (çatı onarımı, sağlık vs.) neticede para hiç birikmiyor, ömür geçiyor, çocukluk düşleri heba oluyor. Elli ölüyor. Carl evinden sepetlenmek üzereyken düşlerinin peşine düşüyor. Cennet Şelalelerine varıyorlar, ama ortaya bizim ufaklığın tırstığı vahşi köpeklerle dolu sahneler çıkıyor. Dolayısıyla o noktada biz sinemayı terk ediyoruz.
Eve geldiğimde, hem filmi yarım bırakmaktan, hem de havanın pis pis yağışlı ve soğuk olmasından tadım kaçmıştı. Ama UP‘ın ikinci kısmının hikayesini okuduğumda aslında depresif bir film olmadığını, seyretme şansım olsaydı bayılacağımı fark ettim:) Özetle boşa geçmiş sandığın hayat aslında boşa geçmemiş gibi bir anafikri var anladığım kadarıyla, ki bu da bana gani gani yeter. DVD’sini almak farz oldu.
Bu filmle işim bitmedi. Kalanını seyredeyim daha çok şey yazacağım:) Bu arada ilgilenenler bir festival gibi olan, hastası olduğum Pixar‘ın sitesinde oyalanabilirler.
Dün seyrettik Fatih Akın‘ın Soul Kitchen‘ı. Sevdik doğal olarak sevmesine diyecek bir şey yok. Zaten sevmeye hazır gitmiştik, kendisine sempatimiz sonsuz.
Film zaten taverna işleten filmin esas oğlanı Adam Bousdoukos’un yaşadıkları üzerine kurgulanmış, Boukdoukos filmde herşeyini verdiği restoranı işletmeye çalışan bir Yunan asıllı Alman kardeşimizi oynuyor. (Kısa ve Acısız’da da galiba Fatih Akın’la çalışmıştı, ama görmedim, bir şey diyemem.) Restoranda Adam Bousdoukos’un oynadığı karakter Zinos ile birlikte aşcılık yapan Shayn (deniyor filmde ama Şahin olması kuvvetle muhtemel) karakterini ise Duvara Karşı’dan tanıdığımız Birol Ünel oynuyor. Biraz yaşlanmış, ama hala süper oyuncu. Sonlarda kısacık Uğur Yücel de var. Canım Ailem gibi kendini tekrarlayan senaryolara kırgın olduğum için Uğur Yücel’e pek sempati ile bakmıyorum şu aralar ama onun da rolü tatlı.
Herşeyin ötesinde filmin müzikleri harikaydı. Bir sürü funky sound var hepsi Fatih Akın’ın kendi arşivinden çıkmaymış. Kanat Atkaya‘nın bir yazısında okumuştum, bu filme veda filmim falan diyormuş ama sadece bu türe vedayı kasdediyor sanırım daha “müzelik” filmler yapmak istiyormuş.
Henüz internette soundtrack’ini bulamadım, buruk, hevesi kursağında kalmış şekilde aramaya devam ediyorum, bulursam haber edeceğim.
Evinizde ufacık biryeri kırdırsanız dahi, en az 15 çuval moloz, toprak, vs. çıkıyor. Bizzat deneyimledim. Kırmaktan sonraki en problemli iş de, bu çuvalların evden çıkarılması. Evden çıkardınız diyelim, bu çuvalları götürüp en yakın çöpe de koyamıyorsunuz; yasak! Biz bu işlerde yeni olduğumuzda, İnternet’te araştırdık; bu molozlardan nasıl kurtulacağız diye. Baktık ki bazı belediyeler bu hizmeti veriyorlarmış. Şahıslar da, özel olarak bu hizmeti veriyorlar; ama sanırım çok daha pahalıya.
Ben oturduğum yer itibariyle Beşiktaş Belediyesi’ne bağlıyım. Önce belediyeyi aradım. Beşiktaş’taki molozların döküleceği yerin kapasitesinin dolduğunu ve artık bu işe Büyükşehir Belediyesi’nin baktığını söyledi kibar bir hanım. Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Alo Çevre Hattı‘na yönlendirdi. Telefon numarası: 2309191. Yine son derece kibar ve yardımcı bir hanım, hayatımı kurtaran bilgiler verdi. Şöyle ki:
molozlarınızdan kurtulabiliyorsunuz. Üstelik gelip evinizden alıyorlar. Kamyonlar, belirli günler belirli semtlere gittiklerinden, 1-2 gün önceden arayıp randevu alıyorsunuz. Ücreti de makbuz karşılığı şöföre ödüyorsunuz.
İlk defa belediyeye işim düştü ve beni çok memnun ettiler (Daha önce bizim mahalleye saçma sapan park edenleri fotoğraflayıp, şikayet etmiştim; ama bir cevap alamamıştım.). Teşekkür ederim. Benim de, benim gibilere bir faydam olsun diye düşündüm. İstanbul Beşiktaş’ta oturup da, molozlarından kurtulmak isteyen yorgun/ bitkin insanlar, işte size cevap!
İmza G.
Angut kelimesini, gerizakalı veya moron kelimeleriyle eşdeğerli kullananlar, bu yazı size!
Angut aslında bir kuş türü, hem de ördek familyasından. Salaklıkla eşdeğer kullanılmasının tek sebebi şu olabilir: Angut kuşu havadan yere inerken, rüzgarı arkasına alıp indiği için, çok sağlıklı bir iniş gerçekleştiremezmiş. Peki biz neden angut kuşundan bahsediyoruz derseniz, çok duygusal bir özellikleri var. Normalde, çok ürkek olan bu kuşlar, eşleri öldüğünde yanlarında bekliyorlar ve ne yapsanız oradan ayrılmıyorlar. Ve hayatlarının sonuna kadar başka bir eş edinmiyorlar. Adeta sadakat abidesi gibiler…
İlgili fotoları, Reflection of Me‘de görebilirsiniz…