Koşarak Sivil Toplum Kuruluşlarına katkıda bulunmak üzere para toplayan bir oluşumdan (Adım adım oluşumu) haberdar oldum geçen gün. Biraz düzenli egzersiz yapan veya yapmak isteyen herkes katılabilir gibi gözüküyor. Bunu yaparken aynı zamanda sosyal sorumluluk projelerine de destek vermiş oluyorsun. Kendine göre bir spor organizasyonu belirliyorsun, tarihini öğreniyorsun, zaman ve kondisyonun doğrultusunda hazırlanmaya başlıyorsun. Desteklemek istediğin sivil toplum kuruluşuna da kişiler kendileri karar veriyorsun anladığım kadarıyla. Sonra bir bağış mektubu hazırlıyorsun, sosyal çevrene gönderiyorsun.
Bu sene bana zor ama seneye belki girişebilirim. Bakalım söz veremiyorum. Şu anda otoparka koştuğumu bile düşünemiyorum:(
İmza D.
Geçenlerde bir arkadaşım Norveçli fotoğraf sanatçısı Kjell Sandved‘in fotoğrafladığı kelebeklerle ilgili bir mail atmıştı. Baktım internette de bir sürü şey var bu konuda. Butterfly alphabet…
Sandved, yıllardır bu işin peşindeymiş. Kelebek desenlerinde alfabenin tüm harflerini görüntülemiş. Gerçekten güzel şeyler var. Kjell Sandved, taaaa 1960’lı yıllarda Smithsonian Enstitüsü Doğa Tarihi Müzesi’nde çalışırken tavanarasında, bir köşede egzotik kelebekleri keşfetmiş ve üzerlerindeki desenler üzerinde çalışmaya başlamış. Ama işin garibi, fotoğrafçılığı kelebekleri keşfettikten sonra öğrenmeye başlamış. Güzel fotoğraflar var vaktiniz olursa bakın.
Türkiye’de lüzumu tartışılır Kadın ve Aileden Sorumlu bir Bakanlık var biliyorsunuzdur. Bakan da ayrı bir hikaye; modası geçmiş tüm önyargıların temsilcisi gibi. Önce dizilerdeki öpüşme sahnelerinden rahatsız olduğunu, bunları itici bulduğunu söyledi. Sonra Kurtlar Vadisi hayranı çıktı. Şimdilerde de Faruk Bildirici ile yaptığı bir mülakatta, “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum.” demiş. Eklemiş: “Tedavi edilmesi gereken bir şey bence”.
Konumun gereği, değişik kimliklerin avukatlığını yapması gereken, kadına karşı ayrımcılıkla savaşması, ayrımcılıkla mücadeleye baş koyması falan beklenen Kavak, insan hakları bilincinde nal toplayan bir imaj sergiliyor. Eşcinselliğin hastalık olduğunu iddia edebilmek için, herhalde en az son 10 on yıldır insan hakları konusunda yazılmış hiç bir şeyi okumamış olmak falan gerekiyor. Röportaj sonrası Kavaf eşcinsel derneklerinin de tepkilerini topladı doğal olarak. Dünya Sağlık Örgütü’nün 1990′ların başından beri car car yayınları var, eşcinselliğin hastalık olmadığına dair. Bildiğim kadarıyla Amerikan psikoloji/psikiyatri dernekleri de 1970′lerden beri bas bas bağırıyorlar, hastalık değil diye.
“Tedavi edilmesi gerekir bence” demiş ya en acınası tarafı o. Aliye hanım Dil Tarih Coğrafya Mezunu.
İ.Ü. Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Doğan Şahin söyle demiş konuyla ilgili olarak:
“Bugünkü bilgilerimize göre, eşcinselliğin biyolojik bir hastalık olduğuna dair hiçbir veri yoktur. Eşcinsel kişilerde, herhangi bir hormon ya da kromozom patolojisi söz konusu değildir. Dolayısıyla ortada biyolojik bir hastalık da, tedavi edilebilecek bir durum da yoktur. Sorunun temelinde eşcinsellerin toplumda kabul görmesiyle ilgili zorluklar yatıyor. Aslında her insanın ruhsal yapısında, kişiliğinde ve bedeninde her iki cinse de özgü yanlar vardır. Hepimiz farkında olalım ya da olmayalım az veya çok eşcinsel özellikler taşırız. Bu özellikler ne kadar fazla ise o ölçüde eşcinselliğe yakın, ne kadar az ise o ölçüde heteroseksüelliğe yakınızdır. Eşcinsel özelliklerimizin daha farkında olduğumuz zamanlar, kimimizde çok rahatsızlık yaratır ve bu tür duyguları şiddetle bastırırız. Sonra da eşcinselliğin tedavi edilmesi ve cezalandırılması gerektiğine inanır ya da eşcinselliği reddederiz. Sonuç olarak, eşcinsellere yönelik olumsuz duygu ve tutumların ardında çoğunlukla kendi eşcinsel yanlarımızdan duyduğumuz korkular ve endişeler yatar.” ( kaosgl’den alıntıdır)
Geçen gün bir arkadaşım yolladı bu kısa filmi bana. Hemen de koştur koştur odama geldi. Birlikte seyrettik. Ne zaman jetonum düşecek diye beni test etti. Geç düştü . Konuyla ilgili detay veremeyeceğim, çünkü sonu anlaşılır; ama çok çok sevimli. Zaten 7 dakikalık bir şey. Seyredin.
Filmin başları, bana evinden dışarı çıkamayan Bob’un hikayesini hatırlattı. Bu konuda bir şeyler yazmıştım
Dün uzun zamandır sinemaya gitme fırsatı ve dermanı bulamadığımdan, durum canıma tak etti ve eşimi Invictus‘a razı ettim. Clint Eastwood’un yönettiği filmlere hasta olduğumdan, direnmedi garibim, itaat etti. Filmin konusunu bile bilmeden eşlik etti.
Film Mandela’nın 1995 Rugby Dünya kupası civarındaki yıllarda hayatını konu alıyor. Yıllarca hükümlü olarak tutulduğu Robben adasından seçilmiş Güney Afrika Devlet Başkanı olarak çıkıyor ve ülkede yerleşmiş apartheid kültürü ile savaşmak için en başta apartheid’in simgesi haline gelmiş Springboks isimli milli rugby takımı ile başlıyor. Gel gör ki 1995′de Dünya Rugby Turnuvasına ev sahipliği yapacak olan Güney Afrika’nın dünya sıralamasında durumu feci. Neyse Mandela ırkçılık ve kin kültürünü bir kenara bırakma gazını topluma verdiği gibi rugby takımı için de bir iki ilham konuşması yapıyor, onlara da veriyor. Konusu ve filmin devamı hakkında fazla detaya giremeyeceğim ama ilginç şeyler öğrendim. Mesela Güney Afrika’daki beyazların İngilizce konuşurken gerçekten garip bir aksanları var. Üstelik bunlara Afrikaaner deniyor ve Flamanca’ya benzeyen tamamen ayrı bir lisanları var. Bilmiyorduk öğrendik. Bir de nedense hep Mandela’nın yanında eşini görmüşüm gibi hatırlarken, meğersem adamcağızın ailesiyle arasının pek fena olduğunu da fark etim.
Filmin rugby üzerine olması, doğal olarak biraz sıkılmamıza sebep oldu. Eastwood’un yönettiği en iyi film de değil benim için. Benim için açık ara Mystic River önde gidiyor ama Invictus da genel olarak güzeldi. Mandela’yı Morgan Freeman oynuyor, takım kaptanını oynayan Matt Damon da artık iyice büyümüş, eski redneck görüntüsü de kalmamış. Ama bir Rugby oyuncusu olarak biraz ufak tefek kalmış gibi geldi.
Bir de neden takımın koçu yok diye merak ettim, araştırdım. Koç Kitch Christie 1979′ dan beri lösemi ile boğuşuyormuş ve 1998′de de vefat emiş. Şampiyona dönemi de ağır tedavi altındaymış ve durumu filmin konusunun önüne geçer diye yansıtmamaya karar vermişler. Zaten Amerikan futbolunun aksine rugby, koçun etkisinin daha az olduğu bir oyunmuş (ikisi hakkında zerre kadar birşey bilmediğim için yorum yapamayacağım) oyuncuların takdir hakkı fazlaymış.
Fırsat bulursanız seyredin.
Dünya Bankası Enstitüsü ve içerik ortakları, çocuklar ve gençler için bir online oyun geliştirmişler. On aşamalı ve on hafta süren oyun ile çocuklar ve gençlere değişik bilgi ve beceri kazandırmak amaçlanıyor. Oyunu oynayıp dünyada sıralamaya giren çocuk ve gençler, Washington DC’deki oyunun da adı olan EVOKE Zirvesi’e katılabilecekler ve dünyanın ileri gelen sosyal yatırımcılarıyla çalışabilecekler!
Evoke oyunu 3 Mart 2010′da başladı! Oynamak icin: www.urgentevoke.com
İnsan tadilatı fasılalarla yaptırınca, devamlı kendini evde boyacılar/ yerde naylonlar/ ahşapların üzerinde toz tabakaları ile çevrili bir ortamda buluyor. Malum ikinci bebek baştan beri iflahımızı kesti, bir son numara daha çeker, tut ki erken gelir, odayı da yapamadık gibi kaygılarla, sonra sinirler zıplamasın diye düşünerek Şubat sonu, Mart başı gibi, dışarısı kış kıyametken tadilata başladık. Neyse ki, her eve lazım bir ustamız var. Adamcağız odayı yalıttı, alçıladı, boyadı işi üç günde bitirdi.
Yaş da kemale erdi, çocuk da ikinci çocuk, onun için bu sefer ay orasının kumaşı nasıl olsun, burası nasıl olsunu fazla kasmadım. Tüm kumaş işlerini bir günde gayet hesaplı bir şekilde hallettim. Terziyi de ayarladım. Üstelik evdeki tüm eski yastıkları da geri dönüşüm amaçlı terziye bıraktım. Kullandığını kullan, gerisini görmek istemiyorum şeklinde. Üç bavul giyecek / ayakkabı/ bebek eşyası/ oyuncak / havlu çarşaf (evde işe yarayacak herşey) ise mültecilere dağıtılmak üzere, Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği‘ne (0 312 427 55 83) iletilmek üzere ayrıldı. Üniversite öğrencisi kızlar için ise “iki senedir giymediysem bavula” kriterine göre toparlanan kılıklar, ayrı yere kondu. Evde bir garip sadeleşme oldu. Benzer bir faaliyeti de yeni evlenen kızlar için yetiştirme yurtlarına gönderilmek üzere yapacağım. Yani evde maksimum kullanılanlar dışında pek eşya bırakmaya niyetim yok.
Haftaya Cumartesi’ye kadar, tüm düzeni eski haline getirip, hazırlıkları da tamam edip, doğum öncesi kendimi biraz deniz kenarı yerlere atmayı planlıyorum. Ama geçen seferki gibi 8 aylık hamile karnımla Bozcaada’da konaklayıp, ya şimdi sancı tutarsa anakaraya nasıl döneceğiz, yahu burada öğleden sonra gördüğüm tek göz odalı sağlık ocağı dışında bir sağlık kuruluşu var mıdır diye tüm geceyi ayakta geçirmeye niyetim yok. Daha temkinli gezeceğiz. Ama önce baharın biraz yüzünü göstermesi lazım. Mart’ın 20’si olsun biz yola çıkarız ufak ufak, kafamızda minik ama keyifli bir-iki parkur var.
Fotoğraf buradan.
İlgilenenleri Güneydoğu Avrupa ile ilgili bir fotoğraf yarışmasından haberdar etmek isterim. Batı Balkanlar ve Türkiye’den amatör ve profesyonel fotoğrafçıların katıldığı bir yarışma. En fazla katılım da Hırvatistan,Türkiye, Sırbistan ve Romanya’dan gelmiş.
26 Mart oylama için son gün. Brüksel’deki oylama sonucu 24 fotoğraf finale kalmış. Oylama da çok kolay, çarçabucak (kızımın deyişiyle çubuçak) yapılabiliyor. Güzel fotoğraflar da var.