Bu kayıt ne zamandan kalma bilmiyorum ama – beni aşan veya kapsayan her türlü – nostaljiyi çok seviyorum. Seve seve 80′lere ışınlanabilirim, Oldies but Goodies delisiyim, 80′lerde çocuk olmak maillerini defalarca okurum
Sanırım bu biraz daha eskilere ait, o zamanlar şarkıları farklı yorumlamıyorlar mıymış sizce de? Ajda Pekkan, Olanlar Oldu Bana… Herkese iyi haftasonları İmza B.
Çevre ve Sokak Hayvanları Derneği, 30 Ekim 2000′den beri yardıma muhtaç hayvanlara yardım eden bir kurum. Dernek başkanı Fatma Balkanlı‘nın şahsi çabaları ile ayakta duran dernek bugüne dek birçok hayvanı kısırlaştırmış, tedavi etmiş ve yuva bulmuş. Derneğin en büyük yemek kaynağı Swissotel, Ceylan Hotel ve İstanbul Merkez Komutanlığı.
Peki o kadar ev, o kadar iş yeri, o kadar otel, o kadar kamu binası, okul, hastane… nereye gider onların artık yemekleri? Lütfen maddi manevi bu tip derneklere destek olalım; hayvanlar bizim kadar hak sahibi bu dünyada. Ayrıca unutmayalım ki birçok insan yüreğinin ortada bırakmaya dayanmadığı hayvanları derneğin kapısına bırakıyor gizlice, lütfen bir parça destek de olalım. Derneğin sitesi için tıktık, telefonu +90 212 227 72 65, yeri Beşiktaş Yıldız Parkı girişi.
Dernekten konu açılmışken ordan evime teşrif eden dünyalar tatlısı Miço‘mla (nam-ı diğer Kübü the küp şeker veya kısaca Kübü) tanıştırayım sizi. Dernekte yuva bulmak için hep en hasta, en sefil kediyi isterim; nasılsa güzel vitrin kedilerinin talibi bol olur, yeter ki öbürlerini isteyen olsun. O gün de öyle yaptım, 2005 yılının şubat ayıydı… Eve götürmek için en gariban kediyi arıyordum. Dernek akşam kapanmak üzereydi ve bir tane kedicik kafesine su dökmüştü. O akşam orda olan gönüllü hanım “yine miiii” diye feryat edince, durun dedim ben yardımcı olayım. Ben kafesten çıkmasın diye elimi uzatınca kafese doğru, kolumdan tırmanıp saçlarımın altına soktu kafasını. Mutluluk hırıltıları çıkarıp kafasıyla tos atarak keyfine devam etti. Bana hemen onu almamı önerdi gönüllü hanım. Ama bu kedicik kirli olmasına rağmen çok güzeldi; hafif güdük bir tipi vardı, sürmeli gözleriyle biblo gibiydi. “Bunu alan çok olur, daha muhtaç bir şey verin bana” dedim. Meğer bu kedicik çok büyük olduğu için kimse tarafından istenmiyormuş 6 aylıktı ve tam 5 aydır kafesin içindeydi. “Kim istemez seni, sen beni istedin, ben sana bayılırım!” diyerek aldım getirdim eve. Annem, babam, abim hepsi çıldırdılar Ilk bir hafta evde kimse ani hareket yapmadı ürkütmemek için. Sonra suyu çok sevdiğini keşfettik (o yüzden kafesindeki suyla oynuyormuş meğer!). Bayılıyordu banyoda suyla oynamaya, sırılsıklam olmaya. Adını Miço koyduk, nezle olduğunda güç bela banyodan uzak tuttuk üşütmemesi için. Kıyıp kısırlaştıramadık, Ayvalık’ta bir gece kaybolduğunda perişan olduk, her eve gelişimizde gıdımız çok hafif ve acıtılmadan ısırılmak suretiyle öpüldük… Ve ben, ısırıp delik deşik ettiği duvağımla evlenip evden ayrılana kadar her gece ama her gece sabaha karşı onun pati tokatları ile uyanıp mama verip kafasını sevdim
İnsanlar gibi hepsinin karakteri çeşit çeşit, yeter ki sevip sevilecekleri, kendilerini gösterebilecekleri bir yuva bulsunlar. Evinize bir hayvan girerse iddia ederim ki bir daha asla hayvansız yaşayamazsınız!
İmza B.
Türkiye’de Yabana Doğru adı ile gösterilen Into the Wild, Chris McCandless’in yaşamından esinlenen 2007 yapımı bir Sean Penn filmi. Chris, 1990 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra 24.000 dolarlık bütün birikimini hayır kurumlarına bağışlayıp, cüzdanındaki parasını ve arabasını yakıp kimseye haber vermeden otostop yaparak Alaska’ya gitmeye karar verir. Into the Wild, Chris’in Virginia’dan Alaska’ya yaptığı yolculuğu anlatır.
Chris’in otostop yolcuğu sırasında tanıştığı karakterler, başına gelenler, yaşam mücadelesi ve güzel manzaralar çok etkileyici. Hangimiz yaşamın stresine isyan edip “çekip gitmeyi” düşünmeyiz ki? Ancak kaçımız cebimizdeki bütün parayı yakarak büyük bir cesaretle atılabiliriz böyle bir maceraya?
Chris, “mutlu olmak için insan ilişkilerine gerek olmadığını” düşünür, filmden en akılda kalıcı sözlerden biridir bu. Bir başka sahne de ormanda bulduğu elmayı “gördüğüm en muhteşem, en organik elmasın” diye zevkle yemesidir Film boyunca insan bir başına dünyayı keşfetmeye özense de, sonunda “mutluluk paylaşılınca güzeldir” (Happiness is best shared) cümlesi büyük hüzün yaratır.
Chris’i oynayan Emile Hirsch tip olarak çok benzediği gibi çok iyi iş çikartmış. Yanda Chris’in ardından kendi makinesinde buldukları fotoğraf var. Film müziklerinde Pearl Jam’den Eddie Vedder’in parmağı olduğunu da söylemeden geçmeyelim, onun hüzünlü sesi “happiness is best shared” cümlesini hançer gibi saplıyor yüreğinize.
Filmin güzel bir video klibini için tıktık.
Sean Penn klasik Hollywood aktörlerinden değil. Geçmişte Madonna ile kısa ve fırtınalı evliliği ve The Shangai Surprise gibi başarısız bir filme yapımcı ve aktör olarak imza atması, geçmişte ona hak ettiği krediyi vermeme engel olmuştu. Ancak son 10 yıldır onu yakından takip ediyor ve fazlasıyla takdir ediyorum. Ara ara onun filmleri ve özel hayatıyla ilgili bir şeyler yazmaya çalışacağım.
Bence daha yaşlı dursa da, Penn 1960 doğumlu. Annesi aktris Eileen Ryan ve babası yönetmen Leo Penn. Leo, Litvanya ve Rusya kökenli Yahudi göçmeni bir ailenin oğlu. Annesi Eileen ise İtalyan ve İrlandalı asıllı, Romalı bir katolik.
Penn, Santa Monica doğumlu. Çocukluk arkadaşlarından ikisi tanıdık tipler, Martin Sheen’in oğulları Charlie Sheen ve Emilio Estevez. Charlie Sheen’in rol aldığı Two and a Half Men‘in bir bölümünde Sean Penn konuk oyuncuydu. Demek oradan tanışıyorlarmış. Gençliğinde hukuk okumak istemesinin sebebi, babasının sendikacı ve hak savunucusu bir tip olması olabilir. Sonra su yolunu bulmuş ve Los Angeles’a gitmiş. İlk filmlerinden politik-drama The Falcon and the Snowman‘da (1985) canlandırdığı uyuşturucu müptelası devlet ajanı rolüyle çok tutulmuştu. Ben o sıralar gençtim, çok etkilenmiştim, iyi hatırlıyorum.
Sean Penn’i yeniden keşfim, Oliver Stone’un U-Turn filmine denk geliyor. Son yıllarda en sevdiğim filmleri: 2003 yapımı 21 Grams ve Clint Eastwood’un yönettiği Mystic River. (Beni kahreden iki filmdir.) All the Kings’ Men‘i de yakın zamanda seyrettim. 1950′lerin Louisiana’sında geçiyor. Bir belediye başkanını canlandırıyor, çok başarılı.
En son Milk ile En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’ı da aldı. Sevimli bir konuşma yaptı, kapının önündeki eşcinsel evliliği karşıtı protestoculara fırça attı, vs. Ama doğrusunu isterseniz, bu benim en favori filmim değil.
Sean Penn zaten son derece politik bir kişilik. Savaş karşıtı ve sol görüşlü çizgisini sıklıkla belli ediyor. Ama işletmecilikten de geri kalmıyor. Bildiğim kadarıyla New York’ta Johnny Deep ve Mick Hucknall ile ortak olduğu Man Ray adında bir de Fransız restorana sahip.
Sean Penn, 1991′den beri birlikte olduğu ve 1996 yılında evlendiği Robin Wright Penn ile, evlenmeden önce Ross, California’da yaşıyordu. Ancak son zamanlarda Natalie Portman ile arasında bir yakınlaşma olduğu da konuşuluyor. En son Oscar töreninde, yanında Robin vardı. Son durumu takip edip, size haber vereceğim.
İmza D.
Geçen gün bir arkadaşla eskilerden birkaç bölümünü seyrediyorduk. Güldük ettik, laf lafı açtı. Laik Türkiye’de, Müslümanlara kur yapan ve ABD’nin İslam ile “savaşta olmadığını” ilan eden Obama’nın ziyareti, gündemi ziyadesiyle işgal ettiğinden olsa gerek; aklımıza Benjamin Franklin ve Thomas Jefferson vs arası bir muhabbetin geçtiği bir bölüm geldi. Yemedim, içmedim, bir kısmını aradım buldum. Tercüme etmeyi aklıma bile getirmedim tabii
“Benjamin Franklin: I believe that if we are to form a new country, we cannot be a country that appears war-hungary and violent to the rest of the world. However, we also cannot be a country that appears weak and unwilling to fight, to the rest of the world. So, what if we form a country that appears to want both.
Thomas Jefferson: Yes, yes of course, we go to war and protest going to war at the same time…
Benjamin Franklin: And that means that as a nation, we could go to war with whomever we wished, but at the same time act like we didn’t want to. If we allow the people to protest what the government does, then the country will be forever blameless.
John Adams: It’s like having your cake and eating it too.
Anonymous Hick Redneck Founding Father: Think of it: An entire nation founded on saying one thing and doing another.
John Hancock: And we will call that country the United States of America.”