Bizim ufaklığı Pazar günü annemlerle yazlığa yolladık. Hasret şimdiden başımıza vurdu. Döndüğünde odasında değişik bir şey olsun, bücüre sürpriz olsun diye birşeyler ararken Youtube’da Hippily Bunny diye bir filme denk geldim. Süper birşey. Dört yaşında Enya diye bir kız bir hikaye yazmış, resmetmiş. Babası da yardım etmiş film haline getirmişler. Hikayeyi Enya kendisi anlatıyor fonda . Süper sevimli. P.S: (resimler Etsy‘den)
İmza D.
10-15 yıl kadar önce, bir seneye yakın Van’da yaşamıştım. Orada tanıdığım bir çocuk vardı. Bilkent mezunu ama ailesi oralı, geri dönüp yerleşmiş. Parası falan vardı, rahattı. Bir pizzacı açmış, oyalanıyordu. Ben döndükten sonra ara ara konuşurduk, naber nasılsın diye. “Süpper abi, herşey süper, harika” derdi hep.. Gülerdik bu muhabbete çünkü, sanırsın bir sosyal hayat, bir sürü kültürel etkinlik, festivaller vs. Hele o zamanlar Van’da pek bir şey yok. Her yeni gelen Van Gölü’ne götürülür, minik teknelerle Akdamar adasına geçilirdi. Bir de bir bilardo salonu vardı. Üç gün takıldıktan sonra herkesin tüm yüz hatlarının bakmadan resmini çizebilecek duruma gelirdin. Genelde sonunda kendini edebiyata verirdin
Bir de Van kedileri vardı tabii Hareket halinde bir tanesinin resmini ekliyorum. (Fotoğraflar Van’dan yeni dönmüş bir arkadaşın arşivinden)
1-2 günlüğüne annemlerin yanına yazlığa gideceğim de; kendi kendimi “süper ya, harika” derken buldum. Aklıma bunlar geldi, gülümsedim.
11 Nisan’da “Britain’s Got Talent“e çıktıktan sonra ana haber bültenlerine dahi konu olan Susan Boyle’ı duymuş olduğunuzu tahmin ediyorum. Ben son zamanlarda bir kaç kere seyrettim. O kadar olağanüstü bir performans ki özellikle salonda olsa insan, ayaklarda alkışlamamak zor.
Gösterişsiz tipi, minik bir İskoç kasabasından gelmesi, kaba aksanı, yıllardır işsiz olması ve 47 yaşında olması, jürinin oraya buraya göz devirmelerine sebep olsa da, Les Miserables’den I Dreamed a Dream’i söylerken Susan’ın sesi bir tokat gibi iniyor surata.
Susan geçmişte irili ufaklı ses eğitimleri almış, bir iki müzikal için de hamleler yapmış ama genelde tipten kaybetmiş sanıyorum zira sesden kaybetmesi olası görünmüyor. Daha önce Cry Me a River‘ı CD olarak çıkarmış ama nedense hak ettiği sıçramayı yapamamış. 8 kardeşten biri. Hepsi evi terk etmişler, annesi 91 yaşında ölene kadar ona bakmış. Hala da sanırım aynı evde 10 yaşındaki kedisi Peebles ile yaşıyor. Hüzünlendirdi beni.
Hakkındaki ön yargılara da dokundurmuş arada. Kendi sözlerinden, çevirmeden aktarıyorum.
“Modern society is too quick to judge people on their appereances. ..There is not much you can do about it, it is the way they are. But maybe this could teach them a lesson, set an example.”
Nick Barron‘dan güzel de bir yorum okudum hakkında. Onu da orjinal bırakacağım.
“In her success, we see a phoenix rising from the ashes of dissappointment, sadness and hearth break. We see prosperity after recession. We see good trumping evil, and we see a restoration, albeit ever so slightly, to the belief that dedication and perseverance can pay off in the end.”
Bu yarışmada benim oyum olsaydı, kesin Susan’a giderdi. .. Fan club’ı için tıklayın.
“Bahar bizim buralara resmen geldi” şeklinde bir anons yapmaya niyetliydim. Bir de dedim resim çekip kanıt olarak ortaya koyayım. Ancak uğultuyu fark ettiğimde artık çok geçti. Bir işçi arı tarafından sokuldum. Zaten resimlemeye çalıştığım ağaç arı kovanı gibiymiş. Okul dağılmış gibi birsürü arı. Resimlerin birinde saldırının faili olduğunu düşündüğüm arı da çıkmış
Son on yıldır ofise uzak evlerde oturduğumdan sabah akşam arabada dinlediğim müzikler benim için önemli. Süper bir müzik dinleyicisi olduğumdan falan değil. Ama bir nebze seçici olmaya çalışıyorum. En basitinden; parazitli radyolara dayanamıyorum. Ayrıca reklamı abartan radyolara doğal olarak sinirleniyorum, o gün şanslarını kaybediyorlar. Ertesi gün unutuyorum. Gerçi gıcıklığına reklamları aklımda tutup, ürünü almamayı hatırlama çalışıyorum ama onları da genelde unutuyorum. DJ’ler konusunda da sabır çıtam çok düşük, genelde bildik CD’leri tercih eder buluyorum kendimi.
Neyse, bu bizim ufaklık araba yolculuklarına dahil olana kadar böyleydi. Sonra düzen yerle bir oldu. Şimdilerde haftalar, aylar, geçiyor biz hala aynı müzikleri dinliyor oluyoruz.
İlk bir yaşa kadar, parkuru mola vermeden tamamlayabilmek için kendimi “Ali Baba’nın Çiftliği”ni defalarca söylerken ve her türlü hayvanın taklidini abartarak yaparken buldum. Yüzlerce kere. Onlarca hafta.
Sonra bir süre Türkçe çocuk şarkılarından bir CD bulduk. O yıl bizimki, şarkıların sırası ve kaç kere çalınacağını konusunda söz sahibi olmaya da başlamıştı. İki İnatçı Keçi olsun, Küçük Ayşe olsun, Baltalar Elimizde olsun can-ı gönülden ezberledim.
Bu arada bir de “Bir Küçücük Aslancık“olayı var: Bu şarkıyla ilgili geyik boldur. Cidden neydi bu şarkıyı yazan insanın kafasındaki acaba? Küçük Aslanın babası savaşta vuruluyor, köyden kovuluyor. Bir de şöyle bir final var: “Bu şarkının sonu pek hoştur, şimdi söylersem boştur”. Nasıl yani? Ne zaman söyleyeceksin? Bak kaç yaşımıza geldik hala Küçük Aslancıkla ilgili bir güzel haber alamadık.
Sonra bir heves Issız Adam‘ın albümünü aldık. Ayla Dikmen’i de 1-2 kere dinledik doğal olarak. Bu arada bizimki şarkıya sardı. Son 4-5 aydır kaç kere dinledim cidden hatırlamıyorum. Yol yarım saat sürüyor desek, şarkı üç dakika desek, 10 kere gidişte, 10 kere gelişte. Günde 20 kere, haftada en az 5 gün. İnsanın cidden çocuğu arabada bırakıp inesi geliyor bazen:)
Bir dönem de “Les Choristes” filminin müziklerini dinliyorduk. Orada da iki şarkıya takıntı geliştirdik. Çocukcağız doğal olarak Fransızca konuşmayı beceremediğinden, onlara da hızlı koro şarkısı, yavaş koro şarkısı diye isimler taktık ( Les Choristes anne ve baba için kod: 1. şarkı ve Compere Guilleri anne baba için kod 11. şarkı ).
Sonra hayatımıza Walt Disney’in çocuk şarkıları albümü girdi. Bu sefer eleman İngilizce şarkı isimlerini hatırlayıp, tekrarlayamadığından sadece annenin anlayabildiği bir kod oluştu. Mesela önce Hayvanat Bahçesi şarkısına talep geliyor ( Old Mc Donald veya baba için kod: 14. şarkı) sonra sopalı şarkı (Three Blind Mice veya baba için kod: 3. şarkı ) sonra İngilizce şarkı ( sanki diğerleri Latince) (This Old Man veya baba için kod: 1. şarkı gibi ).
Görüldüğü üzere ciddi bir düzen, sıra var. Şarkı listesine aşina olmayan bir sürücü bizim arabada hayatta kalamaz. İstenen şarkı çalınmazsa ciddi bir muhalefet oluyor. İnsan direnecek gücü kendinde bulamıyor, boyun eğiyor. Bir süre sonra zevk almaya başlıyorsunuz. Ofiste fotokopi çekerken Minik Kelebek‘i söylerken buluyorsunuz kendinizi. Öyle işte.
Christopher Madonna‘nın erkek kardeşlerinden biri. 49 yıldır hep onun gölgesinden şikayetçi olduğu için başlığa adını koymayalım dedim. Bakalım kaç kişi küçük kardeşin adını biliyor.. Ama Christopher’ı Madonna’ya referans vermeden hatırlatmak güç. Öte yandan hep geri planda kalmaktan yakınan Christopher’ın yazdığı tek kitabın Madonna ile ilgili olması da ilginç tabii.
“Life With My Sister Madonna” Christopher Ciccone
Christopher ne kadar şikayet etse de akrabalık bağlarını yeterince sömürdüğü bariz. 2003 yılında araları bozulana kadar Madonna’nın tüm turnelerinde sanat yönetmenliği yapmış, tüm evlerini dekore etmiş. Bir eli yağda bir eli balda yaşamış. Araları bozulunca dur bir de kitap yazayım diye düşünmüş sanırım uyanık.
Kitap başkası tarafından otobiyografilerden beklendiği üzerine hem Madonna hem de hayranların tepkisini çekti. Gerçi Madonna’nın hayranlarından Christopher’a ne fayda var zaten. Basından takip edebildiğimize göre şimdilerde LA’da mütevazı bir dairede yaşıyor. Adamcağızın hayatının özeti bu.
Her ne kadar ablasının ününü sömürdüğünü düşündüğüm izlenimi versem de pek öyle düşünmüyorum. Kafam karışık:) Kitabı okudum. Sevdim Christopher’ı. Arada sırada, Madonna için şunu yaptım bunu yaptım, karşılığında şu kadar az para verdi muhabbetine giriyor ama en fazla sorun ettiği mesele bu değil.
Annelerini genç yaşta kaybetmişler ve sanırım küçük kardeş bunu aşamamış. Ablaya çok hayran, düşkün vs. Sekiz kardeş olmalarına rağmen hep onun tarafından sevilip saygı görmek sevdasında. Belki diğer kardeşlerine yoğunlaşsa daha mutlu olabilirdi.
Ben ilk albümlerine bayılmasam da Madonna’yı genelde sevmişimdir. Çok iyi sahne şovları var, tempolu. Ama tahmin edebileceğimiz üzere, kaprisleri de ziyadesiyle varmış tabi. Mesela dansçılarla yakınlaşıp, turne bitince suratlarına bakmamak, babayı, kardeşleri aramamak, hep asistana arattırmak, anneanneye para koklatmamak gibi. Gerçi kimin kitabını yazmaya kalksanız bu tip bir iki yamuk bulunur eminim.
Kitapda Sean Penn ile evliliğiyle ilgili detaylar da var tabii. Hayranına ilginç gelebilir. Bir de ikinci kocası Guy Ritchie’nin ve yakın çevresinin homofobik olduğu intibahını ediniyoruz. Christopher bu konuda hassas, onun için ikinci enişteyle arası iyi değil. Bir konuya hayran olmamak elde değil: Konseri oldugu günler bile sabahları kilometrelerce koşuyor. Yani fitness işini ciddiye alıyor. Zaten o kadar tempo, bir de şarkı soylemek herkesin harcı değil.
Kitap sıkıcı değil. Hayransanız eğlenceli bile. Amazon‘dan 20 dolar civarı.
Wii insanları hareket etmeye yönelttiği için çok tercih ediliyor ABD’de. Oyunların ustalaşınca sadece küçük birkaç el hareketi ile oynanabildiği hemen keşfedilmiş, ancak yine de fiyatı uygun olduğundan ve özellikle çocuklara hareket fırsatı verdiğinden hala çok tercih ediliyor. Sizce bu kız bu minicik poposunu Wii ile yaptığı antrenmana mı borçlu
Imza B.
Kitapsız yola çıktığımda kendimi cüzdanı evde unutmuş gibi hissettiğimden kapıda beni bekleyen arkadaşı fazla mağdur etmemek için kasanın iki metre çapla çevresindeki kitaplardan birini kaptım çıktım; Dünyanın kalbine dokunan kütüphane kedisi Dewey-Vicki Myron (Pegasus Yayınları)
Kitap bir yavru kedinin Iowa’nın Spencer kentinde kütüphanenin kitap iade kutusuna atılması sonrasında kütüphanede görevli Vicki tarafından evlat edinilmesi ile başlıyor. Dewey herkesin ağzından girip burnundan çıkıyor. İlgiyi seviyor, egosu yüksek. Delikanlı, yakışıklı bir kedi. Her kameraya poz veriyor, çocuklara şovlar yapıyor. Bir de lastik yemeği çok seviyor.
Kitap baştan sona sevimliydi. Beni özellikle gülümseten bir iki nokta vardı. Engelli küçük bir kız var mesela. Dewey’i hırpalıyor doğal olarak ama Dewey o kadar anlayışlı ki hepsini tolere ediyor ve küçük kız ciddi ilerlemeler kaydediyor. Hatırımda kalan başka birşey de Dewey’in kütüphaneye gelenlerin James Bond çantalarının (eskiden James Bond çanta ne boldu değil mi?) içinde uyumaya bayılması. Ben, herhangi bir kediyle fazla vakit geçirmemiş biri olarak doğrusu çantamda kedi ister miyim bilmiyorum ama kütüphanede kimse şikayetçi değil.
Sonunu söylemek istemiyorum Hayatında hiç kedi beslememiş, beslemeyi de planlamamış birisi bir kedi hakkında en fazla ne hissedebilir? Ama kazın ayağı öyle değilmiş. Çok dokunaklı oldu benim için.
Bir takım insanları ikna edebilirsem belki benim de bir kedim olur ilerde. Zor proje.
Belki bizim ufaklığı örgütlemeliyim
Tekrar et tatlım: “Baba bana kedi al. Lütten.”
Dansın yıllar içindeki değişimini gösteren çok eğlenceli bir video Judson Laipply muhteşem bir performans sergilemiş.
Bizim ufaklık sağolsun, son dört yıldır arada bir gidilen trekler ve kırk yılın başında, o da doğrusunu söylemek gerekirse etrafa ayıp olmasın diye yapılan bir iki günlük kış sporları dışında pek vücudu yorma taraftarı olmayan bir ruh halindeyim. TV karşısı koltuğumla aram iyi, birbirimizden ayrı kalmak pek istemiyoruz.
Allahtan belli bir spor geçmişim var, kondisyon henüz yerlere yapışmadı. Mutedil bir sırt ve diz ağrısı dışında genel olarak epey idare edebilirim. Ama, arada sırada bu gidişe bir son versem mi duygusu ortaya çıkıyor. Başını saklandığı yerden çıkarıveriyor ama genelde hemen kaçıyor.
Dün mesela havanın kışkırtıcı etkisiyle olsa gerek bir hamle yaptım ama boyumun ölçüsünü aldım. Durumun ciddiyetine binaen arada fitness haberleri vererek kendimi de motive tutmaya çalışacağım. İlk haberim şu: “The Journal of Strength and Conditioning Research”ın yaptığı bir araştırmaya göre çekilen mekiklerin hızı obliklerde biriken yağları eritmekte belirleyici imiş. Bu habere ilk tepkim şöyle oldu: oblik ne? Ama biraz araştırınca “oblik”in fitness aleminde oldukça sık kullanıldığını gördüm. Kabaca bir fikir edindim, çok çeşitli oblikler var. Detaya girip sıkmak istemem
İspanya’dan Miguel Hernandez Üniversitesi’nden Dr. Vera Garcia hızlı ve tempolu hareketin, çalıştırmakta zorlandığımız kaslar üzerinde daha etkili olduğunu açıklamış. Tenis ve yüzme bu sebeple oblikler arası biriken yağları itinayla hırpalıyor, yağlar vücudu terk ediyor.
Yüzme, evet yapılabilir ama şu anda kendimi hızla mekik çekerken hayal etmekte zorlanıyorum. Aslında kendimi mekik çekerken hayal etmekte de zorlanıyorum. Neyse motivasyonu kırmadan elimden geleni ardıma koymayacağım.
(Dış ses: Genç kadın, oblik’i cümle içinde kullanarak işe başlar)
İlk hedefim, oblikler arasında biriken yağlar.