Bizim baykuşun üç ayağından biri sabit, Amerika’da. Diğeri ise her an dünyanın her köşesinde olabilir, çok seyahat ediyor. Şu aralar Kuzey Amerika’da. Bu gezegen ayak NYC’den bir post patlatmadan, bizim mütevazı Amasra gezisinden bir şeyler yazayım dedim. Amasra’da nerede yenilir? Amasra’da nerede kalınır? Amasra’da neler yapılır? Amasra’ya nasıl gidilir? Bunlara cevap verelim…
Bir süredir çekirdek aile olarak bir yerlere gidememiş olmanın hırsıyla, şehirden sadece bir geceliğine uzaklaşabileceğimizi gözönünde bulundurarak, denize de mutlaka dokunmak istediğimizden, kendimizi Amasra yollarına vurduk.
Amasra’yı seviyoruz, Karadeniz kıyısının en sevimli kıyı kasabası. Göreceli olarak sapa oluşu, Ege’deki herhangi bir kıyı kasabasına kıyasla fazla gelişmesine engel olmuş, nispeten bakir kalmış. Devamlı kaldığımız bir pansiyon var. Kuşna pansiyon. Alt resimdeki bordo bina. Mayıs 2009 fiyatları; oda-kahvaltı (oda fiyatı, yatak değil) 60 YTL. Toplamda 6 oda var. 4 tanesi deniz cephesi. Gece cam açık uyursanız dalga sesi duyuluyor
Kuşna pansiyon, hava biraz serin olduğunda bile kalınabilecek bir yer çünkü kaloriferli. Odalar geniş, tamamında 3 yatak var. Banyolar yeni, düzgün. Ama bina prefabrik. Dolayısıyla ses yalıtımı diye bir şey yok Bana göre hava hoş, derin uyurum, vız gelir ama uyanıksanız kim odasına girdi, çıktı, içkiyi fazla kaçırdı rahatlıkla takip edebiliyorsunuz.
Sabah kahvaltısı çok sevimli. Mütevazı ama herşey var. Bir kaç masalı, kapalı bir minik salonları var. Ayrıca tam kapının önünde, açıkta bir incir ağacı var. Altına üç masa koymuşlar. Süper bir deniz manzarası var. İlk gittiğimizde, ben olsam bu incir ağacını keserdim, deniz manzarasını heba ediyor diye ahkam kesmiştim. Ama kahvaltı esnasında anladım sebebini: yazın gölge olmazsa kahvaltı eziyete dönüşebilir.
Amasra’da bir sürü balık restoranı var. Biz daha önceki gelişlerimizde yoğunluk sebebiyle burnundan kıl aldırmayan işletmecilerinin, baş garsonların ve garsonların tavırlarına sinir olduğumuzdan tanıdık bir adrese yöneldik.
Amasra’da adam gibi bir yemek isteniyorsa, sezon içerisindeyse, özellikle haftasonu ise, rezervasyon yaptırmamak biraz cengaverlik olur. Aç kalırsınız. Biz saat 21:30′a kadar midye, bira ile açlık bastırıp masa boşalmasını beklediğimizi biliriz.
Bu sefer de saat 17:00 gibi gidip saat 20:00 gibi geleceğiz, aman deniz kenarı masa olsun diye telaşla rezervasyon yaptırmaya kalktık, ama garsonlar, rahattılar: “Abi sıkıntı olmaz”. Sonradan anlaşıldı cidden. Tek bir masa, bir de biz vardık. Güzel oldu, sezon dışında gezmeyi seviyorum; insan gibi arabanı park edebiliyorsun, boş bank bulabiliyorsun, deniz kenarı sakin oluyor, vs. En sinir olduğum, etraf cıvık cıvıkken yapılan sezon tatilleri. Neyse barbun güzeldi, salatalar da süperdi ama sirkeli. Sevmiyorsanız aklınızda olsun.
Evli ve çocuklu iseniz Büyük Liman’da deniz kenarındaki salaş kafelerde oturarak kumsalda oynanan, kedi, martı her nevi koşan, uçan mahlukatı kovalayan çocuğunuzu kontrol altında tutabilirsiniz. Daha sıcak bir havada gittiğimizde burada kumların üzerindeki bir masada okey oynadığımızı hatırlarım. Ama daha masalar kumların üzerine inmemiş. Rüzgar da ara ara diniyor, sonra yine çıkıyor. Kafayı sepet gibi yapıyor.
Büyük bir çocuk parkı var meydanda. Bebeler çıldırıyor, terk etmek istemiyorlar. Sürüklemek gerekebiliyor. Bir de trafiğe kapalı, sağlı sollu ıvır zıvır satan bir sokak var. Bizim kız çıldırdı tabi. Bir takım kelepir oyuncaklar almak zorunda kaldık. Allahtan çıtası çok yüksek değil, acayip mutlu oldu bir iki minicik şeyden, değdi. Mesela bu zürafaa:
Sonra babası kendine bir oyuncak buldu. Eskiden beri bizim evde, bir saç balık tavası almak lazım muhabbeti yapılır durur. Karadenizliler arasında balık tavalarının bir raconu var, belki bilirsiniz. Bizimki balık tavasını bulunca dayanamadı. Aldık. O da resmen hoplaya zıplaya döndü eve. Her gelene de etraflıca bir demo yaptı. İddiaya göre balık bunlarda çok lezzetli oluyormuş. Bakalım yiyecez.
Amasra’nın biraz sapa kalmasının bir takım dezavantajları var. Mesela bir çok restoran ve motel Kasım sonu gibi kapanıp Mayıs’a kadar açmıyor. Sezon kısa yani. Amasra Safranbolu’ya da yakın (90 km) bir gece de oraya kaçılabilir.
Güzeldi, gidin.
Gezip Gördük de Amasra ile ilgili bir post hazırlamış, mutlaka bir göz atın.
Karadeniz’le ilgili başka gezi yazılarımız da mevcut:
Gezi yazıları – Samsun’dan doğuya doğru Gezi yazıları – Samsun Gezi Yazıları – Fatsa’dan doğuya doğru Gezi yazıları – Amasra Gezi yazıları – Artvin
İmza D.
Geçenlerde babası, yumurtasını yemeden sadece sosis peşinde olan bücüre, beş saniye içinde komik bir kahvaltı tabağı hazırladı.Eleman sosislerin hatırına yumurtaların tamamını götürdü.
Bizimki iki yaşına kadar sosis hiç yemezdi. Vermezdik çünkü. Ama verdiğimiz gün olay bitti. O gün bugün sosis gördü mü affetmiyor. Bu durum hoşuma gitmiyor çünkü sosisin çocuk beslenmesinde faydalı ve gerekli olmadığını düşünüyorum. Yetişkin beslenmesinde de bence külfet bişey. İçeriğinden hiç bir zaman emin olamıyorsunuz, mesela farklı markalar almak zorunda kalırsam benim aklıma hep bağırsağın içine tıkılan çeşit çeşit hayvan etleri gelir. Şişmanlatıyor vs. bir sürü sıkıntı.
Üstüne üstlük geçen sene sosisler de ve bazı burgerlerde kullanılan bir renklendiricinin E128 (Red 2G) kanseröjen özelliğinin yoğun olduğunu okumuştum. Bu konuda Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (European Food Safety Authority) bir açıklaması var. Sözkonusu katkı maddesinin artık insan tüketimi için uygun olmadığı açıklanmış. AB mevzuatı çerçevesinde bu katkının belli oranlarda kullanımı halen serbest. Ama Red 2G maddesi vucutta anilin isimli bir maddeye dönüştürülüyor ve bu da kanser riskini artırıyor. Bizde sosislere her türlü renklendiricinin konuluyor olması şiddetle muhtemel. Fazla yememek lazım.
Bizim ufaklık geçen pazar bir yaşgünü partisine davetliydi. Tek başına gidemediği için kalktık sabahın köründe oflaya puflaya götürdük. Fakat o da ne? Acayip eğlendik. Şöyle oldu:
Parti, Çankaya belediyesinin Ahlatlıbel tesislerindeydi. Buraya yıllar önce bir Cumartesi öğleden sonra gitmişliğim vardır. Kapının önü konser çıkışı trafiğini hatırlattığı için, bir daha haftasonu buraya gelirsem ne olayım şeklinde yeminler ederek ortamı terk etmiştim. Önünden geçip binlerce arabayı ve boş yerler için verilen mücadeleyi gördükçe, kenarından kıyısından geçmiyorum diye aklımı severdim. Taaa ki bücür, yaşgünü davetini alana kadar.
Genel alışkanlık icabı saat 10:00′da başlayan partiye on dakika kadar erken gittik. İlk konuk bizdik doğal olarak. Ev sahibi anne baba, otoparka yakın, güzel bir köşeyi kapmak için erkenden gelmişler. Piknik masası, kektir, börektir, meyve suları, sütler vs. brunch formatında doldurulmuş. Mecburen bir takım balonlar şişirip, süslemelere yardım ettik. Ağaçlara süsler astık. Yer zaten, halı gibi çim.Rengarenk oldu ortam. Sonra yaşgünü sahibi (3 yaş bitiş, 4 yaştan gün alış) teşrif etti. Sonra diğer çocuklar dökülmeye başladı, etraf iyice şenlendi. Çimlerde yattık, uçurtma uçurduk bizimkiyle, daha doğrusu ben uçurdum o baktı – ben gayet başarılıydım, bir çok babadan daha iyiydim, keh keh- . Sonra sabun köpükleri kovaladık. Yere düşen balonları telef ettik. Harikaydı.
Bizim ufaklığın ilk bir iki yaşgünü partisi sonrasından söyle bir tespitim olmuştu. Yaşgünleri çocuklardan çok anneleri tatmin edecek gibi tasarlanıyor. Mesela masadaki pasta, börek çeşiti adedi onların umurunda değil. Onlar kendileri gibi bir metre yüksekliğindeki küçük canavarlarla deliler gibi koşuşturup, çığlıklar atıp, taşkınlık yapmak, bir noktada da pasta üfleyip, hediyeleri açmak istiyorlar.
Dolayısıyla mevsim uygunsa açık havada parti yapmak bence süper fikir. Çöpünüzü torbalayıp, çöp kutusuna bıraktığınız takdirde toplamanız gereken bir ev kalmıyor. “Ölümü gör ayakkabı çıkarmayın veya ben size terlik vereyim halı beyaz da” muhabbetleri de mesnetsiz kalıyor. Ne kadar meyve suyu damlasının yerle buluştuğunun da hiç önemi yok çünkü yer çim. Hatta bir takım pastalar yere düşürüldü. Kimsenin umurunda olmadı.
Alan geniş olduğu için bir sürü oyun da oynanabilir. Ama, çıldırmamak için bir takım kuraları unutmamalı. Özetle süperdi, şiddetle tavsiye edilecekler kategorisine not alındı.
Yaşı ben civarı olanlar (rakam vermeye niyetim yok:) ) Kökler dizisini, Kunta Kinte’yi falan hatırlarlar. Afrika’dan koparılan ve köle olarak çalıştırılmak üzere Amerika’ya getirilen siyahların hikayesi, milleti zamanında çok etkilemiştir. Benzer hikayeler Türkiye’de de var.
Mustafa Olpak‘ın Kenya’dan İstanbul’a, Köle kıyısı isimli kitabını daha yeni bitirdim. İç Anadolu’da doğup büyüyünce insan Afrikalı Türklerle pek karşılaşmıyor, ama Ege kıyılarında gözler onlara aşina.
Olpak’ın ailesi de Kenya’dan köle olarak çalıştırılmak üzere getirilen ve Osmanlı’da nesillerce çalıştırılanlardan. Punto yayınlarından çıkan kitap devamlı parçalanan aile hikayeleri ile dolu. Aile bireylerinin tamamı köle olarak görüldüğü için, aman anne ve çocuklarını veya kardeşleri birbirlerinden ayırmayalım diye bir kaygı yok. Hepsi oraya buraya savrulmuş. Azad edilmeleri sonrasında Olpak’ın ailesi hep yoksullukla boğuşmuş.
Ayvalık’ta mermer ustalığı yapan Olpak’ın iddiasına göre, Cumhuriyetten beri hiçbir tarihçi, araştırmacı, veya üniversite, bu siyah insanların geçmişini, sosyolojik yapısını araştırmamış. National Geographic ekibi gelip Olpak’la görüşüp özel bir sayı hazırlamışlar. Olpak’ın fotoğrafını da oradan buldum.
Kitap da bana ilginç gelen bir konu da şöyle: 1800′lerin sonu ve hatta 1920′lere kadar aktif olan bir dernek Afrika’dan getirilenler arasında bir iletişim ağı faaliyeti yürütüyormuş. Örgütün belli sayıda azatlı locası varmış ve her locanın başında azatlı bir Kolbaşı veya Godya denilen bir başkan bulunurmuş. Bunlar sahipleriyle geçinemeyen kölelerin özgürlüğünü satın alırmış, yaşlı ve düşkünleri barındırırlarmış. Dini görevleri de varmış, yılın belli zamanları ayinler düzenlerlermiş. Bu örgüt sayesinde herhalde, dağılan aileler bir şekilde bir araya gelebiliyorlarmış.
Bir de duyduğuma göre TRT, Olpak’ın kitabını temel alarak Ayvalık, İstanbul ve Girit’te “Arap Kızı Camdan Bakıyor” isimli bir belgesel çekmiş. Bu belgeseli seyrettiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Olpak’ın iddiasına göre Antalya’dan İstanbula kadar sahil şeridinde yaklaşık iki milyon kadar Afrikalı Türk vatandaşı yaşıyor. Radikal’de de geçen sene bir haber çıkmıştı. İsteyenler buradan okuyabilir.
Kendisi ile yapılan bir röportaj için tıklayın.
SOKAK FESTİVALİ 3 BAŞLIYOR – 30 MAYIS’TA KARUM ÖNÜNDE…
PROGRAM
30 Mayıs 2009 Gün Boyunca Resim Çalışmaları (İsteyen şövalesini alıp katılabilir.)
“Objektifte Ankara Var!” Fotoğraf sergisi
“24 Saat Kavaklıdere” Fotoğraf sergisi
Karikatür Sergisi
Çevre Sergisi
ve
Serbest Kürsü…(dileyen Daha Renkli bir Başkent için gelip konuşabilir.)
10:00 – Karum çim alanında Meral Ceylan‘la Güneşi Selamlama
11:00 – 16:00 arası: Stantlar, mini etkinlikler, Avrupa’dan müzik
16:00 – 17:30 arası: Çocuklara Yönelik Aktiviteler
16:00′dan itibaren:
GO Oyunu Eğitimi ve Turnuvası,Capoeira Gösterileri, Avusturya’dan İllüzyon gösterileri, Ebru Atölyesi, Dijital fotoğraf etkinlikleri,Günbatımında Yoga (Yoga Sala ile)
19:00’dan itibaren Müzik ve Dans: Viento Latino eşliğinde “Avrupa’dan hepimizin bildiği şarkılar“
20:30 Film Gösterimi: “İstiridye Prensesi” -sessiz film-
21:30 Belgesel Gösterimi: “A Fair to Remember”
Tüm etkinliklere katılım ücretsiz ve LEO Organizasyon tarafından düzenleniyor. Durance sponsor. Etkinliklerle ilgili ayrıntılı bilgi için.
Haydi bakalım, eğlenmece…
Nil Karaibrahimgil’in yeni albümü piyasaya çıkmış bir süre önce. Kendisini yakından takip ediyorum diyemem doğrusu. Çok tarzım değil yaptığı müzikler. Ama sevimli buluyorum sound’unu. Çalmaya başlasa istasyon değiştirmem, hatta keyfim yerindeyse eşlik de edebilirim. Şarkı sözlerini de genelde yaratıcı buluyorum, bazıları bana dokunuyor bile.Söyleşisini görsem orada burada, kesin okurum, atlamam. Her zaman insanı gülümseten bir şeyler çıkar. Radikal’de de Elif Türközmez’in röportajını görünce kaçırmadım. Çizgi film izlerken bile ağlama potansiyelim çok yüksek olduğundan, Simpsons seyrederken duygulanıp şarkı yazma havasına girdiğini duyunca daha bir kanım kaynadı.
“Ben çizgi romanlardan, çizgi filmlerden, okuduğum, gördüğüm her şeyden ilham alıyorum. O şarkıyı öğretmenlere yazdığım sanılmasın. Bir gün ‘Simpsonlar’ı izlerken yazdım. Bart’ın öğretmeni gazeteye ilan veriyordu, seveceği birini bulmak için. Bart ve arkadaşları da kadınla dalga geçmek için bunu kafelere falan çağırıyordu. Böyle yağmurlu havalarda saatlerce bekletip uzaktan bakıp gülüyorlardı. Ben bunu izlerken bir ağla, bir ağla… Mahvoldum, çok üzüldüm, bu şarkıyı yazdım. Demiştim ya, bazı insanların algısı başka türlü açık. Her şey size şarkı yazmak için ilham veriyor. Lisa Simpson benim idolüm mesela. Alice de öyle. Bazı karakterler çok etkiliyor beni. Mesela ‘Wall-E’ diye bir film izledim en son. Oradaki robotu kendime benzettim. İçine aldığı şeyleri küp şeklinde dışarı çıkarıyor bu robot. Ben de öyleyim; gördüğüm, duyduğum şeyleri kendi içimde dönüştürüp şarkı olarak, yazı olarak dışarı çıkarıyorum.”
Bir de söyle demiş:
“Bugünlerde ‘Ağaçların Gizli Hayatı’ * diye bir kitap okuyorum. Kitap şöyle başlıyor: Ağaç olmak zordur! Ben bunu okuyunca dedim ki “O da mı?” (kahkaha patlatıyor) O da mı zor ya? Ağaç olmak da zorsa, ne kaldı? Ağaçlara bile huzur yokmuş, anladım. İnsana nasıl olsun?”
Her şeyin ötesinde, Nil bence Türk pop camiasındaki en güzel kadınlardan biri. Minik ama en güzel.
* Secret Life of Trees, Colin Tudge
Konu: 3 dilek hakkınız olsa ne dilerdiniz?
“Günümüzde üç dilek hakkımız olması çok önemlidir. Maalesef sevinerek bu hakkımizı kullanırız her zaman. Benim 3 dilek hakkim olsa 3 dilek hakkı daha isterdim. Elde var 6 dilek hakkı , 5′i ile 3 er dilek daha dilesem 15 dilek hakkım daha olur. 15 dilek ile her istediğimi dilerim. Günah değilse Allah olmayı dilerim. Allah olduktan sonra dilek hakkım sonsuz kere sonsuz olur. Çok akıllı olurum. Maalesef her istediğimi yapabilirim. Kendime kasvetli bir yarış arabası yaptırırım. Onunla Antalya’ya gider dedemlerin elini operim. Dedem bana torunum Allah olmuş der. Sevinir. Harçlik verir. Abime vermez, çünkü o arabaya kusan bir gerzek. Sonra dedem mezarlıkta zombileri öldürmeye gonderir beni. Hepsini yok ederim ışın kılıcıyla. Babami da döverim.”
Birisi mail atmıştı bunu bana Fotoğraf buradan.
Gençler için medya yarışması
PLURAL + dünyadaki tüm gençlere açık, göç, entegrasyon, ait olma ve kimlikle ilgili düşüncelerini aktarabilecekleri, kendi çektikleri kısa videolar ile katılabilecekleri bir yarışma. Yarışma kapsamında gençlerin, göç, iltica, mültecilik ile ilgili konular, kültüler arası dialog, çeşitlilik, insan hakları ve çatışma önleme gibi alt başlıklar konusunda çalışmalar göndermeleri teşvik ediliyor.
Her tip video yarışabilecek ( belgesel, animasyon, drama vb.). Üç yaş grubu belirlenmiş; 9-12, 13-17, 18-25.
Kazananlar 18 Aralık 2009, Uluslararası Göçmenler Gününde açıklanacak.
PLURAL+ IOM (International Organisation for Migration- Uluslararası Göç Örgütü) ve bir çok uluslararası kuruluşun ortak girişimi. Daha fazla bilgi için burayı tıklayabilirsiniz.
Bizden geçti tabi. Gençler yarışsın. (Fotoğraf buradan)
George Carlin, Amerika’da 70 ve 80′li yılların bir komedyeniydi. Biraz ağzı bozuk bilenen biri idi. Youtube’u izleyebilenlerdenseniz birkaç videosunu izlemenizi öneririm. Mesela dini sorguladığı bu videosu çok başarılı.
Carlin, 11 Eylül’den ve karısının ölümünden sonra söyle yazmıştı:
“Tarih içinde zamanımızın paradoksunu söyle sıralayabiliriz. Daha yüksek binalarımız ama daha az sabrımız var; daha geniş yollarımız ama daha dar bakış açılarımız var. Daha çok harcıyoruz ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz ama daha az hoşnutuz.
Daha büyük evlerimiz ama daha küçük ailelerimiz, daha çok ev gereçleri ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor çok yorgun kalkıyoruz. Çok az okuyor, çok fazla TV seyrediyor ve çok az şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz. Çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz. Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik ama yeni komşumuzla tanışmak için caddenin karşısına geçmekte sorunlarımız var. Uzayı fethettik ama iç dünyamızı değil. Daha büyük işler yaptık ama daha iyisini yapamadık. Havayı temizledik ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik ama önyargılarımıza hükmedemedik.
Daha çok yazıyoruz ama daha az öğreniyoruz. Daha çok plan yapıyoruz ama daha az sonuca varıyoruz. Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha fazla bilgisayar yapıyoruz ama daha az iletişimim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin, büyük adamlar ve küçük karakterlerin, yüksek karlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır. Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, daha dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahliaki değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar herşeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde herşeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbirşeyin olmadığı bir zamandayız.
Öyle bir zaman ki teknoloji size bu mektubu getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz…”
Bunu bana bir ara Banur göndermişti. Tekrar okudum, tekrar sevdim.
Can Dündar, İsmail Cem ile yaptığı uzun söyleşiyi, Ben Böyle Veda Etmeliyim adı altında kitaplaştırmış ve kitabı ölümünün birinci yılına denk gelen dönemde İş Bankası Yayınları çıkartmış. Çok akıcı ve eğlenceli bir kitap. Dolu dolu yaşamış başarılı bir kişiliğin, kendi anlatımından hayat hikayesi var. Kendisi bildiğiniz gibi Abdi İpekçi’nin yeğeni. Bakın kendi ağzından, İpekçi soyadını resmen değiştirme hikayesi:
Can Dündar: “İpekçi soyadını kullanmamanızın, Abdi İpekçi’nin bahsettiğiniz hassasiyetiyle bir ilgisi var mı?”
İsmail Cem: “Yok. O tamamen bir inat meselesi… Abdi rahmetli bana “yumuşak malzeme içine sarılmış inat” derdi. Galiba Turhan Aytul bir gazeteye anlatmış bunu… “Yumuşak inatçı” dediği şu: Ben genelde yumuşak görünür, ama çok inat edermişim, sonuçta da dediğimi yaptırırmışım. Soyadımı resmen değiştirmem sonradan Demirel’in yüzünden oldu. Onun hikayesini de bu vesileyle anlatayım: Ben 1963′te ilk yazımı Milliyet’e verirken, Amerika’da siyahlar bir yürüyüş yapmıştı. Yüz binlerce insan katılmıştı ilk defa… Onunla ilgili bir yazı yazdım, gazeteye (Cumhuriyet) girecek. “Cem İpekçi” diye imzamı attım, yazımı da Turhan Aytul’a teslim ettim. Turhan dedi ki, “Cem, senin başka ismin yok mu?” “Göbek adım var” dedim. “Büyükbabamın ismi İsmail; benim adım da İsmail Cem İpekçi.” “Peki” dedi. “İsmail Cem olarak koysak, bir mahsuru var mı senin için?”
“Hayır, ama neden” diye sordum. “Çünkü sen ilk kez halkın önüne çıkıyorsun. İpekçi soyadıyla olunca, yayın müdürü de Abdi İpekçi olduğu için, “Tabii yazısı girer.” derler. Senin buna hiç ihtiyacın yok.” dedi. Onun için kullanmadık İpekçi soyadını. 1970′te yayınlanan ilk kitabım da dahil, bütün yazılarımda, makalelerimde, kitaplarımda adım hep İsmail Cem diye geçer…
İmza G.