Nick Hornby‘nin birkaç kitabını okudum, tarzını seviyorum. Okuduklarımdan tek bir kitabını bitiremedim; “Fever Pitch”, o da beyzboldan zerre kadar anlamadığım için. En son okuduğum “How to be Good” idi. Birkaç ay önceydi gerçi.
Nick Hornby’nin tüm kitapları genel olarak komik, ama bence “How to be Good” biraz hüzünlüydü. Amazon’dan 10.98 Dolar.
Hornby kitabı evliliğinden sıkılmış, başka bir doktorla ilişkisi olan iki çocuklu bir kadın doktorun ağzından yazıyor. Katie, kitap boyunca evliliği sürdürmeli mi, sürdürmemeli mi bunu tartışıyor. Sonunda bir şey beni çok etkilemişti - Şimdi kitabın sonunda bahsedeceğim okumaya niyetli olanlar lütfen birkaç satırı okumasın, atlasın- Kitabın sonunda yağmurlu bir gecede Katie, kocası ve iki çocuğu evde takılıyorlar. Evlilik açısından herşey yoluna girdi falan gibi görünüyor. Sonra evdeki pencerenin birşeylerini tamir etmek gerekiyor, yağmurdan dolayı. Kocası pencereyle uğraşırken ailece başında bekleşiyorlar, genel olarak mutlular. Katie, idare edebilirim, bu evliliği yürütebilirim diye düşünüyor ve camdan dışarı bakarken, kendi kendine, gökyüzünde tek bir yıldız bile görürsem bu evliliği yürütebileceğime dair bir işaret olarak alacağım diyor. Ve tek bir yıldız bile görmüyor. Burası, niye bilmiyorum ama bana çok dokunmuştu. Tam hallederim diyorsun, zaten yarım ağız söylüyorsun, belki o noktada birileri gaz verse devam edersin ama birisi çıkıp olmaz o iş diyor, özeti bu
Hugh Grant‘in About a Boy filmini görmüşünüzdür. O da Nick Hornby’nin yazdıklarından. Bir söyleşisini okumak isterseniz buradan.
İmza D.
Bugün öğleden sonra, The Guardian’ın web sitesinde gezerken, gözüme Stephan Bates tarafından eklenmiş, millet başka birşeyleri görüntülerken araya ruhların karıştığı birtakım fotoğraflar ilişti. Ürperdim, bu mevzudan hoşlanmıyorum. Korkuyorum, eve gelince çeşitli tedbirler aldım. Hane halkını ikna ettim; ben en son yatan, ışıkları kapatan olmayacağım. Bizim bücürün gece bir talebi olursa (süt, su vs) kılımı kıpırdatmayacağım. En azından gün ışıyana kadar.
Ruhların görüntülendiğinin iddia edildiği, ama düzmece olan bir sürü fotoğraf dolaşıyor ortada. Bunlar gerçek mi değil mi onun takdiri size kalmış ama bence inanılacak tarafları yok. Bu arada bu resimler önümüzdeki hafta yapılacak olan Edinburg Bilim Festivali‘nde tartışılacak. Festivalin bilimsel niteliğine çamur atar gibi oldum, ama Stephan’ın yalancısıyım.
Dikiz aynasında genç bir kadının silueti var, sahteyim diye haykıran bir poz. Kamera düz değil, resmin gerisini görmüyoruz vs. Sıradaki..
Bu bir nebze daha inandırıcı olabilir belki. Tam resim çekilirken araya girmiş bir ruh. Bir resim çekilirken, cart diye araya girilmez arkadan dolaşılır, beklenir biraz, bilmiyor mu bu?
Bu da İskoçya’daki Tantallon kalesinde çekilmiş. Ruh olduğu iddia edilen kişinin üzerinde dönemin kıyafetleri var. University of Hertfordshire’den Richard Wiseman bu fotoğrafı epey inandırıcı bulmuş doğrusu. Başka seferlerde de görülmüş.
Nispeten daha inandırıcı, ama açıklanamayan olaylar ilgileniyorsanız, vaktiniz de bolsa çok çeşitli web siteleri mevcut. Mesela burası. Doğrusu bu tip hikayeler, ilk üç dakika insanı güzel oyalıyor ama sonra nafile.
Bugüne kadar bin kere duymuşunuzdur: Anneler Günü Anna Jarvis isimli bir kadının başının altından çıkmış. Resmen ilan edilişinden 9 yıl sonra Jarvis, günün ticarileşmesinden dolayı olaydan o kadar soğumuş ki, hayatının kalan kısmını ve tüm servetini amacına uygun kutlanması uğruna harcamış. Kadıncağıza hak vermemek elde değil.
The Guardian‘ın web sitesinde gezinirken sevimli bir iki resim buldum. Aslında kafamda başka bir şeyler vardı ama ruhlarla falan ilgili olduğu için şimdilik ürperip yazmaktan vazgeçtim. Şu anda koca ofiste yanlızım; bu mevzularda biraz tedirgin oluyorum. Şimdilik resimlerle idare edelim.
Bu resim ABD’de Montecito‘da çekilmiş. Bunu bulduğum The Guardian’ın sayfası, Kalifornia Santa Barbara’daki yangının ( şu anda bir yangın var duymuşunuzdur) kumun üzerine yansıması gibi birşey diyordu ama açıkcası ben pek anlamadım. Suya yansısa anlayacağım ama nasıl yani?
Bu da Bifengxia Panda yetiştirme çiftliğinden bir manzara. Tipler eğleniyor. Çiftlikte su an 50 tane kadar panda varmış. Geçen yılki depremde bu çiftlik de büyük zarar görmüş; bir panda ölmüş galiba. Çok sevimli bunlar ya. İnsan kıyamıyor. Vahşi doğada 1600 panda kaldığı söyleniyor.
Bu arkadaş da 3 Mayıs 2009 doğumlu bir balıkçıl. Pandalara komşu Çin’de Nanning diye bir yerde ikamet ediyor. International Union for Conversation of Nature‘a göre soyu tehlike altındaki hayvanlardan.
Bir de Robert Huggins‘den bir resim. Salvador’da çekmiş, duvardakiler muhtemelen kurşun izleri. Adamın nereye baktığı meçhul…
Water, 2005 yılında Oscar’a aday gösterilen yabancı filmlerden biri. Mahatma Gandhi’den hemen önceki dönemde, dul kadınların nasıl bir hayat yaşadığını gösteren oldukça çarpıcı bir film. Filmin minik kahramanı 7 yaşında evlendirilip, dul kalıyor. Sadece dul kadınların yaşadığı bir dullar evine gönderiliyor. Gerçek hayatla bağları neredeyse sıfırlanan bu evde yaşanan dram ve bir aşk hikayesi konu alınmış. Deepha Mehta’nın yönettiği fim, Fire (Ateş) ve Earth (Toprak) filmlerinin oluşturduğu üçlemenin son filmi. Bu Kanada yapımı filmin müzikleri de oldukça güzel.
Hindistan’da dulların yaşamı o kadar zor ki… Kaldıkları dullar evinde yatak bile yok, yerde yatıyorlar. Başka birileriyle ilişki kuramıyorlar. İkinci belki üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görüyorlar. Üstelik bu sahip olabilecekleri iyi bir gelecek. Yoksa, kocalarıyla birlikte yakılmak gibi bir seçenekleri de var. Gerçekten de sarsıcı; çünkü film gerçek yaşananları yansıtıyor. Yönetmeninin filmle ilgili yorumu aynen şöyle:
“Aklımıza takılıp kalan ve bir türlü silinmeyen görüntüler vardır. Böyle bir görüntü on yıl boyunca aklımdaydı. ve kolları ile dizlerini sarmış, boynu bükük, yenilmiş bir kadının görüntüsü bir senaryo fikrini doğurdu ve on yıl sonra “Su” adında bir film oldu.”
Hindistan’da dulların yaşamı:
Hindistan’da şu anda 40 milyona yakın dul kadın bulunuyor. Kocaları öldükten sonra, bir anlamda onların da hayatı sona eriyor. Renkli giyisilere, makyaja veda ediyorlar, cinselliklerini unutuyorlar. Hatta fuhuşa zorlanıyorlar. Pakistan’da da durum çok farklı değil. Pakistan’da dul kalan bir kadın, kendi çocuğunun vekaletini alabilmek için mahkemeye başvurmak zorunda; çünkü velayet doğrudan erkek tarafının yaşı en büyük kişisine geçiyor.
Hindistan’da erkek dulların sayısı, kadınlarınkinin üçte biri kadar. Afrika’da herhangi bir ülkede ise, erişkin kadınların ortalama %67′sinin dul olduğu belirtiliyor. Anlatılanlar çok çarpıcı: “Afrika’da eşleri ölen kadınların başına gelmeyen kalmıyor. Çoğu büyücü, cadı damgası yiyor, eşini öldürmekle suçlanıyor”.
Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için, buraya bakabilirsiniz.
İmza G.