Piyale Madra’dan. Daha fazlasını isterseniz buradan.
Bizim ufaklığın ısrarlarından illalah deyip, internette zebra resimleri peşine düştüm. Karşıma pırıl pırıl parlayan hayvanlar çıktı.
Bu balıkların DNA’larına sarı, yeşil ve kırmızı parlak protein eklemişler. Nasıl ekleniyor onu bilemiyorum ama sonunda elemanlar böyle parlamaya başlamış. Peki ama neden boyle bir işe girişmiş bilim insanları? National University of Singapore‘ın 1999 yılında yaptığı çalışmanın amacı -anlayabildiğim kadarıyla- belli toksik maddelerin varlığı halinde parlayacak balıklar üretmekmiş. Bir kaç yıl sonra ilk parlayan balıklar dükkanlarda boy göstermeye başlamış. Bu arada Singapur genetik olarak oynanmış bu tip hayvanların satışına izin veren ilk ülke. 2003′de de GloFish ABD’de dükkanlarda boy göstermeye başlamış. Bazı dükkanlarda satış fiyatı 5 ila 10 bin dolar arası değişiyormuş. Ucuz değil yani. National Geographic‘in dediğine göre, bilimsel olarak devasa sonuçlar getirmemiş bu deneyler; ama genetik olarak oynanmış hayvanlarla ilgili mevzuatın netleşmesine hizmet etmiş. Ne güzel.
Bu farelerin niye parladığını, yani deneyin amacını çok net anlayamadım. Araştırma University of Pennsylvania tarafından yapılmış. Sanırım kısır olmayan spermlerin belirlenmesinde işe yaraması amaçlanmış. Başarılı sonuçlar da vermiş. Sonuçta kısır olmayan hücrelere sahip fareler ışık altında parlıyor, anladığım kadarıyla.
Bu da genetik olarak oynanmış bir beagle yavrusu. Konu teknik olarak beni aşmaya başladı. Anlayıp yazmaya çalışırsam saçmalayacağımdan korkuyorum. Bu kadarla bırakıyorum.
Bu arada zebra resmi ararken aklıma bir şey geldi: Bir keresinde Karadenizli iki yaşlı teyzenin ( ikisi de az duyuyor) belgesel seyrederken aralarındaki muhabbetlerine tanık olmuştuk. Bunlar 15 dakika kadar belgeseldeki vahşeti vah vah, tüh tüh diyerek seyrettiler. Tabii birbirlerini az duyduklarından, her cümle üç kere telaffuz ediliyor. Bu arada birinin diğerine şöyle bir soru sorduğunu işittik; “bu çızgılı atlar ne?” O günden beri zebralar bizim evde “çızgılı at” olarak anılır.
İmza D.
Öğlen yemeğini atıştırırken gene günlük Etsy turlarımı yapıyordum. Karşıma bu iki tip çıktı. Gerçi uzaktan yakından işim olmayacak Derya Baykal tipinde örgü şapkalarla ilgili bir sayfada rastladım onlara, ama şeker gibiydiler.
Hatta bu ufaklığın gerçek bebek olduğuna bile inanamadım bir süre. Bir ara internette yemeye kıyamayacağım badem ezmesinden yapılma bebek modelleri geziyordu. Onlardan sandım, ama baktım hep canlı bebeklerle çalışılmış.
Bir de bu var. Jelibon gibi.
Bu kadar.
İlgisiz ama, şu anda badem ezmesi yemeğe o kadar ihtiyacım var ki
Dün Milk’den bahsedip, eşcinsellere empati yaparken size en favori filmlerimden birinden bahsedeceğimi söylemiştim. Söz konusu film, başrollerini Adam Sandler ve Kevin James’in paylaştığı: “I now pronounce you Chuck and Larry”
Gerçek hayatta da çok yakın olan Sandler ve James, filmde Brooklyn İtfaiye İstasyonu’nda çalışan iki yakın arkadaşı canlandırıyorlar. Biri zampara, biri eşini kaybetmiş bir baba.
Eşini kaybetmiş babanın başına bir şey gelirse emeklilik fonunun çocuklarına kalması için acilen bir evlilik yapması lazım. Ancak, ortada onunla evlenecek, güvenilir biri yok. O da teklifi kankasına götürüyor. Haliyle zampara olan Sandler teklifi kabul etmiyor, sonra mecburen ediyor. Bu arada ve sonrasında komik bir sürü şey yaşanıyor. Bunlar için filmi seyredeceksiniz:)
Ben bu filmi farklı kültürel çevrelerden gelen çeşitli gruplarla seyrettim (evet bir sürü kereler seyrettim). Genelde herkes fazlasıyla güldü. Bence de çok sevimli, insanın içini ısıtan bir film. Bir de nikah sahnesi var ki, Çinli bir tip kıyıyor nikahı, inanılmaz komik. Homofobiklere veya o güne kadar konu üzerinde fazlaca düşünmesine fırsat/ihtiyaç olmamış tiplere de türlü dersler veriyor.
Adam Sandler bence çok başarılı bir aktör. Sadece komedi filmleriyle değil. İki de dramını seyretmiştim, süperlerdi ama onlardan sonra bahsedeceğim.
Bu sefer Kevin James’i methetmek istiyorum.Kevin James’i King of Queens den tanırsınız belki. Bu dizide arıza kayınpeder Arthur’u oynayan Jerry Stiller, Ben Stiller‘in babası. Bir ara Ben de bu diziye konuk sanatçı olarak katılmıştı galiba. Ama üzerinde düşündükçe emin olamıyorum??? Neyse onlara da çok gülüyorum ama başka seferlerde ayrıntıya girerim. Bu gün Kevin’in günü. Aynı isimle bir de terörist varmış ama benim kasdettiğim tabii ki o değil.
Kevin James Amerika’da pek meşhur bir komedyen. Seyredin bir iki parçasını seversiniz. Bir de sihirbazlık tarafı var, ama ilgilenenler onu da kendileri araştırır artık.
P.S. Bu arada nedense kafamda Adam Sandler ve Ben Stiller’i eşitlemişim ben. Benim için aynı kişi onlar. Hep bir düşünüyorum ikisini de
Sean Penn’in müptelası olduğumu daha önce bir kaç kere söylemiştim. Gerçi Milk seyrettiğim en güzel filmi değil bence, ama son zamanlarda okuduğum bir iki yazı bana filmi tekrar düşündürttü.
Milk 1977 yılında belediye başkanı seçildiğinde ABD’de eşcinsel kimliğini saklamadan üst düzey yöneticiliğe seçilen ilk bürokrat olmuştu. Film Harvey’in 40-48 yaş arası hayatını anlatıyor. Hikaye NY’da başlıyor ve Milk’in sevgilisi ile San Fransisco’ya taşınıp Castro’da bir dükkan kiralamaları ile gelişiyor. Castro işçi kesiminin yoğun olarak yaşadığı bir bölge ve kısa zamanda geylerin rağbet ettiği bir muhit haline geliyor. Milk bir süre sonra herkese eşit hak söylemiyle politikaya baş koyuyor. Herşey bir yana, filmi izlerken politikacılığın olmazsa olmaz şartının bir şeylere cidden gönül vermek olduğunu anlıyorsunuz. Ben mesela o kampanyaların yoğunluğunu hayatta kaldıramazdım. Tüm kampanya ekibini üç gün sonra kapının dışına koyup pijamalarımın peşine düşerim. Millete ayıp olur. Neyse Milk böyle yapmıyor. İnananı da çok. Seçiliyor.
Filmde gey karakterleri diğerleri ile harmanlamışlar. Geyler gey olmayanları, gey olmayanlar geyleri canlandırmış. Oyuncuların bir şansı da karakterlerin çoğunun henüz hayatta olması olmuş, danışma şansı varmış. Filmde Penn’in nasıl zayıflamış göründüğüne de dikkatinizi çekerim. Filmdeki dükkanın sahnelerini orjinal mekanında çekip kiracıya sizi 9 hafta kadar dışarı alabilir miyiz demiş, ayarlamışlar. Film, kostümler ve mekanlar açısından gerçekten 70′lerin sonunda çekilmiş gibi. Ara ara eski gösteri kayıtlarının kullanıldığından süpheleniyor insan. Güzel cidden.
Bir de güzel haber var. Sean Penn’in rol aldığı Tree of Life yakında vizyonda.
Milk nereden aklıma geldi derseniz, belki basından takip etmişinizdir; bir kaç gündür cinsel tercihi bir şekilde ortaya çıkmış bir futbol hakeminin, bu mesleği layıkıyla yapıp yapamayacağına dair saçma sapan bir tartışma sürüyor. Bu hakem, önceki akşam Habertürk’de Ahmet Çakar’ın programına katılıp kimliğini açıklamış. Yüzünün mozaiklenmesine de itiraz etmiş. Doğrusu televizyona çıkıp eşcinsel kimliğini açıklamak bana maço Türk futbol camiası açısından çok cesurca geldi. Kendisinin, mesleğine sorunsuz devam edebilmesini canı gönülden diliyorum. Ama çok üzülerek, tünelin sonunda fazla ışık görmediğimi de itiraf etmeliyim.
Bu arada en favori filmlerimden birinin bu konulara parmak bastığı aklıma geldi. Onu da ufaklık izin verdiği ölçüde bugün, yarın yazarım. Malum bugün tatil, evde birlikteyiz:).
Doğa Derneği ve Atlas Dergisi tarafından başlatılan uluslararası imza kampanyası ile Hasankeyf’in içinde bulunduğu Dicle vadisinin UNESCO dünya miras alanı olarak kabul edilmesine uğraşılıyor. Toplanacak imzalar bu konuda etki yaratabilecek uluslarası devlet adamlarına iletilecek. Dicle vadisinde kurulu ve 10 bin yıllık geçmişi olan bu bölge, UNESCO kriterlerinden onundan dokuzunu karşılıyor. İmza atmak için lütfen burayı tıklayalım.
Türkiye’den de bir çok bölge zaten miras listesinde. Bir çoğu ise geçici listelerde. UNESCO’nun dünya mirası sayfalarında gezmek bir şölen gibi. Mesela aşağıdaki resim Endonezya’da Borobudur. En kısa zamanda gezeceğiz göreceğiz.
Bugün Pazartesi. Magazin günü. Gerçi deliye hergün bayram o da ayrı…
Heidi Klum en sevdiğim modellerden. Onun fotoğraflarını basıdan takip etmekten daha eğlenceli olanı ailesinin fotoğraflarını takip etmek. Heidi Klum ve Seal yıllardır evliler bir sürü, rengarenk çocukları var.
NYC’de Bar Pitti’de 2007 yılında çekilmiş bu resimdeki kızları Leni.
Bu da diğer oğulları Johan. Heidi Johan’a 8 aylık hamileyken Ellen de Generes’in programında dans edip harika görünmeyi başarmıştı. (Ayın 20′sın bu posta bakarken link verdiğim sayfanın görüntülemediğini fark ettim. Telafi için Heidi’nin soyunduğu bir video’ya referans vermek isterim)
Bu da Henri ve Heidi’nin öpüş koklaş bir resmi. Bu fotoğrafı Seal 2008′de Beverly Hills’de çekmiş.
Bu da Johan’ın geçen sene babasıyla bir resmi.
Fotoğrafların bazıları buradan.
Heidi ve Seal çok sevgili tipler. Her sene nerdeyse nikah tazeliyorlar. Victoria’s Secret defilesinde ise birlikte sahne almışlardı ve harikaydılar. Seal dünyanın en çirkin erkeklerinden. Ama garip ve değişik bir havası olduğunu da kimse inkar etmiyor.
Şakirin Camii, 8 Mayıs’ta ibadete açılması öncesinde iç dekorasyonunun emanet edildiği Zeynep Fadıllıoğlu‘nun popülaritesinden nasibini aldı. Her yerde yazıldı, çizildi. Bir kadın tarafından tasarlanan ilk cami olmasıyla da gündeme oturdu. Sayısız söyleşiye, hatta Le Monde’a bile konu oldu. Kadın elinin bulaşmasına sevindik ama caminin gerçek mimarı biraz gözardı edildi gibi. Oysa Hüsrev Tayla uzun meslek hayatında birçok başarılı esere imza atmış birisi. Meraklananlar kitaplarından takip edilebilir. Tayla eserin mimarı olsa da, sanırım tamamlanmaya yakın bir takım sıkıntılar olmuş ve camiyi en son 5 ay kadar önce görmüş. Açılışına gitmemiş. Kırgın yani. Caminin iç dekorasyonuna yönelik de epey bir eleştirisi var. İçime sinmedi, üstüme de vazife değil gerçi, ama yazayım dedim.
Takip edenler biliyordur şu aralar NBA finalleri oynanıyor. Ama bu arada NBA camiası kötü bir haber aldı. 78 yaşındaki antrenör Chuck Daly Cumartesi günü pankreas kanserine yenik düştü.
Sahaların en şık giyinen adamı olarak da tanınan Daly, 80′lerin sonunda Detroit Pistons‘u NBA şampiyonu yaptığında çok tanınmıştı. 1992 Barselona olimpiyatlarındaki ABD takımının, rüya takımının kurucusu ve koçuydu. Michael Jordan, Karl Malone, Magic Johnson, Larry Bird gibi isimleri yanyana oynatabilmiştir. Olimpiyatlarda ilk maça çıkarlarken meşhur bir lafı var; “Eğer mola alacak olursam, bilin ki işler iyi gitmiyor”. Barselona olimpiyatları boyunca Amerikan takımı mola almadı.
Herkesin baba diye hitap ettiği, sahada sert ama karizmatik, ziyadesiyle sevilen bir koçtu.
Daly’nin anısına biraz basketbol şöleni seyretmek isterseniz buradan buyrun.
NBA’ların bir özelliği de Hollywood’un takip ettiğimiz tiplerin tribünlerde boy göstermeleri. Mesela Rob Schneider ve Adam Sandler
Veya Jack Nicholson
Veya Maroon 5′dan Adam Levine.
Spielberg ve Cameron Diaz
Rüya takımının koçu artık olmasa da, sahalar da tribünler de hala çok renkli.
Carl Sagan, 1934-1996 arasında yaşamış çok ünlü bir astronom. Carl Sagan, doğal bilimler üzerine yazdığı kitaplar ve Kozmos: Kişisel bir yolculuk (Cosmos: A Personal Voyage) adlı TV serisi ile bilimin popülerleşmesine büyük katkıda bulunmuş. Sagan, 1996 yılında çok nadir görülen bir kemik iliği hastalığı yüzünden hayatını kaybedene dek Cornell Üniversitesi’nde “kritik düşünce” (critical thinking) dersi vermiş. Derse her sene yüzlerce başvuru olduğu halde sadece 20 kişi kabul ediliyormuş. Kritik düşünce, yapılan gözlemler ve deneyler sonucunda neye inanılması, nasıl bir yol bir yol izlenmesi gerektiğini tartışır. Uzayda bizden başka akıllı canlıların olduğuna ve bunun araştırılması gerektiğine inanan Sagan’dan, 4. boyut kavramını açıklayan bu videoyu çok iyi ingilizce, hiç fizik bilmeseniz bile izlemenizi öneririm. Çok basit ve anlaşılır bir anlatıma sahip.
İmza B.