Bir kısmet sorunumuz var, Datça‘ya gitmek nasip olmaz bize. Ya yolda birisi vazgeçer yokuş yapar, ya lastik patlar, lastik tamiri yapılır, vakit geçer vazgeçilir… Hep birşey çıkar. Genelde en öte Marmaris’te buluruz kendimizi. Üstelik en yakın arkadaşlardan birinin yazlığı da oradayken, bize şimdiye kadar nasip olmadı. Bu sene de Marmaris Söğüt’e niyetliyiz, o arada şeytanın bacağını kırıp gidelim diyoruz, ama gene de pek ümidimiz yok.
Geçenlerde Datça’da yazlığı olan Gamze’nin millete Datça tüyosu verdiği bir maili ele geçirdim. Tüyo verilen arkadaş Palamutbükü‘ne niyetliydi. Bilenlerle de gidiyor, onun için bizimki Palamutbükü bilgisi vermeye üşenmiş, araştırmak bana kaldı. Palamütbükü Datça merkeze 25 km uzaklıkta sakin bir yer. Çıngıl çıngıl tatil, şezlong kavgası ve havuz başı Hande Yener dinlemek isteyenlerin tercih etmemesi gereken bir rota gibi geldi bana. Konaklamak için bir sürü imkan mevcut. Restoranı da bol gibi.
Palamutbükü’nün yanında bir de Hayıtbükü varmış, bkz. Gamze’nin notları: Bir yol vardır çatal olur, sağ yol Palamutbükü’ne sol Hayıtbükü’ne gider. Marmaris’ten yola çıktıktan sonra Datça yoluna girmeden Knidos sapağına girerek 15km gidip Mesudiye Köyü ve Hayıtbükü’ne ulaşılır. Genelde herkes Palamutbükü’nü tercih ediyor, ama diğeri arkadan yol geçmediği için daha da sakin. Bir çay bahçesi var, gözleme muhabbeti falan.
Gamze’nin dediğine göre resimde de görülen o sağ üst köşeden bir yol yukarı çıkıyor ve palmiyeli bir koya ulaşıyormuş. Hayıtbükü’nde Ortam Pansiyon-Restoran‘ın midye dolması ve kayakörüğü meşhur. Üst kattan akşamları ışıl ışıl süper bir deniz manzarası vs.
Gamze’nin Datça notları devam ediyor ama ben bu sene kendim de görüp sonrasında hepsini derleyip yazmaya niyetliyim. Şimdilik elimde tutuyorum bilgileri…
İmza D.
Cenovalılar 15.yüzyılda şehri yerle bir ettiği için Samsun‘da tarih namına pek fazla görülecek bir şey yok. Büyük bir limanı olan bir sanayi kenti. Karadeniz kıyısındaki en büyük şehir. Aktarma yapmak dışında illa da gidin denilecek bir yer değil. Uzun bir Karadeniz gezisi başlangıcında ilk konaklama yeri burası olabilir. Gayet de iyi olur.
Transit geçmeyecekseniz, bir kaç gün kalacaksanız sıkılmaya vaktiniz olacaktır. Samsun Arkeoloji ve Etnografya Müzesini gezin. Burada İkiztepe kazı buluntuları, bir miktar da Antik Amisos (Samsun’un eski adı) kenti mozaikleri sergileniyor. Samsun’un tarihinde, birtakım Yunan kaynaklarına göre Mert Irmağı kıyılarında Amazon’ların yaşadığından bahsediliyor. Amisos Antik kentinin kendisi ise Samsun’un 7 km ötesinde yer alıyor.
Samsun’da bir de Atatürk müzesi var. Havza’da da kaldığı ve Amasra Kongresi’ne hazırlandığı evi müze olarak dekore etmişler. “Trekking ortamına dalayım, bu şehirde çok sıkıldım.” derseniz şehir merkezine çok yakın Kocadağ‘da ve Nebiyan dağında turlar düzenleniyor. Bir de kışın bir gittiğimizde ufaklığı oyalamak adına Hayvanat Bahçesi‘ne gitmiştik. Hücre sistemi hakimdi ama tertemizdi. Personel alarm durumunda, maymunları taciz eden delikanlılara devamlı fırça atıyordu. Bir de hayatımda gördüğüm en heybetli aslanı burada gördüm ben. Hepsi böyleyse safari falan yapmam doğrusu.
Samsun’a eş durumundan son 10 senedir arada sırada gidiyorum. Doğrusu 2000′lerin başında vakit geçirmek için yemek yemeği sevdiğimiz bir iki adres vardı (Bu arada CNN Türk – Lezzet Durakları programının Samsun ayağını izlemek isterseniz buradan buyrun). Dönerken çok taze balık alır, şehirlerarası taşır eve götürürdük. Balıkçılar benzer taleplere alışık olduklarından, balıkları özel ambalajlar içine buzla dolu paketlerler. Eve kadar bozulmaz. Hatta başka şehirlerden sipariş geldiğinde Samsun otobüslerine verip gönderiyorlar diye duymuştum.
Yemek yemeği sevdiğimiz adresler hala duruyor. Hala en sevdiğimiz adresler bunlar, değişen bir şey yok o cephede. Biri süt danasından et döner yapan Çiftlik caddesindeki Ulutan Et Lokantası. Ben et fazla yemem, pek de anlamam. Genelde önce mantı var mıydı diye sorarım, adamcağız yok der mahçup olur. Ben de ya mercimek çorbası, salata ya da pilav üstü kuru fasülyeye razı olurum. Ama buraya kimi götürsek herkes bayılır, yani et severseniz atlamayın. Şehrin göbeğinde, arabanız olmasa da rahatlıkla gidebilirsiniz.
Samsun’un pidesi meşhurdur, belki bilirsiniz. Bu çerçevede bir diğer adres Matasyon Yolundaki Körfez Pide Restoranı (arabasız zor gidilir, dolmuş vs.). Samsun’da bir sürü pideci açıldı, ama bizim hala ilk tercih ettiğimiz yer burası. Denize hasret garibanlara tam deniz kenarında manzaralı bir yemek vadediyor. Körfez lokantasının bir özelliği de garip bir BMW modeli sergiliyor olması. Bir gidiyorsun girişte, öbür sene içeride. Araştırdım, modelin adı “Isetta bubble car“ sanırım. Emin değilim gerçi, ama kısıtlı araştırmamda bana en yakın model bu gibi geldi. Şirin bir şey.
Karadeniz yazıları doğuya doğru devam edecek.
Kırmızı Baykuş’taki diğer Karadeniz seyahati yazıları:
Gezi yazıları – Samsun’dan doğuya doğru Gezi yazıları – Samsun Gezi Yazıları – Fatsa’dan doğuya doğru Gezi yazıları – Amasra Gezi yazıları – Artvin
Son bir kaç gündür bizim ufaklık Türkiye’nin bir ucunda, biz bir ucunda olduğumuzdan, fotoğrafları ile idare ediyoruz. Bir baktık kızın fotoğrafları arasında, babasının yaratıcı kahvaltı dizaynlarından biri kalmış.
Sanırım bu kahvaltı serisi devam edecek. Resmi gören herkesin sorduğu sorunun cevabını peşinen vereyim: Hayır bu tabaktaki yumurtanın tamamını yemedi
Pazar akşamı konakladığımız şehirde bir düğünün içine düştük. Öyle bir düğündü ki, davetli olmadığımıza pek sevindik doğrusu. Odaya kaçtık ama katılmış kadar olduk. Öte yandan gelin arabası sevimliydi.
Yalnız 100 kapasiteli otoparka 200 araba sığdırmaya çalışan düğün tayfası arasında, ben fotoğraf çekebileyim diye cins cins heriflere muhattap olmak zorunda kalan eşimi bir an önce kurtarayım derdine düştüğümden, netlik ayarı yapamamışım. Fotoğrafa çok uzun süre bakmayın mide bulantısı yapıyor.
Coldplay’e deliler gibi bayılıyor değilim hatta sıklıkla içimi sıkıyorlar. Bir ara Gywneth Paltrow-Chris Martin- Apple-Moses dörtlüsünü takip ediyordum, sonra bıraktım peşlerini.
Geçenlerde Coldplay’in son albümü “Left right left right left”‘in tamamının www.coldplay.com’dan indirilebildiğini okudum, haber edeyim dedim.
Perşembe günü Banur anlattı, haberim oldu. Açıp baktım Radikali. Bursa’da Romanlar’ın yaşadığı Kamberler mahallesinde yaşayan bir Ayten Şenaşık varmış. (Bu arada ilgisiz gelecek ama anneannem Bursa doğumlu ve babasının adı Kamber’miş) Bölgeyi kentsel dönüşüm çalışmaları içerisinde yıkıp döküp birazını da park haline getirmişler. Parka Osmanlı’dan falan önemli şahsiyetlerin heykellerini koymuşlar. Bir de Deli Ayten heykeli yapılmış.
Deli Ayten’in garibim, hüzünlü bir hikayesi var. Önce 3 yaşında menenjit olmuş, Neyse onu atlatmış, sonra Cümbüş Hasan’ı sevmiş vermemişler. Biraz sıyırmış, sonra birileri akıl vermiş evlendirin düzelir diye. Enişte zaten alkolikmiş, evlendirmişler ama Ayten’e yaramamış. Cümbüş abi, dayanamamış evi terk etmiş, Ayten üzülmüş, sonra Cümbüş abi ölmüş, Ayten kahrolmuş.
Ayten abla omuzuna taktığı rengarenk çantalarla gezer, çümbüş, davul çalarmış. Bahşişlerle yaşarmış. Sonra 1992 yılında bir gün komşuları Kamberlerdeki kulübesinde ölü bulmuşlar onu. Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe heykelini yaptırmış koymuş parka.
Daha ilginç olan; rivayete göre esnafa ruhu gözükmüş, onlar da tırsıp mezarını yaptırmışlar.
Yarın baykuşun iki ayağı, tamamen aksi istikametlere yollara düşüyoruz. Dönünce ayrıntılarıyla yazacağız, ama bir hafta kadar aksatabiliriz. Mazur görün.
National Geographic‘de gezerken çok güzel resimlere denk geldim yine. Dayanamayıp bir kaçını ekliyorum.
Bu resimdeki ufaklık doğduktan kısa bir süre sonra babası savaşta kaybolmuş, annesi de tası tarağı toplamış, kapı kapı dolaşıp eşini arıyormuş. Resmin çekilmesinden bir iki dakika sonra babayı bulmuşlar. Ufaklık biraz sonra babası ile tanışacağından habersiz.
Tayland plajlarından bir şemsiye.
En yakın arkadaşlarımdan biri salı akşamı ( 16 Haziran) Londra’da nişanlandı. Bunu da onu hatırına koydum:)
NY’ta senelerdir yaşayan milyon tane Türk vardır, biliyorum. Kalkıp da size NY’la ilgili ahkam kesmek istemiyorum. Ancak, ben NY’a gitmeden önce, ayrıntılı tavsiyeler alabileceğim güzel bir blog yazısı aramıştım; pek de gözüme çarpmamıştı. Bunun üzerine, ben yapayım diye bu işe kalkıştım. NY’ta yaşayanlar, NY’u iyi bilenler; haydi siz de katkıda bulunun, elimizde çok güzel bir kaynak olsun. Anlatacaklarım, sade bir turist ve hatta sade bir vatandaş gözünden 1 haftalık bir New York seyahati…
Geçenlerde, Metropolitan Museum of Modern Art yazısı ile bir giriş yapmıştık aslında. Parça parça, deneyimlerimi vermek istiyorum:
1. Harita ve rehber: Eğer oturup da ince ince okuyup, ne nerede öğrenip, plan yapmayacaksanız bir rehber (guide) almayabilirsiniz. Çok harika NYC haritaları yapmışlar. Kitapçılarda, dergi satan yerlerde var. (Mesela ben Rockefeller Plaza’nın içindeki Starbucks’ın karşısındaki gazetecide gördüm, aklım fena halde kaldı.) Downtown ayrı, Uptown ayrı, Brooklyn ayrı. Son derece güzel haritalar. 6.75 $ gibi fiyatlari vardi. Her bir bina nedir, yolların isimleri, restoranların harita üzerinde isimler, her şey vardı. Bence çok faydalı. Veya hem bir guide alıp, hem de ilk günden o haritalardan edinebilirsiniz. Ben 4. gün keşfettiğim için, artık almayayım, gerek yok dedim. (Metrolardan, bedava metro haritası da alabilirsiniz; ama aynı tadı vermez söyleyeyim:))
2. Rahat bir ayakkabı. Çok klişedir bu madde, ama rahatsız bir ayakkabı beni resmen inletti. Hem de ilk günden. Yürümeye niyetliyseniz, mutlaka spor bir ayakkabı alın.
3. Kıyafet çeşitlemesi: Yaz ayı da olsa bir hırka; kış ayı da olsa yazlık 1-2 parça şey. Havanın sağı solu hiç belli olmuyor. Üstelik yazın klimalar öyle çok çalışıyor ki bazı yerlerde, dişleriniz takırdayabiliyor.
İmza G.
Kırmızı Baykuş’taki diğer New York gezi notları:
New York’a gitmeden önce yapılması gerekenler Metropolitan Museum of Modern Art (MoMA) New York Gezi Notları – 1. gün New York Gezi Notları – 2. gün New York Gezi Notları – Long Island New York Gezi Notları – 5. gün New York Gezi Notları – 6. gün New York Gezi Notları – 7. gün New York Gezi Notları – 8. gün New York’ta alışveriş
Kelly Rutherford’u uzun yıllar önce, ben çok gençken bir dizide izlemiştim ilk. Adını bile zor hatırladım. Galiba Generations idi. Dizide ki adını unutmamışım: Sam. Hatta bir Türk çorap firmasında modelllik yapmıştı. Sonra bir ara Melrose Place‘de hatırlıyorum. Şimdi de ara ara bakıp, vay canına, çok yaşlanmışız dediğim Gossip Girl‘de rastladım. Celebrity’lerin yaşlı gösterme potansiyellerinin düşük olduğu gözönüne alınınca, küçük bir şoka girdim.
Generations dizisi herhalde 1990′ların başındaydı ve Rutherford 20′li yaşlarında duruyordu, herhalde de öyleydi. Gerçi 20 yıl olmuş ama bence şimdi çok, çok daha yaşlı duruyor. İnsan bu arada kendi hayatından da yıllar geçtiğini fark ediyor, biraz içi buruluyor.