
Birkaç sene önce, bir arkadaşım bana bu kitaptan bahsetmişti. Yazarını, tam adını falan hatırlamıyordum tabii (zaten Almanca olduğu için her halikarda zorlanırdım). Sonra “The Reader“ı seyrederken, hikaye bir yerlerden tanıdık gelmeye başladı. Biraz araştırınca filmin, arkadaşımın bahsettiği Bernard Schlink’in kitabına dayandığını keşfettim. Kitap Amazon‘da var. Hatırlıyorum o zamanlar da hikaye üzerine epey konuşmuştuk.
Seyredenleriniz bilir: Film genç bir Alman kardeşimizin başına talih kuşu konarak, kendinden büyük bir kadınla yaşama fırsatı bulduğu cinsel fantazi ortamını anlatmakla başlıyor. İkinci bölümde ise, yeni bir konu karşımıza çıkıyor: Kadına mı, adama mı, Yahudilere mi daha çok üzülüyoruz bilemiyoruz ama üzülüyoruz, kasvetleniyoruz. Bir sürü şeyi düşünürken buluyoruz kendimizi.
Film Nazileri aklıyor diye epey bir eleştirildi. Gerçekten de Nazilere empati yaparken buluyorsunuz kendinizi, ki cidden insanı rahatsız ediyor. Ama o kadar da basit değil tabi insanı yargılamak. Ben ne yalan söyleyeyim kadına da çok üzüldüm, yalnızlığı falan bana çok dokundu. Ama işte, kafan karışıp kalıyorsun. Film biraz ağır tempolu ama çok başarılı. Kate Winslett’in Oscar’ı kaptığı kadar var. Ralph Fiennes zaten hep başarılı.
Filmden bir iki dialog, çevirmeden bırakıyorum:
Young Ilana Mather: [Testifying in court] Each of the guards would choose a certain number of women. Hanna Schmitz chose differently.
Judge: In what way differently?
Young Ilana Mather: She had favourites. Girls, mostly young. We all remarked on it, she gave them food and places to sleep. In the evening, she asked them to join her. We all thought – well, you can imagine what we thought. Then we found out – she was making these women read aloud to her. They were reading to her. At first we thought this guard… this guard is more sensitive… she’s more human… she’s kinder. Often she chose the weak, the sick, she picked them out, she seemed to be protecting them almost. But then she dispatched them. Is that kinder? ”
İmza D.