»
M
E
N
Ü
«
Gezi yazıları – Kıbrıs
19.August.2009

Bu sefer Gamze’yi konuk yazar olmaya ikna ettim:

“D.’ye bir Datça yazısı sözüm vardı, ama ben hazır Kıbrıs’tan dönmüş ve anılarım tazeyken orayı anlatmak istiyorum… Öncelikle beklentim çok büyük gittim –ki bunun Kıbrıs’la alakası yok, her yere öyle bir hevesle gidiyorum- … Öyle gitmemekte fayda var… Ama adayı mutlaka görmek lazım … Ben 7 gece kaldım, benim tavsiyem 4-5 geceden fazla kalınmaması, ama bir şekilde de mutlaka gidilmesi… Deniz kum sefası severim diyenler daha uzun da kalabilir tabii…Ya da bir kumar oynayayım diyenler… Ben kurtluyum, aynı yerde sabit duramadığım için, son 2-3 gün etrafta başka ada var mı diye düşünmeye başladım…

Herneyse biz Acapulco Otel‘de kaldık… Lüks arayan biri değilseniz, hem konumu iyi hem de denizi çok güzel…Biz villa odalarda kaldık ki çok sevimli ve büyüktü… O sayede kalabalığa girmemiş olduk. Yemekler de iyiydi, ama kalan turist profili karman çormandı, ki bu da bizi epey eğlendirdi… Akşamları herkesi görebilecek bir masa seçip sosyolojik analizlerde bulunuyorduk.

Trafik sağdan akıyor…Araba kiralamak için kendine epey güvenmek lazım, yoksa bir yerlerde virajı yanlışlıkla geniş alacakken dar alabilir, ya da yan yoldan çıkarken karşıdan gelene toslayabilirsiniz… En tuhafı da bazı arabaların direksiyonunun solda olmasıydı… Bir kamyonu nasıl sollayabiliyor? mesela… Hadi bir deneyelim belki karşıdan gelen yoktur diye herhalde.. Rus ruleti gibi.

Normal plakalar ön beyaz arka sarı, kiralık arabalar kırmızı… Araba kiralamazsanız dolmuş-servis bir şekilde ulaşım rahat ve ucuz. Biz otelin 2 tane günübirlik turuna katıldık…Bir tanesi Lefkoşe -Magosa bir tanesi Karpaz’a…Kıbrıs’la ilgili biraz genel bilgi verdikten sonra buralara da dönerim…Bu arada Kıbrıs’la ilgili seyahat kitabı bulmak imkansızdı…Oraya gidince de zor bulduk.

Tuhaflıklar havaalanında başlıyor…Yani aslında yurtdışı çıkış yapıyorsunuz, ama nüfus cüzdanı ile geçiyorsunuz… Sonuçta insanlar KKTC vatandaşı ama her yerde Türk bayrağı, para birimi TL, market ürünlerinin hepsi (hellim ve Türk kahvesi hariç) Türkiye’den… Yani aslında ayrı bir ülke ama değil, uluslararası havaalanı var ama tanınmıyor… Çok tuhaf ve ilginç…Bir yandan da üzücü…Bir ülkeye bağlı kalmış izole olmuş … Neyse bunlar işin siyasi yönü… Dönelim turistik yönümüze… Bu arada Kıbrıs aksanı süper sevimli geliyor bana bir de “mi mu” soru eki yok gibi… Mesela havaalanı görevlisi “çantayı koyuyorsunuz” derken meğerse “çantayı koyuyor musunuz” diye bir soru sormuş… Bir de inceltmeler yok harflerin üstünde, yani baaadem değil de direkt badem diyorlar…

Kıbrıs, Sardunya ve Sicilya’dan sonra Akdeniz’in 3. büyük adası… Türkler nüfusun %35′i iken, toprakların %28-29’ unda yaşıyorlar. Bu oranları tur rehberinden kaptım. Tam 2 gün Rumlara karşı doldurdu bizi. Önce duymazdan geliyordum, ama son anlarda elimde kılıç adanın karşı tarafına Allah Allah naralarıyla koşarken hayal ettim kendimi. Şaka bir yana, iki taraf arasında barış olur mu? Bence zor. Türk tarafında dağda dev bir KKTC bayrağı var. Rehber bayrağın Guinness rekorlar kitabına girdiğini söylemişti, gerçekten doğruymuş. Rum tarafından her yerden görünüyormuş. Gece de ışıkları yanıyor. Rehberimize göre bu olay BM’ye şikayet edilmiş, bari ışıkları gece yakmasınlar görmeyelim diye.

bayrak

Kıbrıs bütçesinin dörtte biri üniversitelerden…. Sanırım geri kalanın tamamı turizm… Ki turizm büyük ölçüde gelirini Casino’lara borçlu. Bakır çıkıyor. Tarım pek yok, hayvancılık var. Susuzluk epey büyük bir sorun (gerçi bir gün yüzerken yağmur yağdı, ama genelde her yer kurak gibi.)

Girne’de kaldığım için buradan başlamak istiyorum.

girneBurada Kale görülmeli. Etrafı kafe ve publarla dolu. Buz gibi birayla teknelere karşı keyif yapılabilir. Girne içerisinde mağazalar var…. Birşey almak pek mümkün değil… Bir vitrinden çektiğim fotodan anlaşılabilir.

vitrin

Bellapais Manastırı: Çoook güzel.

manastir

Kybele restoranda yemek yiyin. Manzarası çok güzel.

Lefkoşe hem Rum hem Türk tarafının başkenti. En ilginç yer barbarlık müzesiydi. Müze tek katlı ve şirin bir ev (Tek katlı ve bahçeli evlere bayılırım. Alaksız oldu ama söylemeden geçemedim)… Ben evden çok etkilendim… O kadar ki bu kısmı kendime saklamak istiyorum… Müzeyle ilgili bilgi şu linkte var.… Neyse gidip görmek lazım, anlatmaya çalışsam da beceremem… Boğaz Şehitliği’ne giderseniz orada şehit olan bir askerin günlüğü var… Günü gününe tüm ayrıntılarıyla olanları kaydetmiş… Sayesinde tüm ayrıntılar biliniyor.

Namık Kemal’in kaldığı zindan da görülebilir… Kapkaranlık in gibi… Ama tuhaf olan pencerenin sokağa bakması… Acaba gelip geçenle konuşabiliyor muydu?… Ya da gelip geçen var mıydı?… Sonra bir üst kata taşımışlar.

Gazimağosa-Maras bölgesine gittik. Deniz o kadar güzel ki … Oteller çürüyor (110 tane)… Sadece orduya ait bir sahil var ama siviller giremiyor…

maras

Karpaz’a gelince, adanın en doğu ucu. Denizi tertemiz turkuvaz ama kimse yüzerken açılmıyor, çünkü çok fazla köpekbalığı varmış. Etrafta görülebilecek sadece manastır var. Etrafı tezgahlarla dolu. 80li yıllardan kalma oyuncak bebekten su ısıtıcısına kadar herşey var. Bir de Dipkarpaz köyü var. Rum ve Türk kahveleri karşı karşıya. Maalesef biz durup bir kahve içemedik (rehberimizin Rum düşmanlığı bir neden miydi buna bilemiyorum).

Kıbrıs mutfağına da bir bakarsak kahve ve hellim peyniri dışında, mesela şeftali kebabı var ama şeftali ile alakası yok. Aslı Şef Ali’nin kebabı, ama zamanla isim dönüşmüş. Yemedim çünkü epey yağlı. Sonra molehiya (ekşili sebze). Nane gibi minik yapraklı bir ot. Marketlerde kurutulmuş satılıyor. Hem yoğurtlusunu hem etli yemeğini yedim. Özellikle yoğurtlusu çok güzel. Hatta çantaya bir paket attım, getirdim.

Kıbrıs kısacık olarak böyle. Her yere değinmedim. En önemlileri bunlar. Sadece Güzelyurt’a gidemedim. Bitirmeden şunu diyeyim; alakasız da olsa Kıbrıs’ta kediler çok güzel. Hepsi uzun bacaklı. Neden acaba?

kedi

İmza D. (aslında Gamze :)

Plastik torba olmasın hayatımda
19.August.2009

Yaklaşık son 2 senedir çöplerimizi ayırıyoruz, geri dönüşebilsinler diye. Başta fazla önem vermeyen eşim bile, artık deliler gibi dikkat ediyor. 4 yaşındaki kızıma şunu çöpe at noooolur diye eline bir şey verdiğimde, hangisine? diye soruyor. Başlarda fazla organize olamamıştık, ama Çevko‘da çalışan bir arkadaşımız bize mavi plastik  çöp kutularından getirdiğinden beri çok organizeyiz.

Olayı henüz bir düzene oturtamadığım günlerde, evde sıklıkla kapışmalar yaşanıyordu: At şunları nereye atacaksan,  yoksa normal çöpe atarım! – Hayır ölümü gör atma, ben yarın atacam! gibi). Topladıklarımı nereye atacağımı bilemeyip, devamlı etrafa bakınır gezdiğim bir dönem oldu. Sebep çevre semtlerde torbaları attığımız  büyük  çöp kutularının devamlı yer değiştirmesi veya ortadan kalkmasıydı. Bagajda jumbo boy mavi torbanın içi çöp (ama nispeten temiz çöp, kağıt, plastik vs. ) dolu gezdiğimi çok bilirim.

Bir ara da, gazeteleri elden çıkarmakta da zorlanıyordum. Çünkü onlar ağır da oluyor, sabah işe yetişirken arabanın arkasına yığınla gazeteleri 2o’şerlik gruplar halinde çöpe atmak yorucu oluyordu. Bagaj gazete doluyken, çevrede kağıt toplayıcı çocuklara bakınarak geziyordum. Bunlar da o aralar daha az mı gözle görülür oluyorlardı ne? Arada rastlaşıyorduk, ama ya sokak  sıkışık oluyordu ben park edemiyordum, ya da olmuyordu işte, kaçırıyordum çocuğu.  Çocuklar genelde bir an gözgöze geldiğimizi ve şaşkınlığımı farkediyorlarlar, ama kaçırdıkları fırsatı bilemiyorlardı. Aslında bir durabilsem, bagaj gazete dolu olduğu için o çocuğun o sabah başına gelen en güzel şey olabilirdim:) Neyse bu hiç olmadı..

Şimdilerde bizim evde gram kağıt/plastik/cam heba olmuyor. Arkadaşların evinde de millet ayrıştırmayınca içim gidiyor. Bazen annemlerden falan plastik şişe toplamış eve götürürken buluyorum kendimi. Ve şaşırtıcı bir biçimde,  çöpleri ayrıştırdıktan sonra, o kadar az organik çöp kalıyor ki insan inanamıyor, bazen çöp günlerce dolmuyor.

En çok da plastik torbalara sinir oluyorum. Dağ taş plastik torba bizim evde. Onun için bir şey alırken illa gerekmiyorsa torba asla almıyorum. Marketlerden de ufak tefek  şeyler aldığımda, mutlaka çantaya atıyorum. Çantalarım zaten genelde varil gibi. Çoğunlukla da ağır olduklarından fark farkedilmiyor.

Naylon torba garezim son günlerde tavan yaptığı için, G. ile şöyle bir şey edinmeye karar verdik. Amazon‘dan  getirtmeyi deneyeceğiz.

baggu-feet

İlgilenir de daha trendy bir şey kullanayım ayol derseniz her yerde bir sürü çeşit var. Mesela Stelton‘un tasarladıkları gibi.

ol-1600-4

Tabii dikiş elden geliyorsa, aynı amaçlı bir şey üç kuruşa yapılabilir. Orası size kalmış.

İnsan sebat ederse bir sürü şeyin geri dönüşümü mümkün. Cep telefonu, bilgisayar, pil vs.

sony

Resim buradan

Bu arada gezinirken, çöpten yapılmış sanat eserleri çarptı gözüme. Eklemeden edemeyeceğim, çünkü çok güzeller.

art-not-garbage-02Bu foto buradan. Tim Noble ve Sue Webster’in Dirty White Trash (with Gulls)  adlı  eseri.

art-not-garbage-04

Bu da onların. Adı “Real life is Rubbish

İmza D.

Yazarlar: D. - G. - B.
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin