Bu aralar bir sürü arkadaşımızın yaşgünü var. Bu vesileyle türlü türlü meyveli kokteyl cinsi içecek çıkıyor karşıma. Geçenlerde bir arkadaşın yaşgününde, Ayça’nın evde yaptığı şeftalili/rakılı bir şeyi içmiştim. Çok harikaydı. Gerçi bu likörü bayanların çok sevdiğini, ama erkek tayfasının rakı sade içilir diyerek hak ettiği primi vermediğini gözledim. Nar ile farklı bir çeşidi de yapılabiliyormuş. O da gayet iyi oluyormuş. O gün şişede dururken -bitmeye yakın- çektiğim bir resmini buldum, sağını solunu budadım, eklemek istedi canım.
Tariflerini veriyorum:
Narlı olan:
35 cl. Yeni rakı
3 nar
1,5 su bardağı şeker ( şekeri azcık suda eritiyoruz önce )
1,5 su bardağı soğuk su
Narların içini çıkarıp, şeker ve su ile birlikte kaynatıyoruz. Sonra süzüp ince tül gibi bir şeyden geçirip, iyice suyunu çıkarıyoruz. Ayça, en az 3-4 sefer tekrar tekrar süzüyormuş, narın aromasını tamamen almak için. Bu kısım hazır olunca üzerine rakı ekleniyor. Ne kadar soğukta beklerse o kadar oturuyor tadı.
Şeftalili için ise nar yerine üç şeftali kullanıyoruz. Yöntem aynı. Deneyin bakalım.
İmza D.
Bu sefer Gamze’yi konuk yazar olmaya ikna ettim:
“D.’ye bir Datça yazısı sözüm vardı, ama ben hazır Kıbrıs’tan dönmüş ve anılarım tazeyken orayı anlatmak istiyorum… Öncelikle beklentim çok büyük gittim –ki bunun Kıbrıs’la alakası yok, her yere öyle bir hevesle gidiyorum- … Öyle gitmemekte fayda var… Ama adayı mutlaka görmek lazım … Ben 7 gece kaldım, benim tavsiyem 4-5 geceden fazla kalınmaması, ama bir şekilde de mutlaka gidilmesi… Deniz kum sefası severim diyenler daha uzun da kalabilir tabii…Ya da bir kumar oynayayım diyenler… Ben kurtluyum, aynı yerde sabit duramadığım için, son 2-3 gün etrafta başka ada var mı diye düşünmeye başladım…
Herneyse biz Acapulco Otel‘de kaldık… Lüks arayan biri değilseniz, hem konumu iyi hem de denizi çok güzel…Biz villa odalarda kaldık ki çok sevimli ve büyüktü… O sayede kalabalığa girmemiş olduk. Yemekler de iyiydi, ama kalan turist profili karman çormandı, ki bu da bizi epey eğlendirdi… Akşamları herkesi görebilecek bir masa seçip sosyolojik analizlerde bulunuyorduk.
Trafik sağdan akıyor…Araba kiralamak için kendine epey güvenmek lazım, yoksa bir yerlerde virajı yanlışlıkla geniş alacakken dar alabilir, ya da yan yoldan çıkarken karşıdan gelene toslayabilirsiniz… En tuhafı da bazı arabaların direksiyonunun solda olmasıydı… Bir kamyonu nasıl sollayabiliyor? mesela… Hadi bir deneyelim belki karşıdan gelen yoktur diye herhalde.. Rus ruleti gibi.
Normal plakalar ön beyaz arka sarı, kiralık arabalar kırmızı… Araba kiralamazsanız dolmuş-servis bir şekilde ulaşım rahat ve ucuz. Biz otelin 2 tane günübirlik turuna katıldık…Bir tanesi Lefkoşe -Magosa bir tanesi Karpaz’a…Kıbrıs’la ilgili biraz genel bilgi verdikten sonra buralara da dönerim…Bu arada Kıbrıs’la ilgili seyahat kitabı bulmak imkansızdı…Oraya gidince de zor bulduk.
Tuhaflıklar havaalanında başlıyor…Yani aslında yurtdışı çıkış yapıyorsunuz, ama nüfus cüzdanı ile geçiyorsunuz… Sonuçta insanlar KKTC vatandaşı ama her yerde Türk bayrağı, para birimi TL, market ürünlerinin hepsi (hellim ve Türk kahvesi hariç) Türkiye’den… Yani aslında ayrı bir ülke ama değil, uluslararası havaalanı var ama tanınmıyor… Çok tuhaf ve ilginç…Bir yandan da üzücü…Bir ülkeye bağlı kalmış izole olmuş … Neyse bunlar işin siyasi yönü… Dönelim turistik yönümüze… Bu arada Kıbrıs aksanı süper sevimli geliyor bana bir de “mi mu” soru eki yok gibi… Mesela havaalanı görevlisi “çantayı koyuyorsunuz” derken meğerse “çantayı koyuyor musunuz” diye bir soru sormuş… Bir de inceltmeler yok harflerin üstünde, yani baaadem değil de direkt badem diyorlar…
Kıbrıs, Sardunya ve Sicilya’dan sonra Akdeniz’in 3. büyük adası… Türkler nüfusun %35′i iken, toprakların %28-29’ unda yaşıyorlar. Bu oranları tur rehberinden kaptım. Tam 2 gün Rumlara karşı doldurdu bizi. Önce duymazdan geliyordum, ama son anlarda elimde kılıç adanın karşı tarafına Allah Allah naralarıyla koşarken hayal ettim kendimi. Şaka bir yana, iki taraf arasında barış olur mu? Bence zor. Türk tarafında dağda dev bir KKTC bayrağı var. Rehber bayrağın Guinness rekorlar kitabına girdiğini söylemişti, gerçekten doğruymuş. Rum tarafından her yerden görünüyormuş. Gece de ışıkları yanıyor. Rehberimize göre bu olay BM’ye şikayet edilmiş, bari ışıkları gece yakmasınlar görmeyelim diye.
Kıbrıs bütçesinin dörtte biri üniversitelerden…. Sanırım geri kalanın tamamı turizm… Ki turizm büyük ölçüde gelirini Casino’lara borçlu. Bakır çıkıyor. Tarım pek yok, hayvancılık var. Susuzluk epey büyük bir sorun (gerçi bir gün yüzerken yağmur yağdı, ama genelde her yer kurak gibi.)
Girne’de kaldığım için buradan başlamak istiyorum.
Burada Kale görülmeli. Etrafı kafe ve publarla dolu. Buz gibi birayla teknelere karşı keyif yapılabilir. Girne içerisinde mağazalar var…. Birşey almak pek mümkün değil… Bir vitrinden çektiğim fotodan anlaşılabilir.
Bellapais Manastırı: Çoook güzel.
Kybele restoranda yemek yiyin. Manzarası çok güzel.
Lefkoşe hem Rum hem Türk tarafının başkenti. En ilginç yer barbarlık müzesiydi. Müze tek katlı ve şirin bir ev (Tek katlı ve bahçeli evlere bayılırım. Alaksız oldu ama söylemeden geçemedim)… Ben evden çok etkilendim… O kadar ki bu kısmı kendime saklamak istiyorum… Müzeyle ilgili bilgi şu linkte var.… Neyse gidip görmek lazım, anlatmaya çalışsam da beceremem… Boğaz Şehitliği’ne giderseniz orada şehit olan bir askerin günlüğü var… Günü gününe tüm ayrıntılarıyla olanları kaydetmiş… Sayesinde tüm ayrıntılar biliniyor.
Namık Kemal’in kaldığı zindan da görülebilir… Kapkaranlık in gibi… Ama tuhaf olan pencerenin sokağa bakması… Acaba gelip geçenle konuşabiliyor muydu?… Ya da gelip geçen var mıydı?… Sonra bir üst kata taşımışlar.
Gazimağosa-Maras bölgesine gittik. Deniz o kadar güzel ki … Oteller çürüyor (110 tane)… Sadece orduya ait bir sahil var ama siviller giremiyor…
Karpaz’a gelince, adanın en doğu ucu. Denizi tertemiz turkuvaz ama kimse yüzerken açılmıyor, çünkü çok fazla köpekbalığı varmış. Etrafta görülebilecek sadece manastır var. Etrafı tezgahlarla dolu. 80li yıllardan kalma oyuncak bebekten su ısıtıcısına kadar herşey var. Bir de Dipkarpaz köyü var. Rum ve Türk kahveleri karşı karşıya. Maalesef biz durup bir kahve içemedik (rehberimizin Rum düşmanlığı bir neden miydi buna bilemiyorum).
Kıbrıs mutfağına da bir bakarsak kahve ve hellim peyniri dışında, mesela şeftali kebabı var ama şeftali ile alakası yok. Aslı Şef Ali’nin kebabı, ama zamanla isim dönüşmüş. Yemedim çünkü epey yağlı. Sonra molehiya (ekşili sebze). Nane gibi minik yapraklı bir ot. Marketlerde kurutulmuş satılıyor. Hem yoğurtlusunu hem etli yemeğini yedim. Özellikle yoğurtlusu çok güzel. Hatta çantaya bir paket attım, getirdim.
Kıbrıs kısacık olarak böyle. Her yere değinmedim. En önemlileri bunlar. Sadece Güzelyurt’a gidemedim. Bitirmeden şunu diyeyim; alakasız da olsa Kıbrıs’ta kediler çok güzel. Hepsi uzun bacaklı. Neden acaba?
İmza D. (aslında Gamze :)
Yaklaşık son 2 senedir çöplerimizi ayırıyoruz, geri dönüşebilsinler diye. Başta fazla önem vermeyen eşim bile, artık deliler gibi dikkat ediyor. 4 yaşındaki kızıma şunu çöpe at noooolur diye eline bir şey verdiğimde, hangisine? diye soruyor. Başlarda fazla organize olamamıştık, ama Çevko‘da çalışan bir arkadaşımız bize mavi plastik çöp kutularından getirdiğinden beri çok organizeyiz.
Olayı henüz bir düzene oturtamadığım günlerde, evde sıklıkla kapışmalar yaşanıyordu: At şunları nereye atacaksan, yoksa normal çöpe atarım! – Hayır ölümü gör atma, ben yarın atacam! gibi). Topladıklarımı nereye atacağımı bilemeyip, devamlı etrafa bakınır gezdiğim bir dönem oldu. Sebep çevre semtlerde torbaları attığımız büyük çöp kutularının devamlı yer değiştirmesi veya ortadan kalkmasıydı. Bagajda jumbo boy mavi torbanın içi çöp (ama nispeten temiz çöp, kağıt, plastik vs. ) dolu gezdiğimi çok bilirim.
Bir ara da, gazeteleri elden çıkarmakta da zorlanıyordum. Çünkü onlar ağır da oluyor, sabah işe yetişirken arabanın arkasına yığınla gazeteleri 2o’şerlik gruplar halinde çöpe atmak yorucu oluyordu. Bagaj gazete doluyken, çevrede kağıt toplayıcı çocuklara bakınarak geziyordum. Bunlar da o aralar daha az mı gözle görülür oluyorlardı ne? Arada rastlaşıyorduk, ama ya sokak sıkışık oluyordu ben park edemiyordum, ya da olmuyordu işte, kaçırıyordum çocuğu. Çocuklar genelde bir an gözgöze geldiğimizi ve şaşkınlığımı farkediyorlarlar, ama kaçırdıkları fırsatı bilemiyorlardı. Aslında bir durabilsem, bagaj gazete dolu olduğu için o çocuğun o sabah başına gelen en güzel şey olabilirdim:) Neyse bu hiç olmadı..
Şimdilerde bizim evde gram kağıt/plastik/cam heba olmuyor. Arkadaşların evinde de millet ayrıştırmayınca içim gidiyor. Bazen annemlerden falan plastik şişe toplamış eve götürürken buluyorum kendimi. Ve şaşırtıcı bir biçimde, çöpleri ayrıştırdıktan sonra, o kadar az organik çöp kalıyor ki insan inanamıyor, bazen çöp günlerce dolmuyor.
En çok da plastik torbalara sinir oluyorum. Dağ taş plastik torba bizim evde. Onun için bir şey alırken illa gerekmiyorsa torba asla almıyorum. Marketlerden de ufak tefek şeyler aldığımda, mutlaka çantaya atıyorum. Çantalarım zaten genelde varil gibi. Çoğunlukla da ağır olduklarından fark farkedilmiyor.
Naylon torba garezim son günlerde tavan yaptığı için, G. ile şöyle bir şey edinmeye karar verdik. Amazon‘dan getirtmeyi deneyeceğiz.
İlgilenir de daha trendy bir şey kullanayım ayol derseniz her yerde bir sürü çeşit var. Mesela Stelton‘un tasarladıkları gibi.
Tabii dikiş elden geliyorsa, aynı amaçlı bir şey üç kuruşa yapılabilir. Orası size kalmış.
İnsan sebat ederse bir sürü şeyin geri dönüşümü mümkün. Cep telefonu, bilgisayar, pil vs.
Resim buradan.
Bu arada gezinirken, çöpten yapılmış sanat eserleri çarptı gözüme. Eklemeden edemeyeceğim, çünkü çok güzeller.
Bu foto buradan. Tim Noble ve Sue Webster’in Dirty White Trash (with Gulls) adlı eseri.
Bu da onların. Adı “Real life is Rubbish”
İngiltere’de yaşadığım, bana kısacık gibi gelen dönemde, çeşitli aile bireyleri, arkadaşlar fırsat bu fırsat diye beni ziyarete gelmişti. Hepsiyle de adanın ortalarından yola çıkıp İskoçya’ya, sonra da Galler üzerinden kıvrılarak güneye inen standart geziler yapmıştık. Bunların birinde teyzemle York’a gitmiştik.
Belki annemle falan da gitmiştik; ama nedense teyzemle olanı hatırlıyorum. York; boyle incik cincik hediyelik, el sanatları falan tipinde şeylerin yoğun satıldığı bir yerdi.
Bu vesileyle, hiç unutmadığım, ve nedense son zamanlarda devamlı aklıma gelen birşeyden bahsetmek istiyorum: Dükkanın birinde, 4-5 cm büyüklüğündeki kavanozların içinde hapsolmuş periler/minicik insanlar tipinde biblolar vardı. Ama hepsi süper gerçekciydi. Kimi, beni dışarı çıkarın gibisinden duvarlara yumruk atıyor, kimi mutsuz mutsuz bakıyor, kimi de pes etmiş yere çökmüş ağlıyordu. Özetle hepsi mutsuzdu. Fakat işçilikleri o kadar sadeydi ki; kanatları falan yoktu, süslü püslü değillerdi, Peter Pan gibiydi kılıkları. Kavanozun içi de çok sadeydi. Bir minik insanı hapsetsek anca o tip görüntüler verebilir. Biraz internet bakındım benzer bir şey bulamadım. Yanlış hatırlamıyorsam, fiyatı 30-40 Pound falandı. Öğrenci bütçeme fazlaydı, almamıştım. Son zamanlarda o kadar sık aklıma geliyorlar ki. Bu kadar aklımda kalacaklarını da tahmin etmemiştim, yoksa havada karada alırdım. Neyse bu da böyle bir hikaye işte…
Fotoğrafları arşivlediğim bir ek bellek var. Bembeyaz şık birşey. Oradan oraya taşıyorum. Kaybolacak veya sakarlığımdan başına bir şey gelecek veya bir gün açılmayacak diye ödüm kopuyor. Hep, fotoğrafları dijital ortama terk etmeyeyim, seçeyim, güzel olanları albümleyeyim diye niyetleniyorum, ama genelde kalıyor. Bazen de zaten bastırdığım resimleri (çalışma odası dağınık olduğu için nereye koyduğumu bilemediğimden), yeniden bastırmış buluyorum kendimi. Delirip kendimi ısırasım geliyor.
Bir fantazim de, ek bellek ve evdeki sürüsüne bereket fotoğraf CD’lerini bir düzene koymak. Çift olanları elden çıkarmak. Ama bu işe vakit asla gelmiyor. Dün izin dönüşü zaten kimseye faydam olmaz deyip, işi gücü bir kenara bıraktım. Fotoları düzenlemeye çalıştım, ama back up sapığı olduğumdan olsa gerek, bir sürü back up dosyası çıktı ortaya. Onları düzenlemek yıllarımı alabilir. Erteledim olayı.
Gezinirken eskilerden sevdiğim resimler çıktı ortaya. Pek orjinalliği olan resimler değil, ama seviyorum. İlk koyduğum resimde yaprağı sanki içine hapsetmiş gibi. Mahpus o yaprak..
Yukardaki de aslında ilk resme benziyor ama olsun bunu da seviyorum. Ve bunu da;
Bu mavi çam ağacının Kasım 2007′de minicik kozalakları vardı. Şimdi dev gibi oldular. Çok fotojenik bence:)
Arimaa, satranç ile aynı araçlarla oynanan iki kişilik bir oyun. Yapay zeka açısından bakıldığında, satrançtan daha zor olarak tanımlanıyor.
Arimaa, Omar Syed adlı Hint asıllı Amerikalı bir bilgisayar mühendisi tarafından yaratılmış. Syed, Deep Blue adlı bilgisayar oyununun, Garry Kasparov’u alt etmesinden etkilenmiş. Standart satranç taşlarıyla oynanan, bilgisayarlar için oynaması daha zor olan ama aynı zamanda 4 yaşındaki oğlu Aamir’in bile öğrenebileceği basit kuralları olan bir oyun kurmaya karar vermiş. (Zaten Arimaa, Aamir’in tersten okunuşuna bir a eklenmiş bir sözcük.)
2002 yılında Syed, Arimaa’nın kuralarını duyurup, en iyi oyuncuyu 6 veya daha fazla oyunda yenecek bir bilgisayar programı yapana 10.000$’lık bir ödül koymuş. Ödül 2020 yılına kadar geçerli. Bu oyunun patenti de yine kendisine verilmiş.
Şimdiye kadar 6 kere, The Arimaa Challenge yapılmış ve çeşitli bilgisayar programları yarıştırılmış. Ayrıntılı bilgiler burada.
Kurallarla ilgilenenler, başlangıç bilgisini burada bulabilirler.
İmza G.
Tatilde internet gezinirken Juan Carlos Federico diye Arjantinli bir tasarımcıyı fark etme fırsatı buldum. 92-98 arası University of Buenos Aires’de profesörlük yapmış. Sonra kendi şirketini kurmuş. Şimdilerde ise her daldan çalıyor anlaşılan. Tasarladığı herşeye bayılmasam da, reklam kısmında rastladıklarım hoşuma gitti..
Bu da sevimli:
Bedjump diye bir blog var. Hotels by City‘nin bir promosyon çalışması. Yatakta zıplarken fotoğraf çekip siteye yolluyorsun. Ama otel odası olması lazım. Ya da ev odası olsa da, otel odası gibi durması lazım Bazıları için epey uğraşmışlar. Birkaçını ekliyorum.
Bunun için de epey deneme çekimi olmuştu herhalde:)
Çok iyiler var, ama bu kadarıyla yetineceğim.
Signs of life‘dan..
Spordan/fit yaşamdan/disiplinli herşeyden kilometrelerce uzakta hissettiğimden olsa gerek, durmadan millete Paul Auster‘ın Şans Müziği‘nden ilgisiz bir sahneyi anlatırken buluyorum kendimi. Aslında devamlı aynı saçma sapan yerine referans vererek, kitaba haksızlık yapıyorum, ama ne yapalım öyle oluyor. Çok özetle, kitapta Jim Nache isimli Amerikalı, kumar borcunu ödemek için bir duvar örmek zorunda ve tüm gün deliler gibi mesai yapıyor. Başlarda çok yoruluyor, kolunu kaldıracak hali kalmıyor ve akşamları ancak yemeğini yiyip, kendini yatağa atıyor. Ama gün geçtikçe güçleniyor (idmanın faydaları) ve yemek sonrasında biraz oyalanıp müzik falan dinleyebilecek güçte hissetmeye başlıyor kendini. Hiç kimseyi etkilemeyen şeylerin, beni etkileme potansiyeli çok yüksek. Adamın fiziksel olarak güçlenmeye başlaması işaretleri, kitabın en aklımda kalan yeri olmuş. Nash’in durumunu kendi durumuma benzetiyorum herhalde. Şu an kılımı kıpırdatsam yoruluyorum, ama biraz spor yapıp eşiği atlasam, bu işten zevk aldığım günlere dönebileceğim. İş ki eşiği atlayabileyim. Gerçi Nash’in spor yaptığı da yok, adam can derdinde. Yani aslında hiç ortak yanımız yok. İnsan beyni -belki de sadece benimki- zıplaya zıplaya çalışıyor. Hep severek andığım kitabın, 1990′ların ortalarında filmi de çekilmişti. Filmi seyretmedim gerçi bir şey diyemeyeceğim.
Bir solukta özetleyeyim kitabı: Jim Nache bir itfaiyeci ve karısı kendisini terkedince kızıyla ortada kalıyor. Kızını kızkardeşinin yanına sepetliyor. Bir süre sonra babasından yüklü bir miras kalıyor. Jim de kızından zaten uzaklaşmaya başladığını düşünerek kızı hepten kız kardeşine bırakıyor. Sonra altına bir Saab çekiyor, parayı da cebine atıp bir süre hiç bir şey yapmadan takılıyor. Paralar azalmaya başladığı noktada, Jack Pozzi isimli bir kumarbazla anlaşıp, pokerde birtakım zenginlerin paralarını ütülemeye niyetleniyorlar. Ama plan geri tepiyor.
Poker masasına oturdukları iki tip, değişik insanlar. Oliver Cromwell tarafından tahrip edilmiş bir şatonun 10.000 ağır taşını satın alan bu iki kumarcı amca, malikanelerinin arkasında bir duvar inşa etmeye niyetleniyorlar. Bu iş de kumar borcunu ödemek zorunda olan Nache’ye kalıyor. Ama borç hiç bitmiyor.
Kitap tamamen hayatın anlamsızlığı üzerine. Çok güzel (başyapıt falan diyesim geliyor, ama kendimi sinema eleştirileri yapan komşu teyze gibi hissederek vazgeçiyorum). Bu arada absurdist fiction diye internet gezinirken Wikipedia ’da bu türün iyi örnekleri listesinde, bir sürü sevdiğim kitap olduğunu fark ettim. Belki diğerlerini okumayı da bir kenara not düşebiliriz. Paul Auster’ın Yasemin Çongar (Taraf öncesi günlerde, Şubat 2007 tarihli) ile yaptığı bir söyleşiyi buldum. Okumak isterseniz buradan.