»
M
E
N
Ü
«
Polanski ayıp etmiş
28.September.2009

roman-polanski-wanted-and-desired-2008-28-03-2008-10-gGazetede okudum garibime gitti; (niyeyse? sanki adamı yakından tanırmışım da, oturup muhabbet etmişliğimiz varmış gibi..) Meğersem Roman Polanski’nin hakkında bir tutuklama kararı varmış. Amerikan makamları tarafından, 3o küsur yıl öncesine ilişkin, 13 yaşında bir kıza tecavüz iddiasına binaen çıkarılmış bu karar. İsviçre Zürih Film Festivali’ne katılacağım sevdasıyla Zürih’e gidince de enselemişler 76 yaşındaki Polanski’yi. O yaşta da zor olur mahpusluk herhalde.

Bu kadar sene hiç mi Amerika’ya giriş yapmamış veya tutuklanmasının mümkün olacağı başka bir ülkeye girmemiş mi ki enselenmemiş diye sorası geliyor insanın. İsviçreli Yönetmenler Birliği de olayı kınamış (ee doğru tabii bir suçlunun yakalanıp adalet önüne çıkmasından abes ne olabilir?). Sayısız defalar bu yüzden tutuklanmış bırakılmış, tedavi görmüş vs. Üstelik o tarihte Polanski, hakkındaki iddiaları da kabul etmiş. Bir sene sonra da Amerika’yı terk edip Fransa’ya yerleşmiş.

Yazının başında adama net olarak gıcık olarak başladım: Ne demek 13 yaşında kıza tecavüz, ama 1969′larda Amerika’yı terk sebebinin  hamile eşinin katli olduğunu okudum, üzüldüm tabii. Sonra yine sinirim depreşti. Neticede bir çocuğa tecavüz mevzu bahis. Failin hayatı ne kadar allı pullu da olsa, sanatçı kişiliği de olsa, süper yönetmen de olsa (Piyanist‘e bayılmıştım) vs., gerçekler değişmiyor.

O yıllarda çekildiğini tahmin ettiğim bir resmini koyuyorum (Kaynak burası)

İmza D.

Evde sigara içilmesine hayır diyememek
28.September.2009

smoking-boy

(Sigara tüttüren ufaklık resmi heikeguetzlaff‘dan)

Arada  tartışıyoruz kendi aramızda. Evde bebek/çocuk varsa, az da olsa, öbür odada da olsa, sigara içmek isteyene yahu kardeşim keşke  balkonda falan içsen demek  Türk  kültürüne göre ayıp mı? Veya evde bebek olmasa da, belki hane halkı olarak biz istemiyoruz, saçımız koksun veya duman soluyalım. Elalem dört bir tarafta yasak etti şu işi, ben kendi evimde bu devrimi gerçekleştiremedim hala. Yüzüm de tutmuyor millete. Söyleyemiyorum doğrudan. Millet biraz da kendi anlasın istiyorum.

Babycenter.com‘da şöyle okudum: İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre, yaşadıkları evde sigara içilen çocukların antioksidan seviyeleri düşüyormuş. Araştırma 6 ila 18 yaş arası 2000 çocuk üzerinde yapılmış. Kandaki cotinine (tütün ürünleri ile doğrudan ilintili bir yan ürünmüş bu.) maddesinin seviyesi arttıkça, antioksidan seviyeleri düşüyormuş. Henüz bu çocuklara antioksidan yüklemesi yapmalı mı? buna karar vermemişler, ama University of Rochester Medical School in Newyork’dan Dr Karen Wilson‘un dediğine göre bol bol meyve tüketimini destekliyorlarmış. Ayrıca sigara içilen evlerde büyüyen çocukların solunum yolu sorunları, kulak enfeksiyonları daha fazla oluyormuş. Kırk yılda bir de içilecek olsa, içilmesin lütfen. Benim içime sinmiyor, muhabetten kopuyor, tavana bakıp intikam hayalleri kurarken buluyorum kendimi, haberiniz olsun.

Daha fazla okuyayım bu konuda derseniz buradan veya buradan.

İmza D.

Matthew McConaughey’nin sorunu ne?
24.September.2009

Kaslandıkça, dengesini mi yitirmiş ne? Kendi kendine ayakta duramıyor bu adam…

İmza G.

matthew-mcconaughey

Beetle’dan Haribo’ya..
24.September.2009

picture0131

Bu Vosvos’larla nerdeyse yaşıtım. Kızım evdeki VW oyuncaklarının çokluğu yüzünden benim bu arabaya takıntım olduğunu düşünüyor. Yolda tüm VW’leri bak senin sevdiğin araba diye gösteriyor. Sevimli bulurum, gençken olsa 74 modelini isterdim, ama şimdi yolda bozulur, başıma bela olur diye korkarım. Bizim ufaklık tatilden eve gelince, Baykuş’u gezerken görsün, sevinsin, diye webden bir resmini buldum. Şu aralar kurtulmaya çalıştığım başka bir takıntı olan jelibonlar gibiler. (Bu arada merak edip, vazgeçmeme yardımcı olabilecek birşeyler (şu kadar zararlı, bu kadar zararlı iddiaları, cevapları vs.) peşindeyken  en favori jelibon markalarımdan biri  ”Haribo“‘nun sayfasına düştüm. Sıkça sorulan sorular çok eğlenceli (Mesela Haribo helal mi, kosher mi, içinde ne tip jelatin var?)  tavsiye ederim. Vakit olursa.

İmza D.

Cimex lecturarius
24.September.2009

bedbug

Erdoğan Amerika’da biliyorsunuz. Princeton’da orada burada konuşma yapıyor, Ermeni Protokolü’nü milli maç öncesi (14 Ekim)  Meclis’e göndereceğim diyor, sonra korumalar itişip kakışıyor. Dil sorunu varmış. Bizim korumalar Obama’nın otelden çıkışı  için hazırlanan çıkış çadırına doğru seğirmiş, sonracııma Secret Service kendilerine ne diyor anlamamışlar, ondan kaynaklanmış  vs. gündem yoğun. Arada minik bir haber gözüme çarptı: Bu ne ya! dedirtti, gülümser buldum kendimi…

BM 46. dönem Genel Kurul çalışmaları için New York’a gelen tüm delegelere BM Sekreteryası tarafından tahtakurusu uyarısında bulunulmuş. Genel Kurul salonunu da içerisinde barındıran alan, tahtakuruları tarafından istila edilmiş. Tahtakurularından kaynaklanan kaşıntılara karşı tedbirli olun denmiş:)

Sabah’ın haberiydi. Hatıra Brooklyn tahtakurusu (cimex lecturarius) BROOKLYNrehab‘den.

İmza D.

Ufaklık gene tatilde
20.September.2009

11

Ufaklık  gene anneannesi ve dedesiyle tatile gitti. Biz de tadilat sonrası  başımızı dinleriz  diyorduk ki öyle olmadı. Millete  söylüyorum, bizimki gene  tatilde falan diyorum. Onu çok yakından  tanıyanlar bize üzüldüklerini  anladığım bir surat  ifadesi yapıyorlar.  Onu yakından tanımayanlar ise, iyi ya kafa dinleyip o varken  yapamadıklarını yaparsın diyorlar. Ama  bizim o varken yapamadığımız  o kadar  az şey var ki (Kala Pattar zirve (5545 m)  tırmanışı vs:)). Zaten  fırtınalı bir hayatımız  yok,  ufaklık varken de mis gibi idare ediyorduk. Anneanne ve dedesine sesleniyorum, oyalanmadan dönelim lüfen, herşey kararında güzel.

İmza D.

Sabahattin Ali’yi yeni keşfetmek
20.September.2009

kuyucakli-yusuf1Önerdiği kitap isimlerine kutsal muamelesi çektiğim bir arkadaşım var. Kendisi şu aralar bir Doğu Avrupa  başkentine yerleşmekle meşgul, ama önerilerin devam edeceğine inancım sonsuz. Cehaletimle barışığım, onun için bunu anlatmakta sakınca görmüyorum: Beni Sabahattin Ali ile tanıştıran odur. Okuduktan sonra sağda solda satış yapayım diye niyetlenmiştim, ama özellikle evdeki erkek tarafının arkadaşları gayet aşina çıktılar Ali ile. Benim arkadaş grubunun profili daha değişik. Sadece bir tanesi tanıyor çıktı.

İlk Kuyucaklı Yusuf’u okudum. Galiba bu Sabahattin Ali’nin ilk başarılı bulunan kitabıymış. Kitap, 1930′lu yıllarda Anadolu’da geçiyor. Yusuf bir kaymakamın yanına evlatlık aldığı, gururlu, soğuk, duygusuz görünümlü ama aslında gariban ve içinde fırtınalar kopan biri. Sevgisi  yüzünden bir sürü şeyi  göze alıyor ama  önleyemediği  dış koşullar yüzünden kaybetmeye mahkum biri.

Gerçi bana ters gelen minik şeyler vardı;  Yusuf deliler gibi romantik biri olarak resmediliyor halbuki geçmişini de bildiğimizden,  kendisini daha ziyade tutunamayan  bir karakter olarak  düşlüyoruz. Bir de kitapdaki  üvey kardeşi Muazzez’e olan aşkı emsalsiz gibi anlatılsa da genelinde romanın bir yerinde Muazezzez’in aradığı kişi olmadığını, sadece aradığına ulaşması için geçmesi gereken bir yol olduğunu, kendi kendine itiraf ediyor.

“Bu manasız ve yabancı hayatta ancak bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez’ınvarlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onu bu kadar sebebsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf’un hayatından kopartılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu fakat Muazzez olmadan bunu yamaya muktedir olmayacağını sanıyordu.”

Sabahattin Ali 1930′larda bir arkadaş toplantısında Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu ihbarı üzerine bir süre cezaevinde yatmış. Çıktıktan sonra tekrar öğretmenlik yapmak için Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurmuş. Dönemin bakanı “eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini istemiş. O da Varlık dergisinde “Benim Aşkım” diye bir şiir yazarak paçayı kurtamış.

1980′lerde Fevzi Tuna filmini de çekmiş Kuyucaklı Yusuf’un. Talat Bulut, Derya Arbaş falan oynamış. Görmedim ben,  görsem de kitabı  kadar etkilemeyeceği tecrübemle sabit. Filmin müziklerini Timur Selçuk yapmış, ama çok süper şeyler okumadım katkısı hakkında. Leylim Ley, Ben Yine Sana Vurgunum, Melankoli, Dağlardır Dağlar hep bestelenen şarkıları. Şaibeli bir ölümü var Sabahattin Ali’nin. Kendi de çok çekmiş…

Kürk Mantolu Madonna‘yı da okudum yeni. Bir ara yazacğım.

İmza D.

Las Vegas’ı kuran Maraşlı
17.September.2009

kirk-kerkorian

Kirk Kerkorian, Los Angeles’ın en zengin adamı diye bilinen ve 2008′de 16 milyar dolarlık servetiyle dünyanın 41. en zengin insanı. Ama bu son 2009 kriziyle serveti 5 milyara inmiş. Aman neyse uzatmayayım, sonuçta zengin bir amca…

Wikipedia‘da, Ermeni-Amerikalı olduğu söylense de, Balçiçek Pamir’in yazısında okuduğuma göre Kahramanmaraş’lıymış. Şu an 94 yaşında olan Kerkorian ve ailesi, 1915′te Maraş’tan Amerika’ya göç etmişler. 17 Ağustos depreminden sonra, Kerkorian depremzedelere 1 milyon dolar bağış yapmış. Hatta bu yardımı almak bile problem olmuş: İlk başta Türk hükümeti parayı almayı istememiş, sonra Kızıl Haç üzerinden verilince kabul etmiş. (Bu konuyla ilgili ayrıntılar için, yazının tamamını okuyun.)

İşte bu amca, sınırların açılması şartıyla Güney Doğu’ya oteller zinciri kurarak, burayı Las Vegas’a döndürebileceğini söylemiş.

Kirk Kerkorian’ın bu devleşme hikayesi de oldukça ilginç: 2. Dünya Savaşı sırasında, piyade olmak istemeyip pilotluk eğitimi almış. Hatta uçuş eğitimi parasını, hocasının öküzüne bakarak karşılıyormuş. 6 ayda ticari pilotluk brövesini almış. İskoçya’ya tehlikeli olduğu için tercih edilmeyen bir rota kullanıp 7 saat içinde uçmayı başararak, rekor kırmış.

Savaştan sonra 5000$’a bir Cessna uçak almış. İlk olarak Las Vegas’a uçmuş. 40lı yıllarda Las Vegas’ta, kumar oynayarak çok vakit geçirdikten sonra, kumarı bırakmış ve kumarseverleri Los Angeles’tan Las Vegas’a taşıyan ufak bir charter servisi olan Trans International Airlines’ı 60.000$’a almış. (Bu havayollarını 1968′e kadar işletip, 1968′te 104 milyon $’a sattığını söylemeden geçmeyelim.)

1962′de, şu anda süper bir otel Ceasars Palace’ın bulunduğu arsayı 960.000$’a satın almış. Bunu da Ceasers’a 9 milyon $’a satmış. Kirk amcanın bütün yaptığı alışverişleri listelemeyeyim; ancak siz mantığını anladınız.

1969′da ünlü sinema stüdyosu MGM’i satın almış ve meşhur MGM Grand Hotel ve Casino’yu açmış. Bittiğinde, Empire State’ten bile büyük ve o zaman için dünyanın en büyük oteliymiş. 1980′de MGM’de büyük bir yangın çıkmış ve 87 kişi ölmüş. 8 ay sonra MGM tekrar açılmış. (Bu arada MGM yangınından 3 ay sonra da, yine Kerkorian’ın olan Hilton yanmış ve 8 kişi ölmüş.)

1986′da, MGM ve Reno’yu 594 milyon $’a satmış. Daha neler almış satmış, neler… Ben okumaktan yoruldum… Bu paralardan bahsetmek çenemi yordu adeta:)

Peki bu yaşlı amca şu an ne yapıyor? Çok yüksek fiyatlı İtalyan el yapımı (özellikle Brioni marka) kıyafetlere çok düşkünmüş. Buna rağmen nispeten ucuz arabalar kullanıyormuş, mesela Pontiac Freebird, Jeep Grand Cherokee ve Ford Taurus. Beverly Hills, Nevada ve California’daki 3 malikanesinde dönüşümlü olarak vakit geçiriyormuş.

İmza G.

Dan Brown – The Lost Symbol
16.September.2009

the-lost-symbolDaha okumadan bir kitap hakkında ahkam keseceğim, başlıyorum dikkat: Sağda solda okuduğuma göre, Da Vinci’nin Şifresi ile  Katoliklerle arasına limon suyu sıkan Dan Brown isimli best seller yazarımız, yeni kitabında da Masonları hedef almış. Bence çok mantıklı, yaz yaz bitmez, seri haline de dönüştürebilirsin. Zaten bin türlü komplo teorisine bulaşmış Masonluk teşkilatının adı neye karıştırsan garip kaçmaz, bir şekilde hak veren çıkar.

Kitap daha yeni çıktı (Eylül ortası galiba, 15 Aralık’ta da Türkiye’de çıkacak diye duydum.), ben doğal olarak okumadım. Okuyabileceğimi de sanmıyorum. Zira “Da Vinci’nin Şifresi”ni ailecek bitiremedik, halbuki başta iyi gidiyorduk. Filmini seyredip anlayalım, aklımızda kalmasın dedik, onu da pek anlamadık. Sonra “Melekler ve Şeytanlar”ı seyretmeye heves ettik, onu da bitiremedik. The Lost Symbol da bana ipi göğüsleyecek gibi gelmiyor. Ama bu tamamen benden kaynaklanıyor. Masonlara bulaşık komplo teorileri ara ara ilgimi çekse de, bu aralar gerçek insan hayatlarına dair şeyler okumak istiyorum. Bu çerçevede kendimi rezil etmek pahasına bir sırrımı  da açıklayacağım: Bu aralar ben 300-500 sayfalık kitaplar okuyamıyorum. Yani arada tabii ki okuyorum :) Ancak elim kalın kitapları hemen rafa geri koyma eğiliminde.

National Geographic’in web sitesinde gezinirken kitapla ilgili bir yazıya ulaştım. Şöyle bir soru var yazıda; Ya Masonlar dev bir uluslarası gizli teşkilat olmak yerine, sosyalleşme peşinde, kendilerini geliştirmeye çalışan ve topluma hizmet peşinde bir grup insansa? Bunun cevabını asla bilemeyeceğiz; çünkü Masonluk’ta belli bir yere gelmiş amcalar bile (büyük üstad mı deniyor onlara?) “bizim  bildiğimizden ötesi var mıdır ki?” teredütünden hiç kurtulamayabilirler. Yaşlı bir Mason amca, “Kızım gel sana bir sır vereyim; böyle derin devletvari bir teşkilat var cidden” dese bize mesela, bunu çürütemeyeceğimize göre (ayarla amcacım bir ayine birlikte katılalım, eylem planını görelim) teredüt baki kalacak.

National Geographic birtakım uzmanlarla masonluk efsanelerin bazılarının aslını astarını araştırmışlar. İlginç  şeyler var: Mesela bir sürü Mason sembolü sırf  Masonlara has değilmiş. Sonra efendim, “herşeyi gören göz”ün  (Kötü bir tercüme oldu bence ama daha iyi bir şey çıkaramadım.) ABD Mührüne ve ABD dolarına girişi, Mason olmayan sanatçı Pierre Du Simitiere sayesinde olmuş. Figürün “Büyük Mühür”e girmesinde etkili olan ekipte sadece bir adet Mason olmayan eleman varmış; Benjamin Franklin. Ama onun teklifinde göz yokmuş ve reddedilmiş zaten. Benim için o göz, daha ziyade  “Alan Parson’s Project“in albüm kapağıdır. O kadar..

41395akqxkl__sl500_aa240_

Masonluğun kaynakları, sembolleri konusuna girip ne kendimi ne de sizleri yormaya niyetim yok. Ama bana ilginç gelen bir nokta var  National Geographic’in yazısında. Şu iddiaya da değinilmiş; güya Washington DC’nin caddeleri topyekün birtakım Mason sembollerini oluşturuyormuş. Uzmanların dediğine göre Masonlar Amerikan şehirlerinin yapılmasında şöyle veya böyle söz sahibi olduklarından  şehirlerin sağında solunda Masonluk işaretlerine rastlanıyormuş, ama  koca şehrin dev gibi bir işaretler dizini oluşturduğu iddiası komik.  Düşünsenize İstanbul’da da öyle bir şey varmış mesela eskiden (abii biz 2004′de oraya bi trafo yaptık, arkasına da bi rezidıns yapıldı sonradan)…

İmza D.

Frozen River
14.September.2009

frozen_river_melissa_leoCumartesi akşamı maç vardı. Tadilat sonrası evdeki çeşitli TV’ler kullanılır duruma girdiğinden, evde maç zamanı hissedilir oranda artan erkek nüfusu kendi kaderilerine terkedip odaya çekildim. Frozen River’ı seyrettim. En sıradan filmde bile zırıl zırıl ağlama potansiyelim yüksek olduğundan, bazı sahneleri amanın amanın diyerek seyrettim. Neyse ki beni parçalayacak sahneler sayıca fazla değildi. Ama film genel olarak insanı çok etkiliyor. Sevdim ben.

Film iki parasız kadının bir şekilde yollarının kesişmesi ile ilgili. Oyuncular bana tanıdık simalar değildi. Melissa Leo (Ray) ve Misty Upham (Lila). Ray karavan gibi bir yerde iki oğluyla yaşayan, kumarbaz kocası kısa bir süre önce arazi olmuş, part time kasiyerlik yapıp,  geçinmek için dört dönen bir yanlız anne.

mohawk-akwesasne-blockadeLila da yalnız. Özlediği, göremediği bir oğlu var. Parası yok. Kanada-Amerika arası insan kaçakçılığı yapıyor. Bir karavanda, resmen  cehennemin dibinde yaşıyor. Ve bir Mohawk.

frozenriver1Lila, Ray’in kocasının arabasını çalınca bir şekilde yolları kesişiyor. Ray parasızlıktan düşlediği evin (sıradan mütevazi ve konteynırdan bir gömlek iyi bir ev, ama ailecek hayaliyle yaşıyorlar.) kalan taksitlerini ödeyebilmek için, donmuş St.Lawrence nehri üzerinden insan kaçakcılığı işine bulaşıyor. Çinlileri, Pakistanlı bir çifti ve bebeklerini sınırın öte tarafına taşıyorlar. Herşey her zaman yolunda gitmiyor tabii. İnsan böyle gariban hayatlara tanık olunca, gündelik tasalarından utanıyor. Milletin sıradan minicik mutlulukları bile kırk yılda bir yaşadığını tekrar hatırlıyor.

İmza D.

Yazarlar: D. - G. - B.
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin