»
M
E
N
Ü
«
Pascal Maitre
30.Ekim.2009

51n2h0gxyml__ss500_6Eylül ayının National Geographic dergisinde oyalanırken Maitre’in resimleri çıktı karşıma. Meraklanıp baktım, 1955 doğumlu fotoğrafçı Afganistan’dan Güney Amerika’ya dünyanın dört bir tarafında çalışmış. In the Hearth of Africa ve Madagascar Travelsa World Apart isimli iki kitabı var.

Hakkında bir röportajı buradan okuyabilirsiniz. Fotoğrafları da buradan görebilirsiniz. Seyahat ve iyi fotoğrafçılık süper bir ikili.

İmza D.

Time Traveller’s Wife
29.Ekim.2009

the-time-travelers-wife_290

Beğenimize uygun film yokluğunda mecburen buna gittik. Uyarı da almıştım önceden halbuki. Film Audrey Niffenegger‘in kitabından uyarlanmış. Esas oğlan Henry rolündeki Eric Bana‘nın  genetik bir bozukluğu var. Önceden kontrol edemediği zamanlarda zaman içerisinde seyahat ediyor.  Kıyafetlerini götüremiyor ve biz genelde bu sorundan ötürü her seyahati sonrasında bir kriminal olaya karışmak zounda kalışına tanık oluyoruz: Giyecek peşine düşüyor,  yakalanıyor vs. Kendi hayatına dair gezintileri dışında (vefat etmiş anneye, sevgiliye rastlamak) seyahatlari esnasında başına başka neler geliyor falan filan film pek detaya girmek istememiş anlaşılan. Hemen giyecek peşine düşüyor, başı belaya giriyor. Tek bildiğimiz bu.

timetraveller

Annesine metroda rastladığı ve hayranı olduğunu (kadıncağız şancı) söylediği, oğlun seni çok seviyor muhabbeti yaptığı sahne, bana biraz dokundu. Gerisi de pek etkilemedi. Romantik bir bilim kurgu işte. Sonlara doğru, Henry’nin kızı da zırt pırt zaman içinde dolaşmaya başlayınca doz iyice kaçıyor. Kitabı daha güzel olabilir diye tahmin ediyorum. Çıkışta ee nasıldı muhabbeti yaptık birbirimize. Yaani dedim kimseye tavsiye edemem. Çoooook romantikseniz, bir de Eric Bana hastasıysanız  gidin, başka bir şey diyemem.

İmza D.

Gribin esaslısı
28.Ekim.2009

pigart

Son bir kaç haftadır, yok bacak ağrısı, yok gribal vaziyetler derken, bu sene bana nazar değdiği kanaatine vardım. Ofise aylardır uğramamışım gibi, iş tanımımı bile unutmak üzereyim. Durum böyleyken, hastalıklardan yana sonbaharı kısmetim bol açmışken,  domuz gribi de beni ıskalamaz diye düşünmeye başladım. O zaman bir nebze panik hasıl oldu. Tamam bacak ağrısı, halsizlikle vs. yaşayabilirim ama gripten ölmek istemem. Üstelik ufaklık da var. Bu arada durduk durduk, domuz gribinin patlayacağı mevsim kızı okula yazdırdık. O da ayrı bir sıkıntı, ama tam yoluna soktuğumuz okul düzeneğine çok gerekmedikçe ara verme niyetimiz yok. Şimdilik beklemedeyiz. Bu arada aşı muhabbeti çıktı, onu araştırdık. Domuz gribi ile ilgili bir site aşı ile ilgili en beylik sorulara yanıt veriyor. Yan etkileri ile de ilgili bir sürü haber var. Hürriyette de bu konuda bir yazı vardı. Bir yerde de normal grip aşısının domuz gribi riskini artırdığını okudum. Bilgi bombardımanı deli gibi sürüyor.

En sinir bozucu olan da, ABD’de aşı olduktan sonra sinirlerinde oluşan bir tahribatla öne doğru yürüyemeyen ama arka istikamette sıkıntısız yürüyen genç kız haberi..

Şimdilik aşı falan olmayacağız. Recep bey hiç kusura bakmasın..

İmza D.

Ufaklığın 10 gün içinde ikinci okulu
27.Ekim.2009

kids5

Daha önce yazmıştım bir ara (uzun zaman önce gibi geliyor, o kadar seyrek yazabiliyorum ki bu aralar) bizim ufaklık yuvaya başlamıştı. Arada mutlu, arada mutsuz gidip geliyordu. Bir gün, ben evde raporlu olduğum bir gün, eşimin okula bırakması sonrasında  burkulan yüreği dayanmadığından, yahu bu çocuk mutlu mu?, illa bu okul mu olsun? diye sorgulamaya başladık. Sorgulama çok kısa sürdü. Aynı gün kafamda olan başka bir okula gittik, onlar da sıcacık tipler çıktı. Bizim ufaklığı da götürmüştüm, o da aytık hep buyaya gelelim muhabbeti yapmaya başlayınca hemen içimiz kaynadı. Hoop hemen okul değiştirdik. O gün bugündür hiç sorun  yok.Yahu hayat bazen ne kadar kolay oluyor.

Diğer bin türlü noktanın yanında, öbür yuvanın sade görüntüsü beni deliler gibi cezbetmişti. Nedense kalabalık ve çok gürültülü yuvalar, bende kaçıp bir arabanın altına saklanma dürtüsü uyandırıyor. Ama çocuk öyle düşünmüyor işte. Deliler gibi mutlu, zırlamıyor, gelince saatlerce anlatıyor. Diğer yuva yabancı dilde olduğundan, garibim neler döndüğünü bile anlayana kadar aylar geçecekti, belki ben ülser olacaktım hala ağlıyor diye.

Bu arada karar sonrası, eski yuvanın müdürüne telefon açıp, biz artık gelemeyeceğiz gibisinden bir konuşma yapmak zorunda kaldım. Orada da kendimi sorunlu çocuk annesi gibi hissettim. “Valla bir sizinki ağlıyor” gibisinden laflar işittim. İnsan bir tuhaf oluyor:)

Bu arada bazı çocuk yuvaları neden saat 16:00′da biter? Çalışan annenin çocuğu yuvaya verip, işten erken kaçmak için türlü numaralar  çekmeden yaşama hakkı yok mu? Yeni yuvamız insan gibi 18:30′a kadar açık. Gerçi biz yarım zamanlı gidiyoruz, ama olsun insan darda kalırsa güvenebileceğini biliyor. Ne demek ya, illa evde çocuğu bekleyecek bir hanım mı tutacağız? Neden 30 kişi istihdam etmek  zorundayız? Ya da neden anneanneye/ babaanneye yük olalım. Ya da illa ev kadını mı olalım?

Saat 16:00′da kapatan yuvalar/ preschool’lar lütfen yeniden düşünsün…

Foto buradan.

İmza D.

Bahçeden nar
27.Ekim.2009

İç Anadolu’da nar yetişir mi? Evet yetişiyormuş. Bizim bahçenin bizden önceki sahibinin yıllar önce ektiği narlar; İç Anadolu’nun kara kuru, adamın hayatından yıllar götüren (bu ara aramız iyi değil) kuru ve sert iklimine rağmen oldu mu oluyormuş.

nar1

Evde de saksıda besliyoruz, kendileri Mersin’den ithal idi yanlış hatırlamıyorsam. Onlar henüz minicik, yıllar lazım kıyıp yemek için. Bu arada, hemen narlı rakı tarifi içeren postumuza gönderme yapmak isterim.

nar3

Seviyorum narı:) Napayım… Halıya damlatmadan yenilsin yeter, yoksa içimdeki canavar ortaya çıkıyor..

İmza D.

Lionel Shriver- Kevin hakkında konuşmalıyız
19.Ekim.2009

kevin2“Kevin hakkında konuşmalıyız” Lionel Shriver’ın okuduğum ilk kitabı ve kendisine 2005 Orange ödülü  kazandırmış. Yaşgünümde bir arkadaşım hediye etti, elimde de okuyamadığım ama elimde sürünen en az yedi-sekiz kitap olduğu için biraz raf süsledi. Başta da çok çekici gelmedi itiraf etmeliyim. Ama sonradan sardı. Daha da bitirmedim, ama şimdilik gayet iyi gidiyor.

Kitap 16 yaşında bir sürü okul arkadaşını katleden bir oğlanın annesinin, babasına mektupları olarak yazılmış. Kadıncağız, bütün kitap boyunca oğlanın doğumundan beri  sergilediği  piskopat, mesafeli, donuk kişiliği  kendisinin ona karşı hislerinin bir yansıması, dolayısıyla kendi suçu olabileceğini düşünüyor, bunu sorguluyor.

Anne Eva, seyahat kitapları yazan ve doğum öncesi yılın üçte birini seyahat ederek  geçiren biri. Kevin de dünyanın en kolay bebeği, çocuğu değil. Doğum sonrası Eva hapı yutuyor. Eşi de oğluna düşüyor, oğlanın bütün garipliklerini nomal karşılıyor, evlilik de duman oluyor. Kevin’in tüm çocukluğu piskopatlık eylemlerle dolu; annesini fotoğraflarını yakıyor, nadide haritalardan duvar kağıdını rezil ediyor, kardeşine zarar veriyor, herkesten nefret ediyor kanaati uyandırıyor vs…

Çocuklar canavar mı doğar? Yoksa çevre şartları mı onları uyumsuz yapar? İtiraf etmeliyim ki kitap ara ara  bana kadın bassın gitsin o evden yahu oğlana babası baksın dedirtti. Kendime inanamadım, ama sanırım Kevin’in katil olduğunu bilmemin etkisi büyük, yoksa, yoksa benim içimde de bir Eva mı var (hayır seyahati de seviyoruz o açıdan…) Neyse, kadıncağız  kitap boyu ben mi onu kötü yaptım? o mu kötüydü? sorgulaması  yapıyor. Depresif ama sürükleyici bir kitap.

Yazar ile bir söyleşi için burayı tıklayabilirsiniz. Seneye filmi çekiliyor galiba. Tilda Swinton oynayacak diye duydum, ki kendisine hayranımdır (Bkz. Michael Clayton) hakkını verir ama kadında pek Ermeni asıllı tipi yok  (Eva, Ermeni asıllı ve kitap da ara ara soykırım göndermeleri var) ama onu da hallederler.

Bitirince belki gene yazarım. Şimdilik tavsiye ediyorum.

İmza D.

Zor işler..
19.Ekim.2009

18eylul2009Haftalardır üzerimden atamadığım grip benzeri bir tarifsiz durum sonrası, gene yataklara düştüm. Domuz gribi değilim biliyorum, çünkü ateş yok. Genel bir uyuzluk hali var, tarifi zor. Ofis de sağolsun, durumu idare ediyor. Bu arada ufaklığı okula bırakma işi babaya kaldı tabii. Okulla ilgili çok fazla  Pazartesi tecrübemiz yok, ama geçen hafta, mesela tatilden sonraki ilk Pazartesi sabahı, biraz mırın kırın gitti. Bu sabah da babası bırakırken, gene için için, fazla kapris yapmayarak ama seni mide ağrınla başbaşa bırakacak şekilde, sessiz ağlamaya başlamış ki, baba sonra uzun süre etkisinden kurtulamamış. Ohh olsun, anlasın her sabah neler çekiyorum. Bu okula alışma süreci bizim aileyi biraz hırpalayacak anlaşılan :( Garibim bağırıp çağırsa belki daha az etkileyecek, kapris deyip gideceksin, ama için için sızlanıyor, sana yük olmamaya çalışıyor, adamı perişan ediyor. Hepimiz alışacağız bir şekilde.

(Resim bizim ufaklığın eseri. Babamın portresi. Yahu tamam adam dört göz, ama yuh artık o kadar değil:))

İmza D.

Take it easy…
16.Ekim.2009

take-it-easy

Geçen gün bir söyleşide dinledim:

Eskiden Amerikalılar, ayrılırken birbirlerine: “Work hard! (Çok çalış!)”, derlermiş. Şimdi ise genelde, “Take it easy!” temennisi kullanılıyormuş. Yani, “Kafayı çok da takma adamım, bırak gidişatına, aman kendini sıkma!” gibilerinden… Ne büyük değişim, değil mi?

Aynı söyleşide şöyle de bir cümle vardı:

Her insan bulunduğu odayı aydınlatır; bazıları girdiğinde, bazıları çıktığında.” Hangisi olmak istediğinize siz karar vereceksiniz diye devam eden, ıııınnn ııııın diye gaz veren bir muhabbet başlıyordu hemen arkasında.

İmza G.

Düğün geyikleri
13.Ekim.2009

untitledDüzenli okumaya çalıştığım Sivilay Genç geçen hafta “Düğün” konusu üzerine okur sorularını cevaplamış. Çok başarılı:):) Tamamını  okumanızı öneriyorum, ama ben bir iki soruyu yazmadan edemeyeceğim:

Soru: Düğün insanın en mutlu günü müdür?

Cevap: Bu büyük bir yalandır. Düğün düğüne gelen davetliler için mutlu bir gündür. Ancak düğün sahipleri için ayıp olmasa evlenmekten bile vazgeçilebilecek kadar sıkıntılı bir gündür. Düğünü kazasız belasız atlatan bir çift olağanüstü bir durum olmazsa en az bir on yıl daha evli giderler.

Soru: İlk dansı etmek mecburi midir?

Cevap: Eşli dansların hiç popüler olmadığı ülkede, genetik olarak dansa yatkın olmayan bir toplumun ferdi olan gelin ve damat, ilk dans gösterilerini 300-500 insanın bakışları altında verirler. Türkiye’de ünlü dansçılara bile bu kadar kalabalık bir seyirci kolay kolay nasip olmaz. Genç çiftlerimizin ilk dans ile nasıl bir cüretkarlık  göterdiklerini varın siz hesap edin.

Soru: Evlenmek tutsaklıktır diyorlar doğru mu?

Cevap: Asla! Evlenmek özgürleşmektir. Bir kere bütün bir toplum seni evlendirmeyi kafaya koymuştur. Ayak diretmenin bir anlamı yoktur. Annen, baban mürüvvetini göremeden öleceklerinden korktuklarını söyleyerek ciğerine ciğerine çalışır. Ev sahipleri bekâra kiralık ev vermeyerek köşeye sıkıştırır. Bir düğün davetinde en kötü masa bekârlara ayrılır. Arkadaş gruplarında evlenenler bekâr kalanları dışlar. Televizyonlar, cesedi koktuğu için beş gün sonra komşuları tarafından bulunan yaşlı insanların, yalnız ölme korkusunu içimize salan, haberleriyle doludur. Bir terör örgütünde bile canlı bomba seçilirken bekâr olanlar öncelikli tercih edilir.

Bu nedenle evlenmek tüm bu prangalardan kurtulmaktır.”

Bu çerçevede düğünlerle ilgili bir yazımıza gönderme yapmak isterim.

İmza D.

Funny people
13.Ekim.2009

funny-people-poster“Matrak  İnsanlar” diye çevirmişler Funny People‘ı. Son 10 yıldır kimsenin “matrak” lafını cümle içinde kullanışına denk gelmemiştim,  iyi oldu. Adam Sandler‘dan daha önce de bir iki kere bahsetmiştim, seyretmeye doyamadığım bir insan. Zohan mıydı neydi (You don’t mess with The Zohan) , herkesin sevmekte zorlanacağı o filmi bile katıla katıla seyrederken bulmuştuk kendimizi. Her filmine giderim istisnasız.

Funny People’ı, geçtiğimiz haftalarda (25 Eylül’dü galiba) yeni açılan Gordion’un salonunda seyredelim dedik. Önce sinemalar.com‘dan  baktım, Gordion’da oynuyor gözüküyor. Sonra telefon ettim, bant kaydı alakasız filmler saydı. İkna olmadım.  Telefon ettim sinemaya, henüz bant kaydını düzeltemedik dedi. Ee iyi dedik, tamam film oynuyorsa sorun yok. Oynuyormuş gittik.

Bir kere sinemada inşaat devam ediyordu, ortada personelden çok usta vardı. Matkap sesi (ciiuuuvvvvvv) toz duman (tekrar matkap sesi ciiuuuvvvvvv) vs. Ama sinema herşey bittiğinde güzel olacak izlenimi veriyordu. Minik aksaklılar vardı tabi. Mesela, arada tuvaleti  kullanma ihtiyacı baş gösterdiğinde tuvalet kapısına hamle yapıyorsunuz, kilitli. Bir görevli buluyorsunuz, belli ki tuvaletlerin anahtarı bulununca sorun bitecek sanıyor, seni peşinden koşturuyor, görevli bayana ulaşıyorsun, kapı kilitliymiş anahtar sizde mi? diyor görevli no:2. Görevli no:1 size süper kibar bir tonda, kusura bakmayın size yardımcı olamam diyor. Nasıl ya? Napacaz? Aşağı alışveriş merkezine inin diye bir çözüm öneriyorlar. Aklınızla bin yaşayın, ben niye düşünemedim? demek istiyorsun vs. Doğal olarak üşenip uzatmıyorsun, aşağı da inmiyorsun, halk arasındaki tabirle; tutuyorsun.

Bir de film ortasında komik bir şey oldu, arada bizim salonu unuttular. İkinci yarı film başlamadı. Bu aralar asabi insan rolünü kimseye kaptırmayan ben, 40 dakikanın sonunda kendimi dışarı attım. Birilerini bulup yahu ne oluyoruz kardeşim muhabbeti yapayım diye, ustalardan başka muhattap bulamadım. Benden daha hızlı bir delikanlının girişimiyle sonunda bir görevliye ulaştık, film başlatıldı.

Filmin ilk yarısını çok sevdim, ikinci yarı ile ilgili kafam karışık. Biraz senaryo dolanmış da dolanmış da dolanmış gibi geldi bana. Film deliler gibi  komik değil, hele hele benim gibi, stand up komedilerde, komedyen pek başarılı ilerlemiyorsa onun adına başından aşağı kaynar sular dökülme kapasitesi yüksek birisi iseniz, olay iyice stresli oluyor. Amerikalıların güldüğü herşeye de insan her zaman gülemiyor. Sandler bir stand up’çıyı oynuyor. Aslında komedyen sahne arkasında, gerçek hayatta nasıl biri olabilir bir güzel anlatıyor film. Hele milletin bununla resim çektirmek istediği sokak sahneleri var ki, bence çok  acıklı. Adam komik olmadan somurtarak yürümek istiyor.  Bazıları bu filmdeki performansını Punch Drunk Love ile karşılaştırmışlar (beni paramparça etmiş bir filmdir), ki bence alakası yok, o film çok ayrıydı. İkinci arkadaş Seth Rogan, ilk defa seyrettiğim biriydi. Şimdi onunla ilgili yorum yapmaya üşendim, arada ağladığı sahneler var, çok iticiydi, ağlama sahnelerine çalışsın biraz. Ben ona ders verebilirim isterse. Saati 300 dolar.

funny_people_movie_image_leslie_mann__adam_sandler__seth_rogen_and_eric_banaEric Bana sonlara doğru Avusturalya aksanı yoğun bir Avusturalyalı olarak karşımıza çıkıyor. Aksanı yargılayabilecek durumda değilim,  henüz gidemedik oralara, ama bildiğim Eric Bana’yı tercih ederim. Komik olmaya çalışmasın o. Münih‘te falan oynasın, canımızı yesin.

Özetle film sanki biraz sadeleşse, sonları montajda uçsa falan daha güzel olabilirdi. Bu arada; Kuzey Avrupalı bir doktor vardı, bence o sahnedeki espriler çok iyiydi, IKEA falan :) .

İmza D.

Yazarlar: D. - G. - B.
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin