Bayramda kendimi çok kalabalık bir ortamın içinde buldum. Ama şansım vardı, etrafta ilgiden azmış haldeki kızımla ilgilenmeye dünden razı, bir sürü eli öpülesi insan olduğundan, kendi başıma kalıp bol bol kitap okuma fırsatı buldum. Önce Yaşar Kemal’in son kitabını okuyordum, sonra sıkıldım. Bayramdan hemen önce de Coelho‘nun son kitabını bulmuştum, mecburen ona sardım.
Simyacı‘dan beri çok sevdiğim, sadakatle okuduğum, ama Simyacı’nın tadını da sonra hiç bir kitabında bulamadığım Coelho, yine bana bir festival tadı yaşatmadı dogrusu. “Lüks, şafahat, başarıya olan düşkünlük” gibi klişeler yine ön planda. Kitap festival esnasında Cannes’da geçiyor. Hayalleri için herşeyi göze almış tipler var, ara ara yahu benim hayattan istediğim bu muydu gibisinden sorguluyorlar konumlarını, ama kimse de bu lüks ortamını terk etmeye yanaşmıyor. Böyle her yerde karşımıza çıkan muhabbetler dönüp duruyor kitap boyunca.
Şunu da itiraf etmeliyim: Her kitabı bana sanki bir öncekinden daha basit gelmeye başladı. Sinirimi bozmuyor değil doğrusu. Bence artık neyin sattığını da keşfetti, aynı telden çalıyor. Neyse okuyoruz işte karşımıza çıktıkça. Sonuç olarak şiddetle tavsiye edemiyoruz.
İmza D.
2012′ye çuval dolusu çamur attıktan sonra, fazla iddiası yok gibi duran The Proposal ile ilgili de bir iki laf etmek isterim.
Filmin büyük çoğunluğu Alaska’da, cehennemin bir köşesi gibi lanse edilen ama dünya harikası bir yerde geçiyor. Bayram da Kasım ayının sonuna denk geliyor, kayağa da gidilmez erken, deniz de geçti diye tasalanırken, tam olmak isteyeceğim yerlere dair görüntüler sunuyor. Ayy mutlaka seyredin falan diyeceğim bir film değil asla, ama çok sevimli. Tertemiz, hatta tertemiz dağ havası geliyor insanın burnuna. Çok sevimli. Fark ettiyseniz tekrar tekrar sevimli demek istiyorum:)
Bu arada; Ryan Reynolds bir filmin oyuncuları arasında görüp de mutlaka filmi seyretmeme sebep olacak bir aktör değildi. Hatta başrolde olmasının olumsuz bir etkisi bile olabilirdi. Baktım bu filmde oyunculuğu da rahatsız etmedi. Üstelik kendisi, eskilerde seyrettiğim “ Two Guys, A Girl and a Pizza Place“ den beri epey bir karın kası yapmış. Helal olsun diyorum. Yolu açık olsun garibin.
Sandra Bullock zaten her daim güzel kadın. Doğal güzel. Hiç kasmıyor gibi bir havası var. Yaşlansa da sevimli.
Dün fazla seçenek olmadığından, eşimle kızımın kuyağım ağyıyor nakaratları eşliğinde 2012‘yi seyretmek zorunda kaldık. Bu kadar klişe bir arada mı olur şeklinde hayret cümleleri dilimizden eksik olmadı. Filmin en güzel yanı, başrolde John Cusack ve vasat ama komik rollerden birinde Woody Harrelson’un olması.
Bilimkurgulara her daim kılım, o açıdan da bu film hakkında konuşacak en son kişi olmalıyım. Öte yandan bu türün de hastaları var, ama herkesin kendi bileceği iş. Bilgisayar efektleri insanı en fazla ne kadar şaşırtabilir diyor insan, ama demek ki öyle değil. Gerçi şunu da itiraf etmem lazım: Seyrederken devamlı çamur atıyor durumda olsak da, aslında sıkça heyecanlanıp kendimi kaptırdığımı fark ettim.
Bugün de arabada eşimle kendimizi, insanlık yeniden hayata başlasa, kaç zamanda yeniden bu aşamaya gelinir şeklinde teknik bir muhabbet yaparken bulduk. Mesela bir felaketten yüzlerce nükleer tıp uzmanı, beyin cerrahı, jet pilotu kurtulsa da, göklerde yeniden jetlerin uçması veya röntgen cihazı yapılması kaç yıl alır? Okullar falan kurulabilir ama coğrafya değişmiş, onlar yeniden keşfedilecek, okyanus aşacak gemi ne zaman yapılabilecek? Zor işler. Bir süre sevimli bir yazlık kasabası hayatı sürerler, okulları falan olur, ama arabalarını atlar çeker falan gibisinden olayı bağladık.
Bu arada 2012 ile ilgili geçmişte de bir şeyler yazmıştım, hatırlıyorum. Bir kere daha karar verdim, nedense dünyanın sonu senaryoları beni pek korkutmuyor. Tek dileğim hemen ölmek. Kaçmak, yeniden hayata başlamak falan, mümkünse almayayım.
Geçtiğimiz ay nedense elime geçen bir iki kitap ve film hep azınlıklarla ilgili çıktı. Baba ve Piç’i okumuştum, onu yazdım zaten. Kevin Hakkında Konuşmalıyız‘ı okumuştum. Orada da Ermeni asıllı Amerikalı bir anne vardı, habire soykırım göndermeleri falan.
Sonrasında bir aralar alıp bir kenarda unutuğum ; “Bir Doktorun Yaşadıkları, Garabet Haceryan’ın Güncesi”ni bitirdim. Kitap 1922 Eylül ayında İzmir’de yaşananları, Ermeni bir doktorun bakış açısıyla yazmış. İnsan keşke trajediyi önceden farkedebilip zamanında çoluk çocuk evi barkı terk etme gücünü kendinde bulsa. Ama o zamanlama dünyanın en zor şeyi olsa gerek. Kitap 1922 İzmir yangınının, İzmir’in Ermeni mahallelerinde tamamen Türkler tarafından çıkarıldığı iddiası üzerine kurulu. Bu konuda bin tane görüş var. Ekşi Sözlük‘ de farklı görüşlere etraflıca değinilmiş, meraklısı okuyabilir.
Geçen gün de oldukça gecikmeyle de olsa Güz Sancısı‘nı seyrettik. 6-7 Eylül olayları üzerine kurulu konu içimizi daralttı, ama konunun bir şekilde sinemaya yansıması güzel tabii. Hikayenin dekoru bana ortaokul piyeslerini hatırlattı. Kostümleri başarılı, ama yağma sahnelerini çok sahte buldum. Film olduğunu unutma şansımız olmadı, hep aynı sokağı, bir sağdan bir soldan izleyip durduk. Ayrıca ben artık azınlıkları klişe rollerde seyretmekten de bıktım. Bir de keşke insanlar ölmeden önce edebi bir şeyler söylemeye çalışmasalar. Doğrudan ölseler mesela, seyirciye daha bir dokunsa.
Erol Katırcıoğlu ve Hakkı Devrim’in yazılarını da okumanızı öneririm.
Velhasıl, ben bir süre daha eğlenceli şeyler okuyacağım..
Farkettiniz mi Türkiye’de pet shoplarda ne kadar az çeşit köpek var. Toplasan 10 çeşit. Dolayısıyla insan şu tip bir köpek istiyorum diye karar verse de, eğer petshoplardan edinecekse, seçeneği zaten çok sınırlı.
Biz hayalimizdeki köpeği edinmek için en uygun zamanı kolladıkça, hayalimizdeki köpek de devamlı değişiyor. Önce Golden Retriever veya Labrador sevdalısıydık. Sonra çevrede hırsızlık vakaları olunca, mutlaka bekçi köpeği olsun, bir işe yarasın dedik. Golden Retriever fırsatını bulsa, oturup hırsızlarla poker oynar, o kadar insan seviyor hayvan. Kurt olsun temiz olsun dedik, ama Alman Kurt’undan da korkuyorum, elimde değil. Zaten bizim ufaklık da Kurt’a dayanamaz. Zaten tırsık, üstüne bir de dayımların yerden 30 cm yüksekliğinde ama kendini evin bekçisi sanan siyah terrier’in agresif tavırları yüzünden, siyah köpekleri uzaktan bile görmek istemiyor. Dolayısıyla Alman Kurt’u bizim evde zor olur. Üstelik hayvan doğal olarak devamlı havlıyor, çünkü doğası bekçi.
Bir ara da mahallede başıboş gezen, sitenin köpeği olmuş Saint Bernard’ı evlat edinelim dedik. Ama o da mangal artıklarını mideye indirdiği an arazi oluyordu, pek sahiplenmedi bahçeyi. Olmadı.
Gereksiz havlamayan, gerektiğinde de sıkı havlayan Kangal geliyor aklıma, o da yazık bizim bahçede sıkılır, çift de alamayız kimse kusura bakmasın. Neticede kararsız durum devam ediyor. Şu sıralar favorim Great SwissMountain Dog . Ama Türkiye’de nerden bulunur/ bulunur mu? bilmiyorum. Gerçi sahibinden.com‘a bakmıştım. Bir sürü çeşit köpek vardı. Tünelin sonunda ışık göründü uzaktan.
Bu arada anneannemi çileden çıkarıp, evi terkeden Özbek yardımcısının arkasından dedikodusunu yaparken, Özbekistan’da kirpi eti yediklerini öğrendim. Haber üstüme karabasan gibi çöktü. Bizim bahçede ara sıra görünüp sonra arazi olan çeşitli boydaki kirpileri düşününce onlar adına sevindim. Buralarda olsa olsa ezilirler, yoksa göreceli olarak rahatlar
Elif Şafak’ın Aşk‘ını okuyup sevince daha önce hamle yapıp, bayılmadığım bazı diğer kitaplarına da el atayım dedim. Elime Baba ve Piç geldi.
Kitapta Amerikalı bir Ermeni ailesine gelin gidip, sonra tüm sülaleden boşanmış Rose’un ve kızı Armanuş’un hikayesinden tutun da, İstanbul’daki eski bir konakta yaşayan, erkeklerinin genç yaşta ölmesi lanetinden müzdarip bir Türk ailesinin, dolayısıyla evin kızlarından Zeliha’nın, babası belli olmayan kızları Asya’nın hikayesine değin bir çok kişinin hikayesini bir arada okuyoruz.
Sonra hikayeler o kadar şekilleniyor, birbirine dolanıyor ki, biraz abartmamış mı duygusuna sık sık kapılıyor insan. 1915 olayları olayın göbeğine yerleştirilmiş. Gerçi hep daracık kapılardan bu konuya bakanlar için, kapı aralıklarını genişletebilir, empati yapmalarına yardım edebilir, o açıdan iyi. Türkiye dışında yaşayan Ermeniler’in Türklere karşı nefreti de iyi işlenmiş, ve insanın içini şişiriyor. Bir de Şafak kitabı İngilizce yazıp yabancı okuru hedeflediği için olsa gerek, çok beylik tabirlerin falan yabancı okuyucu için açıklanmasını biraz itici buluyorum ben. Mesela genç kızlara çıtır denir gibisinden şeyler. Pamuk’un Masumiyet Müzesi‘nde de benzer sıkıntılarım olmuştu. Khalid Hosseini’nin A Thousand Splendid Suns‘unda da. Yazar yahu bu kitabım da kesin çevrilir kaygısına düşünce, olayın tadı biraz kaçıyor, kör göze parmak mı derler o tipten açıklamalar oluyor.
Ben de Aşk‘ın yarattığı etkiyi kesinlikle yaratmadı. Gerçi çok sevmiş olmama rağmen Aşk‘ın sonunda da sıkılmıştım. Burada da konunun deliler gibi dallandırılıp budaklandırıldığını düşündüm. En azından araya cinler girmeseydi, onlar vasıtasıyla tarihe tanıklık etmese idik. Yordu beni ama aslında çok aleyhte konuşmayayım, bir solukta da bitirdim. Elif Şafak’ı sevmediğim izlenimi yaratmak da istemem. Siyah Süt’ü de sevmiştim.
Prof Dr. Aysel Ekşi’nin bir yazısı var kitap hakkında göz atmak isterseniz. Elif Şafak bu kitap dolayısıyla TCK 301. maddeden yargılanmıştı hatırlarsanız ve beraat etmişti. Kitap süksesini bir nebze de ona borçlu bence. Kitapla ilgili, metheden güzel bir yazı da buradan okunabilir.
Bir de biraz karanlık bulduğum kitabın kapağı, tüm web sitelerinde daha da karanlık görünüyordu. Sonbahar manzarasını arkaya alarak kendim çekeyim dedim, o da tipsiz oldu, makineyi camdan düşürme tehlikesi yaşadım vs, idare edelim artık:)
Bu aralar çürüğe çıktığımdan, genelde ya da sıklıkla diyeyim evde takıldığımdan, bizim ev de dünyanın en sıcak ortamı olmadığından arada infrared ısıtıcı desteği alıyoruz.
TV odamız futbol sahası büyüklüğünde olmadığından, ısıtıcı ister istemez iki, iki buçuk metre uzağımda duruyor. Geçen sene bu aleti neredeyse kucağıma alır otururdum, ama yok zararlı, yok infrared ışık beynini pişiriyor şeklinde felaket haberleri duyduğumdan olsa gerek, bu sene resmen beynimi ısıttığı hissine kapılıyorum. Aramıza mesafe koydum.
Bir yerde UFO’ların üreticisi firmanın bir yetkilisinin açıklamalarını okudu. Adamcağız şöyle savunmuş cihazı: Bunlar fizik tedavide kullanılan infraredlerle aynıymış, aynı mantık, onlar da kası ısıtıyormuş vs. Ama tabii piyasada bir sürü taklitçi firma varmış, dalga boyunu ayarlayamazsan ciltte kurumaya neden oluyormuş (Zaten cildim çöl gibi, bunu da kaldırabilir:)) Başka bir zarara da değinmemiş. Adam kendi ürününe çamur atmaz diye kıllanıp başka yerlere de baktım, çok da somut bir şey bulamadım.
Yine de adam gibi markalardan bir tanesini edinmekte fayda var. Bir de yukarıda linkini verdiğim yazıda 1-2 öğretim üyesi de görüş bildirmiş. Genel olarak söylenen, gözlere temasının engellenmesi gerektiği. Zaten kalkıp bunlara bakakalmak için biraz sıkıntılı bir kişilik olması lazım insanın. İlla gözümü dikip bakacağım dersen, katarakt riskine maruz kalınabilir.
Bu linkte ise istemediğiniz kadar teknik ayrıntı, hatta 1-2 rapor da bulabilirsiniz. Özetle anladığım, adam gibi marka alınıp yastığın yanına konmayıp, araya biraz mesafe konursa (hiç bir siteden şu kadar mesafeden kullanın dendiğini okumadım, ama bir arkadaş bana 3 metre demişti oradan aklımda kalmış.) doğrudan da içine içine bakılmazsa evdeki bir çok aletten daha zararlı değil kanaati edindim.
(Resim MyUnrulySon‘dan)