SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Keçeyle oynaşmak
Dec 19th, 2009 by D.

Keçeye bayılıyorum. Evde de oradan buradan toparladığım bir sürü keçe biblo var. Geçenlerde Etsy’de gezinirken keçe biblolar için modeller ve malzemeyi temin eden süper bir link buldum.

happy tree

Paper and Strings. Yukardaki çam ağaçları pek bayılmadığım çam ağacı figürlerine kıyasla, gayet sevimli. Bu penguenler de süper ve kolay gözüküyor. (Kolay, göreceli bir kavram elbette.)

penguen

Ve her daim gözdemiz baykuş.. Baykuş bu sene moda mı ne? Her yerde görüyorum.

baykus

Son olarak da aşağıdaki eskimo. Postayla hepsini sipariş edebilirsiniz. Fiyatlar 15 dolardan az  genel olarak.

eskimo

İmza D.

Fethiye Çetin, Anneannem ve diğerleri
Dec 18th, 2009 by D.

Geçtiğimiz senelerde, eve dönüşte uçakta okuyacak bir şeyler olsun diye, İstiklal’de kitapçı gezinirken, Fethiye Çetin‘in Anneannem isimli kitabını görmüştüm. Fethiye Çetin’i zaten avukat olarak tanıyordum, kitabı da duymuştum, atladım üzerine. Bir solukta bitti ve beni tahminimden çok daha fazla etkiledi. Ankara’da doğup büyümenin sıkıcılığı belki de, otuzlu yaşlarıma kadar gayrimüslim hiç bir Türk vatandaşı ile yakın olmadığım için, hiç empati ihtiyacı duymamışım demek ki. Hiç gayrimüslim mahalle, sınıf, üniversite arkadaşım olmadı; dolayısıyla zahmet edip kafa yormamışım.

anneannem-fethiye-cetin

Fethiye Çetin bir dönem İstanbul Barosu Azınlıklar Komisyonu sözcüsü idi sanırım. Şimdilerde de, Dink ailesinin avukatı yanılmıyorsam.  Anneannem, Çetin’in Elazığ Palu, Habab köyünden mühtedi (yani sonradan dönme müslüman olan) anneannesi Heranuş hanım’ın hikayesi. Heranuş hanım, 1915 sonrasında Müslüman bir aile tarafından Seher adıyla büyütülmüş. Bir sürü torun, torba sahibi olmuş; hep kendine saklamış hikayesini. Çetin, anneannesi ile ilgili gerçeği çok sonra öğrenebilmiş. Akrabaları Gadaryan’lara ise ölümünden yıllar sonra ulaşabilmişler. Baştan sonra iç parçalayıcı ve düşündürücü idi. Anneannem kitabını bu kadar beğenmişken, geçen gün de Ayşe Gül Altınay ile birlikte hazırladıkları Torunlar isimli kitap karşıma çıktı. Onu da havada kaptım.

torunlar

Torunlar kitabında da, Müslümanlaştırılmış Ermeni asıllı vatandaşların hikayelerini, torunlarının ağzından dinliyoruz. Geçmişte gayrimüslim nüfusun ne kadar çok vilayete yayılmış olduğunu ama şimdi ne kadar  azının kaldığını görünce, insanın içi cız ediyor. Kitap, kendi küçücük dünyamızda yaşayıp, tek gazete okuyup, belli TV kanallarını seyredip, ahkam kesmek yerine, başkalarının hikayelerine kulak kabartmaya davet ediyor insanı. Çok sevdim ben.

emanet  çeyizTorunlar‘ı okuduktan sonra arka sayfalarda referans verilen bir şeyleri daha okumak istedi canım, ama çoğunu bulamadım. Kemal Yalçın’ın Emanet Çeyiz’ini bulabildim şans eseri. Bu kitap da mübadele ile yerlerinden olmuş insanların hikayelerini anlatmış. Çoğu, temelli göçtüklerine inanmak istememiş, seneye döneriz diye diye, dönemeden ölmüşler. Eski köylerine gidip görebilen şanslıların kimi, köyün toprağını yastıklarına doldurup ölene kadar başını koymuş, ya da babasının evinden içeri girmeye içi elvermemiş, kapısında oturup dönmüş. Bunlar gibi bir sürü insana dokunan hikaye var. Kaçışları, geride bıraktıkları, vs. Her üçünü de şiddetle tavsiye ediyorum. Ama en çok Anneannem‘i. Sonra Torunlar‘ı, sonra Emanet Çeyiz’i. Bu arada, ben bir süre başka türde bir şeyler okuyacağım sanırım.

İmza D.

Atilla Atalay’dan bişiyler:)
Dec 17th, 2009 by D.

Eskiden çok okurdum Atilla Atalay’ı. Kendi kendime saatlerce gülmüşlüğüm vardır. Websitesinde geziyordum dayanamadım, herkes gülümsesin diyerek şeettim:)  :

“-Mars’ta hayat var diyolar Bühtan abi… Sen ne diyon bu işe?

-Karıştırma kafanı. O eyle senin benim gibi büyük hayat diiil. İffak. O kadar hayat askerde benim barnaklarımın arasında da çıktıydı. Mantar  gibin bişey işte. Mikrostopol canlılar, taburun sıhhiyecisi melhem verdi. Sürdüm. Bitti hayat.

-Vay be.. peki bizde birinin parnakları arasında bi uygarlıksak, herif üzerimize merhemi çaldığı gibi alayımızı bitirise. Bi düşünsene Bühtan abi.

-Lan Zeki fazla düşünme lan kafan çatlar.

-Geçen gün “Ben Kimim?” diye sordum kendime Bühtan abi. Neyim ben? Nasılım? Kaçım?

-İki oldun.. Bizim işlerde bi herif daha yidi böyle gafayı.

-Biz ne iş yapıyoruz ki Bühtan abi?

-Çok konuşma da birisi görmeden göm lan şu herifi kavat. Gidince sööliycem şefe alsınlar seni benim ekipten. Ters bi tarafıma gelicen, sıkıp beynine iki tane seni de kaybedecem o olcek.”

İmza D.

Renault Scenic’in çektirdikleri
Dec 17th, 2009 by D.

Geçen Perşembe sabahı kontrol paneli kendi kendini fesheden 2005 model arabamızı servise bırakmak zorunda kaldım. Yaz aylarında  100.000 km’yi geçip milli olduğundan beri, devamlı servise taşınıyoruz. Genelde de 500 YTL’den az masrafı pek görmediğimizden, bende kontak yine attı, sinirimden tırnakları kemirmeye başladım. Arabayı üretici firmanın kafasına atma duygusuyla yanıp tutuştum. Arabanın iç hacmini, seyahat konforunu, iç dizaynını sevmesek, ev kredimiz de olmasa, resmen satıp minik bir şey alıp yola devam edeceğiz. Ama şimdilik mecburen devam.

Cuma akşam 18:20 gibi aracı geri aldık. Oh ne güzel indirim de yaptılar: Başta 1500 YTL dedikleri halde sadece 916 YTL tuttu, şans işte, yaşasın, diye teselli bulurken son zamanlarda sayısız kereler karşılaştığım “egsoz emisyon hacmini kontrol edin” uyarısı yeniden yandı.  Saat 19.20 gibi delirmiş vaziyette servisi aradım. Millet çıkmıştı tabii.

Temmuz ortalarında 100.000 km’yi  geçene kadar araba devasa masraf yapmıyordu. Arada oradan buradan ufak vida sesleri geliyordu, ama insanı deli gibi rahatsız eden bir durum yoktu. Ama 100.000 sonrası neredeyse her ay servisteyiz. Üşenmedim, hırs yaptım, evde dosyasına baktım: Temmuz 2009 sonrası için kabaca bir hesap çıkardım: Aralık 2009  916 YTL , Eylül 2009 790  YTL, Ağustos 2009 498 YTL…

Hatta sanıyorum Eylül ayında servise götürdüğümüzde (gene egzoz emisyon hacmi ile ilgili bir şeyler vardı) masraf 3-3.5oo YTL’yi bulur dediler. Sonra allem kellem neyse bu tamirin hepsini şimdi yapmamıza gerek yok gibi bir şey dendi. Öteledik masrafı diye gene 790 YTL’lik masrafa razı olarak eve döndük. Üstelik kullanıcı hatası olduğunu da iddia etmiyorlar. Parçanın belli bir ömrü varmış. Bir daha mekanik, elektroniği az bir araba edinip, kendim öğrenecem bu işleri. Valla 92 model diğer arabamız bunun onda biri masraf yapmıyor ya. Garibim konforsuz falan, tipi de yakışıklı değil, ama saat gibi, hizmete odaklı bir araba.

auto_repair

Bir de, bir daha araba edindiğimde, kartlı anahtar falan gibi yeni model şeyler istemiyorum. Eski bildiğimiz tipte anahtar istiyorum kardeşim. Az mı çektim ben kafasına göre açan veya açmayan kart anahtarından. Yedeği de 400 YTL civarı. Yedeği bozuldu, tamiri de mümkün değilmiş. İnat ettik almadık, ailecek anahtarı kaybedip alakasız yerlerde arabayı kıpırdatamamak kabusumuz var. Yenisinin Fransa’dan gelmesi 3 – 4 haftayı alıyormuş. Yani, ihtiyaç halinde arabayı bir parka çektirip, 1 ay anahtarı bekleyecek, 400 YTL sayıp alacağız.

Özetle bir daha Renault edinir miyiz? Şu anda olaya pek sıcak bakamıyoruz, bilemiyoruz.

İmza D.

Islak bir düğün
Dec 16th, 2009 by D.

ıslak istanbul

Son zamanlarda sık sık arıza yapan arabamız, giderayak yeniden arıza yaptığı ve Bolu’da da kar uyarısı olduğu için, bir arkadaşımızın Pazar günü olacak  nikah+ yemeği için İstanbul’a otobüs ile gitmek zorunda kaldık (uçaktan hiç haz etmiyorum). Gece yolculuğu öldürdü beni,  ön koltuktan resmen kucağıma koltuğunu yatıran kızı parçalamak istedim, vs. Allahtan otelin resepsiyonunda insan evladı biri vardı da, Pazar sabahın köründe otele girmeyi başardık. Sıcacık bir odada 4 saat horlaya horlaya uyuyup, toparladım.

Sonra öğlen 12 gibi duşumu aldım, hazırlandım; gelinle damadın yanına gidelim diye sokağa bir çıktık ki deli gibi yağmur yağıyor, DTP’nin mitingi var, başka bir yerlerde de Aleviler, Dersim olaylarını protesto ediyor. Trafik kapalı, taksi falan yok. Kokteyle giyeceğim ayakkabılarım ile yollara düştüm. Bir yandan da neredeyse beş aylık hamile göbeğimden düşen pantolonu toparlamaya çalışıyorum. Eşimin durumu daha iyi, o zaten takım elbiseyi gözden çıkarmış. Taksi bulmak için epey bir yürüdük. Sonra bir dolmuşa rast geldik. O noktada çöp kamyonu olsun binecek durumdaydım, yeter ki üstü kapalı olsun. Bu arada dolmuş şoförüne gideceğimiz yeri sorduk, indirdiğim yerden 5 dakika da yürürsünüz dedi. İyi dedik. Bu kadar yürümüşüz, 5 dakika daha yürürüz. İnene kadar sıcacık  gittik. Komikti. İnsan kendi düğününe bile dolmuşla gidebilir sıkışırsa. Neyse, ineceğimiz yere geldik. Dolmuş bizi indirdi, yürümeye başladık. Birtakım ara sokaklardan yaklaşık yarım saat daha yürüdük, zaten üşütmüştüm, boğazım batıyordu. Saç yaptırma alışkanlığım olmadığından -saç kurutma makinesine dayanamıyorum- duş sonrası kendi kendime saçlarımla uğraşmıştım. Dolayısıyla biraz nemliydiler. Eşim saçlarımın nemini  fark edip, fırça atmasın diye kapüşonumu örtmüşüm. O da gözümün üstüne düşüyor, dolayısıyla devamlı kafamı arkaya atarak yürüyorum. Bu arada pantolon düşüyor, onu toparlıyorum, ayakkabı zaten batmış, paçamdan da su damlıyor, farkındayım. Bu şekilde yürüye yürüye vardık. İnsan çizmesini bu kadar mı özler? Şifayı kaptım doğal olarak, ama yolda da sinirim bozuldu, epey bir kıkırdadım. Gelenler de hayli ıslak idi. Sevimli bir düğün oldu. Gelin damat süper mutluydu. Daha ne olsun?

İmza D.

Çocuklar ve arabalarda güvenli seyahat
Dec 16th, 2009 by D.

iaPwyO384u7

Geçmişte araba mankenleri ile gerçekleştirilen deneme araba kazaları ile ilgili birkaç belgesel seyretmiştim. Nedense bunlar beni çok etkilemiş. Hep 80 km hızla giderken ani fren/ kaza  halinde arkadan gelip kafamı patlatacağı korkusuyla, arabanın arka camı içerisine kutu kola falan gibi ağır bir şeyler koymamaya çalışırım. Normal arabalarda gene neyse, ön koltuk bizi bir nebze tutar diye düşünürdüm. Ama bir zamanlar bir minibüsümüz vardı, arka koltuğun önü boş sayılırdı. Fırlasan yani, ön cama kadar 2-3 metre uçabilirdin. Seyir esnasında, emniyet kemeri takmadan seyahatte ısrar eden yaşlıların (anneanne-babaanne tayfası) başına gelebilecekleri düşünüp düşünüp, yol boyunca huzur bulamazdım. Satıldı, rahat ettim.

Geçenlerde eve dönerken bir tırın bizi biçmeye and içmişcesine üzerimize üzerimize kırmasından sonra, endişelerim daha da arttı. Bizim ufaklığı güvenli seyahat ettirmek konusunda tasalarım sürüyor yani. Allahtan kendisi, kendini emniyet kemerlerinden sorumlu müdür falan sanıyor. Bağlamayı unutursak, arabanın uyarı bipinden daha fazla rahatsız edici olabiliyor; mecburen hemen bağlıyoruz. Yani şimdilik koltuğunda seyahat etmekten ve bağlı oturmaktan bir sıkıntısı yok.

Cumhuriyet’te okuduğum bir haber çocukların arabalarda güvenli seyahati konusunda aslında ne kadar bilinçsiz olduğumuzu bana bir kere daha hatırlattı. Diğer ülkelerde yapılan çalışmalar, çocukların %80 oranında arabalarda güvenli bir şekilde taşınmadığı sonucuna ulaşıyormuş. Bu, eminim Türkiye’de çok daha fazladır. Bizim ufaklıktan daha küçük çocukların, arka koltuklarda hiç bir yere bağlı olmadan tek başına oraya buraya koşuşturduklarını görüyorum bazen. Aklım çıkıyor, önde anne kucağında seyahat edenler de cabası.

Araba kazalarında çocuk ölümleriyle ilgili Amerika’da yapılan birtakım istatistiklere ulaştım, ilginçler:

  • 3-14 yaş arası çocuklarda en fazla ölümler motorlu araç kazalarında oluyor.
  • Her sene araba kazalarında ölen çocuklar, çocuk hastalıklarından ölenlerin tamamından daha fazla.
  • Çoğu ölümcül kaza, 65 km hızdan yavaş gidilirken ve evin 40 km çevresinde gerçekleşiyor. ( mil hesabını ben yaptım, inşallah doğrudur: 40 mph ve 25 mil idi orijinali).
  • çocuk araç koltuklarının 10′da 9′u yanlış takılıyor.

Bebeklerin hem doğru tip araç koltuğunda, hem de doğru yöne bakarak taşınmaları lazım. 1 yaşına kadar veya 9-10 kiloya ulaşana kadar  arka tarafa bakarak oturmaları gerekiyor, yoksa yeteri kadar gelişmemiş boyun kasları darbe anında kafanın öne savrularak boyunlarının yaralanmasını engelleyemiyor. 1 yaşını ve 9 kiloyu geçen çocuklar, öne bakacak şekilde bir koltukta taşınabilirler.

18 kiloyu aşan çocukların ise 8 yaşına kadar çocuk koltuğunda oturmaya devam etmeleri gerekiyor. Bu koltukları depoya kaldırmak için  çocuğun 28-30 kiloyu aşması lazım. Koltuk kullanmadan arabadaki emniyet kemerleri ile idare edelim dersen, kalçayı tutması gereken kemer maalesef çocuğun karnına ve göğsü tutması gereken kemer ise çocuğun boynuna denk geliyor. Ayrıntılar için buradan buyurun.

Bir de 12 yaş altı her çocuk  mutlaka arkada oturmalı. Öndeki hava yastıkları çocuklar için ölümcül olabiliyor, şaka değil. Koltuğu öne yerleştiriyorsak, mutlaka hava yastığını kapatmalıyız. Başka ilginç ayrıntılar da var: Mesela kar montlarıyla çocuk koltukları birlikte kullanılmalıymış, çünkü mont sıkı tutuşa engel olabiliyormuş, veya bir kaza geçirmiş koltuk, bir daha kullanılmamalıymış vs. Buradan okuyun. Faydalı olduğuna inandığım iki site daha önereceğim. Bu ve bu.

İmza D.

Gezi Yazıları – Artvin
Dec 8th, 2009 by D.

Geçenlerde gazetelerde “Ovit Dağı geçit vermiyor” haberlerini duyunca içim kıpır kıpır etti. Heyecanım Ovit Dağı’nın kış şartlarında bir sürü insanın hayatını zorlaştırmasıyla ilgili değildi elbette. Ben buraları görmüştüm gibisinden bir minik heyecan.

Yazın yaptığımız Karadeniz gezisinden sonra, Artvin’e kadar olan kısmı çeşitli yazılarımda yazmıştım. Ama Artvin sonrasını yazamadım; bir türlü, elim gitmedi, pilim bitti.

Evde uzun süre raporlu takılıp işe falan gidemeyince, insanın rafa kaldırdığı işleri sırayla bitiresi geliyor. Dandik filmleri bile seyreder buluyorsun kendini veya zuladaki tüm kitapları okurken. Bu çerçevede, Artvin civarını yazmanın vakti geldiğini fark ettim.

Artvin, Kars ve Hopa arasında bir dağın tepesine kurulmuş bir şehir. Temmuz civarındaki gezimiz esnasında, Hopa’dan yola çıkıp, baraj  gölünün kenarından Artvin’e doğru yol alırken, güneş yavaştan alçalmaya başlamıştı ve manzara inanılmazdı. Yol kenarında da, çeşitli su sporları ile ilgili malzeme satan dükkanların ilanları var. Artvin’i görünce, insanın bunların gerçek olabileceğine inanası gelmiyor; çünkü Artvin o kadar sarp ki. Ama baraj gölleri su sporlarına imkan sağlıyor.

Şehre varınca bir tırmanış başlıyor ki, o kadar olur. Dediklerine göre şehrin tepesine ulaşmak için 17 tur dönülüyormuş. Biz saymadık doğrusu. Ama tırmanılan cadde dışında bir arka sokak yok gibi. Şehir meydanı gibi bir yer de yok. Çok enteresan, insan kışını düşünmek istemiyor, çünkü yazın bile kamyonların falan şehri tırmanması zor. Yaşlılar nasıl tırmanır o yokuşu, veya çocuklar nerede oynar? Kışın kafa göz patlatmadan buzda nasıl yürünür o dik caddede (dikkat ederseniz sadece tek caddeden bahsediyorum:) insan öyle sanıyor) . Artvin’in uzaktan resimlerine bakınca nispeten daha düz ayak semtleri de olduğunu farkediyorsun.

artvin_artvin_merkez

Resim buradan.

Şehre ulaştığımızda zaten akşam olmak üzereydi, doğrudan otele gittik. Şehrin yamaçlarından birinde manzarası süper, Koru Otel‘de kaldık. Ben gayet memnundum doğrusu, ama eşim otelin odalarını çok küçük ve yapıyı çok eski buldu. Sağdan soldan duyduğum şey, Artvin’in ailelerin kalabileceği oteller açısından çok zengin olmadığı. Onun için Koru Otel idare eder.

fg1

Yazın otelin önünde manzara karşısında yemek yenebiliyor. Kışın restoranları da ferah, ama kaçınılmaz olarak arada, sanatçı ortamı oluyor:) Otelde, Borçka civarında bir inşaatın müteahitliğini yapan, Ankara’dan bir abimize rastlayınca garip olduk; çünkü bir hafta önce Ankara’da da görüşmüştük. Valla dünya küçük gibisinden laflar ettik. Yemeği de birlikte yedik.

Ertesi sabah, bir sürü yayla arasında bir seçim yapmamız gerekiyordu. Kafkasör’ü seçtik. Şavşat yaylasına gitmek istedik, ama yaylaların çoğu gezilmek isteniyorsa – ve Artvin’de bir kere daha gecelemek istenmiyorsa- yaylalarda yatacak bir yer ayarlamak lazım. Biz  Yusufeli’ne devam etmek ve Rize civarında konaklamak istiyorduk. Ve daha önemli bir planımız vardı; bu nedenle Artvin’de sadece bir gece konakladık.

Artvin’i daha önceden görmüş olmama rağmen, bu sefer farklı bir amacımız vardı. Eşimin ailesi Samsun’lu olmasına karşın, Gürcistan’dan göçtükten sonra 1900′lerin başında Artvin’e yerleşmişler. Eski adı Salkımlı, yeni adı Tolgum olan bir köye yerleşmişler. Tek bildiğimiz buydu ve yola düştük. Köyü bulmak zor olmadı. Herkes biliyordu zaten. Hatta Kafkasör yaylasında rastladığımız bir adam, akraba olduğumuzu iddia etti:)

Artvin dev bir baraj inşaatı gibi. Her yerde inşaatlar var. Aldığımız tarif üzerine Artvin-Erzurum yolu üzerinde, hemen şehirden çıkınca varyantın yanında Salkımlı/Tolgum köyünü bulduk.

salkımlı köyuAşağı Tolgum kısmen baraj göleti inşaatı altında kalmış. Ama yarısı hala dışarda. Sarp yamaçta bir köy. Eşim, önce milletin köyüne alıveriş merkezi yapılır, bizimki sular altında kalmış, zaten bizde şans olsa gibisinden konuştu, sonra yatıştı. Köyü bulduktan sonra Artvin’de çok oyalanmadık. Çünkü Rize’ye Yusufeli üzerinden dönecektik ve yol çok sarptır, aman ha karanlığa kalmayın şeklinde  uyarlar aldığım için tırstım. Gerisini başka bir yazıda yazayım.

Kırmızı Baykuş’taki diğer Karadeniz seyahati yazıları:

Gezi yazıları – Samsun’dan doğuya doğru
Gezi yazıları – Samsun
Gezi Yazıları – Fatsa’dan doğuya doğru
Gezi yazıları – Amasra
Gezi yazıları – Artvin

Gezip Gördük‘te de güzel bir Karadeniz yazısı var. Daha fazla ayrıntı isteyenler için biçilmiş kaftan.

İmza D.

En güzeli
Dec 7th, 2009 by D.

Ailecek fazla Türk dizisi seyredemiyoruz doğrusu. Senaryo uzadıkça, anlamsız olanaksızlıklar, mantık hataları sıralandıkça, bizim sinir sistemi harap oluyor. Bir tek Uğur Yücel’in hatırına Canım Ailem‘e arada bakıyoruz. Ama o da o kadar sıkıntılı ki. Yani bir dizi de herkesin mi devasa sorunları olur? Herşey mi çıkmazda olur? İnsanın çekilin yahu, bir de ben deneyeyim diyesi geliyor.

aslı tandoğan

Sanırım her biri bir sinema filmi titizliğinde hazırlanmış yabancı kriminal diziler, bizim ailecek beklenti çıtasımızı fazlasıyla yükseltti. Bir zamanlar senaryo yazarı olmaya çalışan (sonradan oldu da) bir arkadaşımız vardı. Hep Türkiye’de beklenti böyle, daha iyisini yapsan da tutmaz derdi. Biz dolu dolu senaryo niye tutmasın yahu? illa ilköğretim seviyesinde mi olsun? diye tartışırdık. Şimdilerde bir senaryo yazıyor izliyoruz uzaktan, o da  sakız gibi uzamış da uzamış. Halbuki iyi de bir sinema seyircisi idi. Demek ki, birikim her zaman işe de yaramıyor.

Neyse lafı uzatıp gelmeye çalıştığım ilgisiz nokta kısaca şu: Bence Türk dizilerinde en güzel kadın oyuncu Aslı Tandoğan (Kapalıçarşı). O kadar doğal bir tip ki. Bir iki kişiye söyledim, herkes ya evet, cidden diye arka çıktı. Oyunu da iyi. Buydu işte asıl diyeceğim.

İmza D.

Ufaklığa “anneciğim” diye hitap etmek
Dec 6th, 2009 by D.

zürafaDaha  dün akşam, yani Cumartesi akşamı, evin erkeği ve kankası Fener maçını seyrederken, raporlu olduğum halde (o kadar vazife bilinci içindeyim yani:)) ofis için Pazartesi sabahına bir şeyi yetiştirme telaşında idim.

Bu arada bianet‘de gezerken “çocuklarına anneciğim diye hitap eden anneler” konulu bir yazıyla karşılaştım. Bizim ufaklığı genelde anneciğim diye çağırdığım için, hemen profilimi öğrenme sevdasıyla yazıyı okudum. Okuduklarım hoşuma gitmedi pek. Yarın ne alakası var tipinde bir post yazayım diye aklıma not düştüm (bu lafı da ne seviyorum be: aklıma not düştüm). Lakin sabah yazıyı bulmak mümkün olmadı. Hatırladığım kadarıyla, yazıda çocuklarına anneciğim diye hitap eden annelerin, öncelikle dışarıdan çok itici durduğundan, ardından da bunların aşırı korumacı, çocuk odaklı olduklarından bahsediliyordu. Gerisini de pek hatırlamıyorum doğrusu,  ama okurken epey keyfim kaçmıştı.

Anneciğim diye hitap etmek gerçekten bence de dışardan itici durabilir, ama beni buna sevkeden bizim ufaklığın adının telaffuzunun çok çok kolay gelmemesi bana. Nereden dilime dolandı o da ilginç, çünkü ben kimseye -ciğim, -cığım falan ekleriyle hitabı sevmem, anneme anneciğim de demem.

Yazıdaki diğer argümanlar ise tamamen temelsizdi bence. Aşırı korumacı olmak vs, hepsini peşinen reddediyorum. Sonuç olarak her okuduğundan etkilenen insan olarak tadım kaçtı. Sanırım artık daha az kullanacağım, ya da sadece evdeyken:) Eski ama sevilen bir pijama gibi.

Resim artforadoption‘dan.

İmza D.

Minicik bir milletvekili geyiği
Dec 5th, 2009 by D.

meralGeçen gün haberlerde Eski Türk-İş Genel Başkanı ve şimdilerde CHP İstanbul milletvekili Bayram Meral’in Oran civarındaki ormanda yürüyüş yaparken, bir sürü köpeğin saldırısına uğradığına dair bir haber vardı. Meclis tabipliğinden bilmem kaç günlük rapor almış. Geçmiş olsun. Haberde iki nokta komiğime gitti.

Haberi ilk gün seyrederken, tabiplikte muayene esnasında kameramanın müthiş bir mesleki başarı örneği göstererek yakaladığı, Meral’e ait, iç çamaşırını sıyırıp sedyeye yüzüstü yatarkenki görüntüleri seyrettik. Hem de kaç kere. Çok mu lazımdı bize sayın milletvekilinin iç çamaşırını sayısız defalar görmek? Baktım ertesi sabah haberlerde iç çamaşırı görüntüleri traşlanmış. Birileri uyardı heralde. Neyse bu birincisi.

İkinci konu ise şu: Meral köpeklere çare bulunmadığı ve yürüyüş parkuru çevresindeki ormana salıverildikleri için, belediyeye sitem ediyor. Haklı olabilir. Komik gelen şu: Ropörtaj esnasında “komplo olmasın?” diye soruluyor allahın emri. Meral, “yahu ne komplosu olacak arkadaşlar” falan demiyor. Ciddi ciddi olasılıkları değerlendiriyor. Ben diyor, hiç kimseye zararı olmayan bir insanım, benden ne istesinler? Ömrüm insanlara hizmetle geçti, gibisinden şeyler söylüyor. Nasıl ya? :)  Ormanda yürürken köpek saldırmış işte, var mı ötesi?

Öte yandan Bayram Meral’ın hizmetleriyle ilgili daha fazla okumak isterseniz buradan ve buradan.

İmza D.

»  Substance:WordPress   »  Style:Ahren Ahimsa
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin