»
M
E
N
Ü
«
Kardan kedi
29.Ocak.2010

WinterTree_wlFotoğrafın kaynağı burası

Dün bir uyandık ki bizim site Abant’da Kış manzarası gibi olmuş. Saat10′da toplantım olduğu için, başımdan aşağı kaynar sular döküldü tabii. Toplantı  bizim eve yakın bir mekanda olsa da, ufaklığı şehirde oturan anneme bırakıp, geri dönmem lazım. Üstelik annemlerin sokağının başında, hiç yüzleşmek istemediğim hatrı sayılır bir yokuş var. Benim surat düşünce, sağolsun bizim bey olaya el attı. Ailecek yollara düştük. Evden 200 metre uzaklaşabildik. Sitenin ağzındaki minik yokuşa hamle yaptık ki olmadı. Bir daha hamle yapmak gerekti, bir daha ve bir daha derken artık bir noktada durumu kabullenmek icap etti. Eve dönme kararı aldık. Bu arada çay demlenene kadar bizim ufaklık babayla bahçede kartopu oynadı. Battı çıktı. Çizmeler ıslandı. Zaten zorla ikna edip giydirdiğim kalın eşofman kılıklar heba oldu. Son zamanlarda her giyinme seansı “neden o gün etek giymememiz gerektiğine ilişkin” (hava soğuk, her gün etek giymek gerekmez, insanlar pantalonluyken de bizi sevebilir, pantalonlu kızlar da güzel olabilir, temiz uzun çorap yok, yarın giyeriz, vs.) bir tartışma ortamı yarattığından, çok yorucu geçiyor. Neyse, bu sefer fazla sıkıntı yaşamadık. Mükellef  kahvaltımızı da ettik, 9:20 gibi, bazı site sakinlerinin siteyi araçla terk edebildiği haberi üzerine hırs yaptık, tekrar yola düştük. Bu sefer sıkıntı fazla olmadı, ana yola çıkmak mümkün oldu. Oradan da toplantı noktasına ulaşmak 45 dakikadan fazla aldı, ama geç kalmanın mazur görüleceği bir gündü, kasmadım :) . Dönüşte de ufaklık  babanın etrafında olduğundan, toplu taşıma araçlarına hamle yaptım. Bizim evin 3 km yakınına kadar ulaşabildim. Sonra zaten vasıta yok. Benim çekirdek aile gelip beni toparladı…

Bu arada otobüste seyir esnasında hamilelik avantajını kullanamadım, çünkü oturanların bakış açısına girmeyi başaramadım, tüm yol ayakta gittim. Ayaktakiler ellerinden geleni yaptılar zaten sağolsunlar. Buradan tutunun, yok buradan da tutunun gibisinden. Biraz dengesiz bir imaj sergiliyordum herhalde. Akşam olduğunda ise tek tasam bahçede beslediğimiz kedilerimizin durumu idi. Çoktandır ortada görünmüyorlar:( Hala hayattalarsa, onlara yalıtımlı bir kutu yapacağım. Bir de haftasonu ufaklığa kardan adam (kardan kedi veya kardan kadın da olabilir) sözü verdik. İnşallah yeteri kadar kar kalır.

snow_cat_michael_byrne_300x400

Fotoğraf buradan.

İmza D.

Pembeye son
16.Ocak.2010

190Bugün Hürriyet’in Cumartesi ekinde gördüm, içime sular serpildi. Birileri kız çocuklarda pembe çılgınlığının önüne geçmek için örgütlenmiş. Pink Stinks hareketinin temsilcileri Emma ve Abi Moore, pembe sayesinde kız çocuklarına dış görünüşün zekadan daha önemli olduğunun pompalandığını savunuyorlarmış. Sonuna kadar destek veriyorum. Sadece dış görünüş odaklı beyinsiz kadınlar yaratmayı amaçlıyor imajı veren piyasadaki tüm prenses malzemelerini, pembe aksesuarları, pembe plastik topuklu terlikleri, saç tasarım setlerini hepsini, hepsini protesto ediyorum.

Kız çocuklarının doğaları gereği süslü olmaları gerektiğini savunan yakın çevreme duyurulur.

İmza D.

UP’ın yarısı
16.Ocak.2010

Bugün bizim ufaklığı ilk defa sinemaya götürdüm. Salonda durup durmayacağına emin olamadığım için, hep erken saatte bir seansa niyetlendim. Erken seansa da ayarlayıp yetişemedik bugüne kadar. Dolayısıyla olay bugüne kadar ertelendi. Babası da şehir dışında olduğundan, iki başımıza, kızımın bir yerde reklamını görüp, nedense unutmadığı UP‘a gittik.

Disney-Pixar-Up-Movie-Poster

UP fazla ilgi görmediğinden olsa gerek, evimize yakın sinemalarda çok kısa oynadı. DVD’sini edinecek kadar da seveceğime emin olamadığımdan, illa da sinemada görelim istedim. Baktım, hiç bilmediğim bir semtte bir sinemada oynuyor, millete sordum adresi bilen de çıkmadı. Google’dan haritalar indirmek zorunda kaldım, o kadar uğraştım yani. Hatta bir gece evvel bir arkadaşımın tavsiyelerini bile gözardı ettim, Sincap filmini bile seyretmedik.

up-20090512041908297_640wNeticede bizimki sinemaya gidecek olmasının heyecanı içindeydi, ama film başladıktan bir süre sonra uykunun da bastırmasıyla sıkıldı. Koltukta kıpırdamadan oturdu oturmasına, ama ilk yarısının sonuna doğru sıkça görmeye başladığımız bir iki  köpeğin etkisiyle korkma emareleri göstermeye başladı. Babamı istiyorum demeler sıklaştı, neyse ki ara oldu çıktık. Hanımefendiye çikolata aldık, hemen yemesine de izin verdik, keyfi yerine geldi. Ama filmin devamı için geri döneceğimizi anlayınca, ip gibi gözyaşlarıyla ağlamaya başladı. Mecburen ikinci yarıyı terk ettik. Montları salonda bırakmak istememesinden anlamalıydım, o noktada kafada filmi bitirdi o.

Filme gelince önce beni -seyrettiğimin kadarıyla- biraz üzdü: Başlarda Carl’ın küçüklüğünü tanıyoruz. Sonra büyüyüp Elli ile evleniyor. Güney Amerika’da gitmeyi düşledikleri Cennet Şelalelerine gitmek için para biriktirmek adına devamlı içine para attıkları bir kavanoz var. Ara ara kırıp, başka ihtiyaçlar için kullanmak zorunda kalıyorlar (çatı onarımı, sağlık vs.) neticede  para hiç birikmiyor, ömür geçiyor, çocukluk düşleri heba oluyor. Elli ölüyor. Carl evinden  sepetlenmek üzereyken düşlerinin peşine düşüyor. Cennet Şelalelerine varıyorlar, ama ortaya bizim ufaklığın tırstığı vahşi köpeklerle dolu sahneler çıkıyor. Dolayısıyla o noktada biz sinemayı terk ediyoruz.

Eve geldiğimde, hem filmi yarım bırakmaktan, hem de havanın pis pis yağışlı ve soğuk olmasından tadım kaçmıştı. Ama UP‘ın ikinci kısmının hikayesini okuduğumda aslında depresif bir film olmadığını, seyretme şansım olsaydı  bayılacağımı fark ettim:) Özetle boşa geçmiş sandığın hayat aslında boşa geçmemiş gibi bir anafikri var anladığım kadarıyla, ki bu da bana gani gani yeter. DVD’sini almak farz oldu.

Bu filmle işim bitmedi. Kalanını seyredeyim daha çok şey yazacağım:) Bu arada ilgilenenler bir festival gibi olan, hastası olduğum  Pixar‘ın sitesinde oyalanabilirler.

İmza D.

Neden yazamazlar?
12.Ocak.2010

untitled

Soul Kitchen’ın müzikleri
11.Ocak.2010

Dün seyrettik Fatih Akın‘ın Soul Kitchen‘ı.  Sevdik doğal olarak sevmesine diyecek bir şey yok.  Zaten sevmeye hazır gitmiştik, kendisine sempatimiz sonsuz.

soul kithcen

Film zaten taverna işleten filmin esas oğlanı Adam Bousdoukos’un yaşadıkları üzerine kurgulanmış, Boukdoukos filmde  herşeyini verdiği restoranı  işletmeye çalışan bir Yunan asıllı Alman kardeşimizi oynuyor. (Kısa ve Acısız’da da galiba Fatih Akın’la çalışmıştı, ama görmedim, bir şey diyemem.) Restoranda Adam Bousdoukos’un oynadığı karakter Zinos ile birlikte aşcılık yapan Shayn (deniyor filmde ama Şahin olması kuvvetle muhtemel) karakterini ise Duvara Karşı’dan tanıdığımız Birol Ünel oynuyor. Biraz yaşlanmış, ama hala süper oyuncu. Sonlarda kısacık Uğur Yücel de var. Canım Ailem gibi  kendini tekrarlayan senaryolara kırgın olduğum için Uğur Yücel’e pek sempati ile bakmıyorum şu aralar ama onun da rolü tatlı.

soul kitchen 2

Herşeyin ötesinde filmin müzikleri harikaydı. Bir sürü funky sound var hepsi  Fatih Akın’ın kendi arşivinden çıkmaymış. Kanat Atkaya‘nın bir yazısında okumuştum, bu filme veda filmim falan diyormuş ama  sadece bu türe vedayı kasdediyor sanırım daha “müzelik” filmler yapmak istiyormuş.

Henüz internette soundtrack’ini bulamadım, buruk, hevesi kursağında kalmış şekilde aramaya devam ediyorum, bulursam haber edeceğim.

8 Mart 2010  tarihli not: Dün itibarıyla  filmin müziklerini Ada Müzik’te buldum. Hatırladığım kadar  güzel. Üstelik çift CD.

İmza D.

Evden moloz çıkarmak
10.Ocak.2010

molozlari nasil atabilirim

Evinizde ufacık biryeri kırdırsanız dahi, en az 15 çuval moloz, toprak, vs. çıkıyor. Bizzat deneyimledim. Kırmaktan sonraki en problemli iş de, bu çuvalların evden çıkarılması. Evden çıkardınız diyelim, bu çuvalları götürüp en yakın çöpe de koyamıyorsunuz; yasak! Biz bu işlerde yeni olduğumuzda, İnternet’te araştırdık; bu molozlardan nasıl kurtulacağız diye. Baktık ki bazı belediyeler bu hizmeti veriyorlarmış. Şahıslar da, özel olarak bu hizmeti veriyorlar; ama sanırım çok daha pahalıya.

Ben oturduğum yer itibariyle Beşiktaş Belediyesi’ne bağlıyım. Önce belediyeyi aradım. Beşiktaş’taki molozların döküleceği yerin kapasitesinin dolduğunu ve artık bu işe Büyükşehir Belediyesi’nin baktığını söyledi kibar bir hanım. Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Alo Çevre Hattı‘na yönlendirdi. Telefon numarası: 2309191. Yine son derece kibar ve yardımcı bir hanım, hayatımı kurtaran bilgiler verdi. Şöyle ki:

  • 1-20 çuval arası molozunuz varsa (kiloları önemli değil), sabit ücret: 30 TL
  • 20 çuvalın üzerinde ise, her çuval başı 1.5 TL fark vererek

molozlarınızdan kurtulabiliyorsunuz. Üstelik gelip evinizden alıyorlar. Kamyonlar, belirli günler belirli semtlere gittiklerinden, 1-2 gün önceden arayıp randevu alıyorsunuz. Ücreti de makbuz karşılığı şöföre ödüyorsunuz.

İlk defa belediyeye işim düştü ve beni çok memnun ettiler (Daha önce bizim mahalleye saçma sapan park edenleri fotoğraflayıp, şikayet etmiştim; ama bir cevap alamamıştım.). Teşekkür ederim. Benim de, benim gibilere bir faydam olsun diye düşündüm. İstanbul Beşiktaş’ta oturup da, molozlarından kurtulmak isteyen yorgun/ bitkin insanlar, işte size cevap!

İmza G.

Angut Kuşu
8.Ocak.2010

Angut kelimesini, gerizakalı veya moron kelimeleriyle eşdeğerli kullananlar, bu yazı size!

angut kusu

Angut aslında bir kuş türü, hem de ördek familyasından. Salaklıkla eşdeğer kullanılmasının tek sebebi şu olabilir: Angut kuşu havadan yere inerken, rüzgarı arkasına alıp indiği için, çok sağlıklı bir iniş gerçekleştiremezmiş. Peki biz neden angut kuşundan bahsediyoruz derseniz, çok duygusal bir özellikleri var. Normalde, çok ürkek olan bu kuşlar, eşleri öldüğünde yanlarında bekliyorlar ve ne yapsanız oradan ayrılmıyorlar. Ve hayatlarının sonuna kadar başka bir eş edinmiyorlar. Adeta sadakat abidesi gibiler…

İlgili fotoları, Reflection of Me‘de görebilirsiniz…

İmza G.

Yılın ilk kitabı
5.Ocak.2010

untitled

Yılın ilk günü, Mazhar Alanson’un Mazhar Olmak isimli kitabını okudum. Kitap değişik bir formatta. Genelde Mazhar Alanson’un çizimleri ve üzerine el yazısıyla karalanmış gibi. Biyografileri çok sevdiğimden,  kitap da 500 sayfa olmadığından, bir çırpıda okudum. Şu şarkıyı da şöyle yazdık, sonra seneler sonra kullandık/kullanmadık gibisinden notlar var. Okuması zevkli. Herşeyin ötesinde içinden Alanson’un tek gitarla söylediği şarkıların olduğu bir CD çıkıyor. Zaten MFÖ balladları hastası olan ben, iyice bir aşka geldim. Canım deli gibi deniz kenarında olmak istedi, falan filan. Güzel oldu.

İmza D.

Gidemediğim yerler ile ilgili minik geyikler
5.Ocak.2010

nepalBu aralar gerek üzerimize yığılmış ev kredisi, gerek inişli çıkışlı sağlık durumum, gerekse mevsimin kış olması ve bunun da motivasyonumuzu düşürmesi gibi sebeplerle, pek seyahat edemiyoruz. Bu çerçevede gidemediğim yerler ile ilgili ufak ufak ilginç noktalar derledim. Ara ara vereceğim.

Belki biliyorsunuzdur, Tibet-Nepal sınırındaki Everest dağı, dünyanın en yüksek noktası. Dile kolay 8850 metre. Ama bu onu durdurmuş mu? Hayır. Zirvesi, tektonik tabakaların birbirine sürtünmesi sebebiyle sanırım her sene yaklaşık olarak 4 mm daha yükseliyormuş. Nepal’e niyetiniz var ise ve  turla gitmeyeyim, halkın arasına karışayım, biraz kaybolayım, yeniden yolumu bulayım, daha fazla yorulayım ama içine nüfuz edeyim gibi tilkiler kafanızda cirit atıyorsa, visitnepal.com ‘u şiddetle öneririm. Kardeşim sen gitttin mi ki, ne diye öneriyorsun? derseniz diyecek bir şeyim yok, ama biz de zamanında ufak tefek araştırmalar yapmıştık, niyetimiz vardı, olmadı kısmet:(.

MexicoCityİkinci minik haber de Mexico City ile ilgili. Mexico City her sene 10 cm batıyormuş. Yani Venedik’ten tam 10 kez daha hızlı bir şekilde. Sebebi ise pek sağlam bir zemin üzerine kurulmamış olması. Yer kabuğundaki hareket, zaten kaldırımlarda falan ciddi olarak fark edilebiliyormuş. Bir de sanırım Bağımsızlık Meleği Anıtı diye bir anıt varmış, onun etrafına da 26 basamak  kadar bir yükselti eklemek zorunda kalmışlar. Belki  G. akademik çalışmalardan vakit bulduğunda, bize bir Cancun seyahat yazısı patlatır da (okyanus kenarında beyaz kumlu plajı olan otel resmini de koyarsan çok sevinirim:)) biz de gün yüzü görürüz.

lonely_planetBu arada bilmeyenlere minik bir faydam olsun; nereye giderseniz gidin bir Lonely Planet seyahat kitabı edinmeye çalışın. Bu kadar güncel ve bu kadar eğlenceli, gündelik dille yazılmış seyahat kitabı ben bilmiyorum, bilen varsa söylesin…

İmza D.

Sandra Bullock’un beyaz saati
3.Ocak.2010

sandra bullock beyaz saat

Hani geçen gün bir filmden bahsetmiştim beğendim diye, The Blind Side. O filmde dikkatimi çeken birşey daha olmuştu. Beyaz saatlere bayılan bendeniz, Sandra Bullock’un saatini beğenmiştim. Zaten marka sponsor mu olmuş ne, her sahnede kolundaydı. Bir baktım internette, benden önce bir sürü insanın dikkatini çekmiş.

toywatch beyaz saat

Denilene göre saatin markası ToyWatch ve fiyatı da 295 $. Yakından bakınca bana çok fazla taşlı geldi, ama uzaktan bakınca bu taşlar hiç belli olmuyor. Merak edenleri bilgilendirelim…

İmza G.

Yazarlar: D. - G. - B.
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin