İlgilenenleri Güneydoğu Avrupa ile ilgili bir fotoğraf yarışmasından haberdar etmek isterim. Batı Balkanlar ve Türkiye’den amatör ve profesyonel fotoğrafçıların katıldığı bir yarışma. En fazla katılım da Hırvatistan,Türkiye, Sırbistan ve Romanya’dan gelmiş.
26 Mart oylama için son gün. Brüksel’deki oylama sonucu 24 fotoğraf finale kalmış. Oylama da çok kolay, çarçabucak (kızımın deyişiyle çubuçak) yapılabiliyor. Güzel fotoğraflar da var.
İmza D.
Perihan Mağden‘den yetiştirme yurdunda tanışan iki sevgilinin gerçek hikayesi;
“Gırtlağına kadar pisliğe gömülse Ramazan, boka bulansa; gözlerinin önünde Ali’yi canlandırarak, Ali’ye aşkını, Ali’nin ona aşkını; hala temiz olduğunu, olabileceğini, kalabileceğini hayal edebilir.”
Mağden’in okuduğum ikinci kitabı. Bir de “Biz kimden kaçıyorduk anne?” yi okumuştum. İkisini de çok beğendim, ama ikisi de beni perişan eden kitaplar olarak kayda geçti. KAOS GL’nin websitesinde de kitapla ilgili iki yazı (burası ve burası) var.
Kaç zamandır aklımdaydı artık seyredeyim diye, ama fırsat olmadı mı olmuyor. Sonbahar gibi bunu da Elif’in Günlüğü‘nde okuyunca gaza geldim ve dün seyrettim sonunda. O kadar sevimliydi ki. Herşeye sevimli deme eğilimim var farkındayım, ama bu cidden öyleydi. İçimi cız ettirdi. (var mı böyle bir kelime?) Dünden beri filmi düşünüyorum. Bir noktada nerdeyse 4 yaşında kızım da olaya dahil oldu ve yanımda sızana kadar yaşına göre anlamlı/sosyal içerikli sorular sordu. “Tırnakları neden pis çocukların? Neden evlerde koltuk yok? Nerede yatıyorlar? Neden yerde yazı yazıyor, masası yok mu?” gibi..
Filmi seyredince “Aman hangi anaokuluna gitsin, okul öncesi eğitim de önemli” vs. muhabbetleri falan birden anlamsız anlamsız kalıyor. O kadar uçurum var ki aralarında. Belki 100 kelimeyle konuşuyorlar, işin kötüsü kelime hazineleri ilkokulda oldukları için dar değil, anne babalarının da öyle. Kalem tutmadaki acemilikleri, kızımın kitapçıda beni rezil ederek aldırıp, sonra suratına bile bakmadığı boyama kitaplarını hatırlattı bana. İnsan garip şeylere takılıyor. Mesela meclis görmemiş, hayatı 20 kişi ile sınırlı 8 yaşındaki çocuğa, 23 Nisan’da TBMM kurulmasını nereye kadar öğretebilirsin? Onun için ne kadar önemlidir? Bir de çocuklarda özgüven yokluğu, ağızlarından kelimeyi kerpetenle alıyor olmak falan insanın aklına, fonda arada sırada gördüğümüz annelerini getiriyor. O kadıncağız veya okulda seyrettiğim Rojda, beş sene sonra aile içi şiddet mağduru olsa, nasıl karşı koyacak? Nereye diklenecek? Şaka mı yapıyorsun? derler adama. Doğrudan mağdur olacak, ahırın altındaki bir mezarda bulunacak belki.
Aslında bütün hayatlarını düşündüğünde, ilkokulda bile kendini parçalayan hevesli bir öğretmenin eline düşseler aslında, onlar için ne kadar büyük fark yaratacağının farkına varıyorsun. Sonra bir de tanıdığım bir iki kişinin üstüne başına harcadığı paralarla bile o köyü ne kadar kalkındırabileceğimiz düşüncesi. Çünkü her açıdan o kadar azıcık kaynaklar sözkonusu ki.. Minicik olumlu bir şeyin, dev gibi fark yaratması kaçınılmaz. Neyse en azından köyün terör mağduru olduğuna dair bir şeyler seyretmedik. Bir de ona üzülecektik.
Süper filmdi falan diyemeyeceğim, neticede biraz yavaştı; ama işte bu kadar düşündürdü. Onun için şiddetle tavsiye. Öğretmeni oynayan Emre Aydın da çok doğaldı. Senaryo var mıydı, doğaçlama mı oynadılar bilmiyorum; ama neyse işte ben çok sevdim.
Selçuk Erdem’den:)
Bizim evde bir teknolojik alet mezarlığı var. Yüksek teknoloji yaşayıp, her yeni çıkan zamazingoyu edindiğimiz için değil. Bir şekilde bizim evde neye ait olduğunu bilmediğimiz, neyi çalıştıracağını tahmin edemediğimiz bir sürü kablo, nokta vuruşlu printer, dev gibi kasalı bir bilgisayar, eski televizyonlar, telesekreterler, şarj aletleri, telefonlar gibi yıllarca üst üste eklenen bir sürü hırdavat birikiyor. Arada millete hibe ettiklerimiz de cabası. Bu kablo/hırdavat/çalışmayan bilgisayar cesetlerinden kurtulmanın bir yolu varmış, sağolsun Alev diye bir arkadaşımız yol gösterdi. Evciler Kimya isimli Çevre Bakanlığı onaylı firma (Eminim böyle başka firmalar da vardır.) bunları geri dönüştürmek üzere topluyormuş. Belki birgün bir işe yarar…
Geçenlerde, utana sıkıla B.’ye, Ajda Pekkan’ın şarkı söyleme biçiminden, sesinden ve şarkılarından pek haz almadığımı söyledim lafın arasında. Ne de olsa, Ajda da Türk milletinin dokunulmazlarından biridir ya; öyle göğsünü gere gere laf edemezsin! Bir durursun, bir düşünürsün, etrafta biri var mı diye kolaçan edersin. B.’den de, düşüncelerime paralel şeyler duymanın güveniyle, bu postu yazmaya karar verdim.
Bugün radyoda, tüm dikkatimi vererek “Resim” adlı şarkısını dinledim. Olabildiğimce tarafsız olmaya çalışarak. Üzgünüm, bence korkunç bir şarkı. Ajda’nın yaşam biçiminin esrarengizliğini, disiplinini beğeniyorum. Estetik ameliyatlarıyla da hiç hiç problemim yok; hatta insana umut veriyor. Kılıkları da her zaman olmasa da, gayet güzel (Bazen abartıp 22 yaşında bir kız gibi gözüküyor, ama ona da laf etmiyorum). Tek problemim müziğiyle, şarkılarıyla.
Eski şarkılarına da çok lafım yok. Nitekim, nostalji bölümüne Ajda’nın bir şarkısını bile koyduk. Ama nedir bu son iki albümün durumu? Sanki sadece gece klüplerinde, herkesin durduğu yerde tempo tutabileceği bir grup şarkı yapma amacındalar. “Resim” mesela. Arkadaki ritm bütün şarkı boyunca sabit. (Müzikten, sound’dan anlamam; gayet düz vatandaş terimleri kullancağım.) Şarkının sözlerinde bir aman amanlık durum hiç yok. Şarkı boyunca en az 15 kere nakarat tekrarlanıyor. Ajda, her zamanki ağız hareketleriyle ooouuu uuuuu aaaauuuuu diyor bol bol… Ben, sürekli yerilen pop şarkıcıların hitlerinden çok bir fark göremiyorum. Ama söyleyen Ajda ya, kimse bu ne yavan şarkı demiyor herhalde. E senelerin kredisi var… Diğer şarkılarını da biliyorum, dolduruşa gelip albümünü almıştım; iki kere zor döndü baştan sona.
Güzelliği, genç göstermesi, hanımlığı, disiplini, az konuşması, esrarengizliğiyle; tabii ki diğerlerinden ayrılıyor; ama bence müzikalitesiyle değil… Yoksa benim mi bir problemim var Türk Pop müziğiyle dostlar?
İmza: Muhalefet G.
Kısacık İstanbul’a gittim geçen gün. Dönüşüm 21:00 uçağıylaydı. Zaten günün sonunda adım atacak halim kalmamıştı. Onun için saat 18:00 gibi Taksim’den bir kitap edinip, Havaş’a atlayıp, kendimi alanda kuytu bir koltuğa atıp, kalkışa kadar kitabımı okurum diye planladım. Bir yerlerde Uçurtma Avcısı kadar etkileyici olduğunu okuduğum Chris Cleave‘nin Küçük Arı’sını aldım. Kitap çok kolay okunuyor, sürükleyici de. Ama sonu bence biraz havada. Zaten yazarın web sitesinde gezindim, bir sürü mail ay sonunda ne olmuş, biz pek anlamadık tadında.
Fazla uzatmadan Uçurtma Avcısı nereeeeee, Küçük Arı nere demek istiyorum. Hastası olduğum Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı veya A Thousand Splendid Suns adlı kitapları ile aynı rafa bile koymam, kimse kusura bakmasın:)
Geçen akşam kısacık İstanbul seyahatim sırasında, G.’lerde, New York I Love you ‘yu seyrettik. Film bir sürü kısa hikayeden oluşuyor, Paris Je t’aime gibi. Dokuz yönetmen var filmde. Bunların biri Fatih Akın. O da Uğur Yücel’i kullanmış zaten. Fazla değişik bir parça olmamış, ama yine de insanın hoşuna gidiyor China Town olduğunu tahmin ettiğim yerlerde bizden birilerini seyretmek. Diğer bir yönetmen de Natalie Portman. Onun parçası da güzel doğrusu, en aklımda kalanlardan biri.
Oyuncular da rengarenk, James Caan, Ethan Hawke, Andy Garcia, Orlando Bloom, Eli Wallach, daha da bir sürü elle tutulur tip var, festival gibi. Gerçi filmlerin hepsi de akılda kalacak kadar başarılı değil. Internette okuduğuma göre, Scarlett Johansson’un da yönettiği bir film varmış ama o, DVD versiyonunda kulanılmak üzere montajda uçmuş. Yönetmenlerin hepsine 8 dakika süre vermişler, en fazla 2 günde çekip, 1 haftada montajlayın gibi kurallar varmış.
Ben sevdim, önerebilirim. Gerçi film boyunca, New York’da kilometrelerce yürümek zorunda kalıp, sayısız ayakkabı parçalayan G’nin, fonda şehir hakkındaki olumsuz yorumlarına da maruz kaldık. Ama canı sağolsun; insan çok gezince, çıtası yükselince oluyor böyle müşkülpesentlikler. Filmle ilgili güzel bir yazı var, buradan okuyabilirsiniz.
Geçen hafta sonu, bizim ufaklığın UP filmindeki hüsranı kafada yer etmesin diye, apar topar, üstelik babayı da peşimize takarak Prenses ve Kurbağa‘ya gittik. Salondaki tek yetişkin erkek bizim yanımızdakiydi. Sonuç olarak, anne baba artı çocuk olarak çocuk filmine gitmenin dışarıdan biraz garip durduğunu tespit ettim. Mümkünse bir tek anne gitmeli, genel eğilim öyle gibi gözüküyor.
Grimms masallarını, çocukluğunda evdeki dev bir masal kitabı sayesinde döne döne okumuş olan ben, zaten bu masala hep sempatiyle yaklaşmış, ufaklığı götürmeyi baştan aklıma koymuştum. Neticede sevdik, fena değildi. Ufaklık da mutluydu, babası da sıkılmadı, herşey yolunda idi. Disney’in lütfedip ilk defa başrolde siyah bir prenses kullanmasını da takdirle karşıladık.
Müzikleri de çok güzeldi. Bestelerin galiba çoğu, ya da hepsi, hastası olduğum Pixar’ın bir sürü filminin müziklerinin bestelerini de yapan Randy Newman tarafından yapılmış. Özellikle baştaki, Down here in New Orleans öyle güzel ki. Biz mecburen filmin Türkçe versiyonuna gittik, ama şarkının orjinalini hele hele Randy Newman’dan dinlemek isteyenler youtube’a takılabilir.
Filmin konusunu herkes bilir, kalkıp da yazacak değilim. Asıl komik olan 2010 Ocak ayı itibarıyla ABD’de 50 çocuğun, filmin başrolündeki Tiana’yı taklit edip kurbağa öpmeleri neticesinde, Salmonella zehirlenmesi sebebiyle hastanelik olması bence. Yani nedir bu kadın milletinin prens sevdası anlamak mümkün değil. Zehirlenmeler neticesinde hem American Veterinary Association, hem de Association of Reptilian and Amphipian Veterinarians, sahip olun kardeşim çocuklarınıza, kurbağa öptürmeyin gibisinden açıklamalar yapmış. Ecnebi çocukları böyle hayvanatla haşır neşir oluyor tabii, arada da öpmüşlerdir. Bizim kızlar (benimki de dahil) kediden bile kaçar mümkünse. Türkiye’de salmonella sorun olmaz.
Bizim ufaklık okulda bir şarkı öğrenmiş. Geçen Cuma’dan beri bağıra bağıra onu söylüyor. Yüksek de diyemiyor henüz, komik oluyor.
“Yüskeeeek yüskeeeek dalgalaaarrr” (burada sesin epey incelmesi, mümkünse çatlaması lazım!)
Gemi yalpalaaaar
Koş kaptan, çabalaaaaa (burası, çabala mı, çapala mı belli değil)
Repertuara yeni katılan bu şarkıyı evde sayısız defalar dinleyince aklıma eskilerden bayıldığım Stxy‘in Come Sail Away adlı şarkısı geldi. Tamam, abiler biraz eski olabilirler; ama özellikle konser albümleri benim favorim olmaya devam edecek. Youtube’da buldum ekliyorum.
“I’m sailing away, set an open course for the virgin sea”
Resim pinkFELtrage‘dan (Resmin altında Styx’e referans verince bu posta girmeye hak kazandı, o da çok gençden biri değil belli ki:)).