Malum anayasa değişiklik paketi gündemde. Referandumda geçerse CHP bunu hemen Anayasa Mahkemesine taşıyacak. Bu çerçevede, insanı gülümseten eylemlerle ortaya çıkan Genç Siviller yeni bir eylemle karşımızda. Basından aldığım haberi aynen aktarıyorum:
Genç Siviller 1. Geleneksel CHP-Anayasa Mahkemesi Dosya Taşıma Yarışması yapıldı. CHP Genel Merkezi önünde toplanan Genç Siviller üyesi yaklaşık 50 kişilik grup, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne açtığı davaları protesto etmek amacıyla, ‘Geleneksel CHP-Anayasa Mahkemesi Dosya Taşıma Yarışması’ adı altında bir eylem düzenledi. CHP Genel Merkezi önünde toplanan grup üyelerinden yarışmaya katılacak olanların göğüslerine numara yapıştırılırken, ellerine birer dosya verildi. Başörtülü bayanların da katıldığı yarışma öncesinde kısa bir basın açıklaması yapıldı. Açıklamada, “Her anayasa değişikliğinden sonra Anayasa Mahkemesi’ne koşan CHP’yi yoğun günlerin beklediği bir dönemde, CHP’ye kalifiye elemanlar kazandırmak amacıyla bu yarışmayı düzenliyoruz. Buradan Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak koşuda 1. gelen kişi CHP’de istihdam edilmek için büyük bir avantaj kazanacak.” denildi. Konuşmadan sonra, yaklaşık 30 kişi için, CHP Genel Merkezi önünde start verildi. Temsili olarak hızlı yürüyüş yapan eylemciler, daha sonra araçlarla İncek’teki Anayasa Mahkemesi’ne geçtiler. Araçlardan inen eylemciler, Anayasa Mahkemesi’nin yan girişine açılan finiş pankartının önüne kadar bir müddet daha yürüdüler. Protestoculardan Tarık Beyhan, ‘Genç Siviller 1. Geleneksel CHP-Anayasa Mahkemesi Dosya Taşıma Yarışması’nı birincilikle bitirdi. Eylemciler, 1. gelen yarışmacıya kupasını verirken, konfeti patlattılar. Tarık Beyhan, rakipsiz olduğu yarışa, CHP’li gençlerin de katılması çağrısında bulunurken, CHP’nin kendisine kadrolu olarak iş vermesi durumunda, sürekli olarak Anayasa Mahkemesi’ne dosya taşıyacağına ve Meclis’in çalışmasını engelleyeceğine söz verdi. Tarık Beyhan, konuşmasının ardından 1.’liğini şampanya patlatarak kutladı. Genç Siviller, eylemden sonra sessizce dağıldı.:)
İmza D.
The man who stare at goats‘a gittik apar topar. Biraz hüsrana uğradım.
Önce elli saatte çıkan fast food yemeğim için minik bir sinir krizi geçirdim. Sonra o sebeple filme geç girdik, jeneriği kaçırdık. İlk yarı yarım saatte bitti. O noktada bayağı bir kısmını kaçırdığımızı fark ettik.
Ewan Mc Gregor bir muhabir, fazla bir şey yapamamış hayatta. Sonra George Clooney ile tanışıyor. Biz o noktada henüz sinema salonuna girmeyi başaramamış durumdayız. Girebildiğimiz noktada bunları bir arada görüyoruz, Clooney’nin (Lynn) pisişik işler çeviren bir özel kuvvetler adamı olduğunu anlıyoruz; ama epey bir süre sıyırmış mı ciddi mi emin olamıyoruz. Sonra devreye bu işlerin erbabı Bill (Jeff Bridges) giriyor. Bir de bakıyoruz Kevin Spacey de var filmde; ama kötü adam rolünde. Üç tane baba gibi adam bir arada oynar da bu kadar vasat bir şeyler mi çıkar ortaya? Bazı sahnelerde epey kıkırdadık, ama genel olarak tavsiye edemeyeceğim sanırım; zorlamaya gerek yok.
Filmin tek iyi tarafı Clooney’nin karakteri Boston dinlemeyi sevdiği için, sık sık kulağımıza Boston çalınıyor. Ertesi gün evdeki Boston CD’sini bulmaya karar veriyorum, sırf o bile ağzımın tadını yerine getiriyor.
Kaç zamandır aklımdaydı, İstanbul’a bir gittiğimde, ufaklık da yanımda olursa, onu bir ana haber bülteninde Adana’lı bir gencin sevgilisine evlenme teklif etmek için tercih ettiği yer olarak konu edilen (ne alaka değil mi?, çok da romantik cidden , ama ne romantik ne değil çok göreceli kavramlar, vs ) Turkuazoo‘ya götürmeye niyetliydim.
Geçen Pazar öğle saatlerinde Turkuazoo’ya vardık (Aman park yerini bir yere not edin, herkes ayrı bir harf hatırlayınca çıkışta kapışma potansiyeli oluyor). Bizim ufaklığa sana birisi yaşını sorarsa, 3 diyeceksin diye tembih ettik; zira 0-3 yaş bedava, üzeri 18, yetişkin 20 YTL. Zaten bu aralar devamlı kaç yaşındayım? diye sorguluyor. Arada 4 diyorum, sonra yaşgünü olunca şimdi 4 oldun diyince çocuk zaten 4 değil miydim demesin diye arada 3.5 diyorum. Bu arada 4 bitecek 5 diyenler var, durum zaten onun göreceli olarak minik beyni için çok karışık. Güvendi bana, 3 demeye anlaştı, ama soran olmadı zaten.
4 yetişkin + 1 çocuk olarak girdik akvaryuma. Bizim ufaklık zaten ilgisi çabuk dağılan bir tip. Zevkten çıldırmış gibi değildi. Yetişkinler de, fena değil diyerek gezdik, ama bence en mantıklısı bir yetişkinin bir çocuğu yanına alarak gezmeye gitmeleri. Ben ki böyle ıvır zıvır şeyleri severim, çok etkilenmediğimi itiraf etmeliyim. Bir tek tünel gibi bir yerden gidiliyor, orası bir nebze daha sevimli; ama biz gezerken çok kalabalıktı, genelde de çok dar. Kapalı yerlere bayılmayanlar biraz zorlanabilirler. Forum’un web sitesinden bulduğum bu resim daha ferah bir günde çekilmiş.
Bir arkadaşım oğlunu götürmüştü, o bahsetmişti: Balıklara yem veren bir balıkadam vardı falan diye. O balık adam bence devamlı dolanıyor, çünkü biz de rastladık. Olayı bir nebze şebekliğe vurmuş, devamlı millete el sallıyordu. Bir de bazı bitkilerin, mercanların -neyse artık onların isimleri- çok renkli ve çok sık arayla olduklarını fark ettik, işkillendik. Sonradan yapma olduklarını keşfettik, ona da bozulduk biraz doğal olarak.
Özetle görmüş olduk. Çok bayılanlara, 1 yetişkin+ 1 çocuk formülü ile önerebiliriz. Daha fazla yetişkini sürüklemeye gerek yok. Akvaryum hastası değillerse tabi. Bizim öyle olmadığımız ortaya çıktı. Gerçi günün birinde discus cichlid besleme hayalim sürüyor. Ama şu anda evdeki mevcut akvaryumda mümkün değil; çünkü ısıtması yok/ küçük vs. Ancak içindeki koi‘leri barındırabiliyor. Onlar da rambo gibi balıklar zaten, ne yapsan dayanıyorlar.
Geçen hafta Perşembe, bizim ufaklığın geniz etleri alındı. Saat 9′da gittik hastaneye. Narkozdan uyanması, ayaklanması, keyfinin yerine gelmesi derken, saat 3 gibi herşey bitmişti, yolundaydı, eve doğru yola çıktık. Akşam biraz vık vık uyudu. Arada hayır hayır diye uyandı. Bunu da ameliyathanede yaşadıklarına bağladık; zira ne yaşadığını tam olarak bilemiyoruz. Doktor tanıdıktı. Ameliyathanenin girişinde doktor amcasına teslim ettik. Ardından neler oldu bilemiyoruz, ama hastaneden ayrılırken adama öpücük veriyordu. Hala araları iyi gibiydi, demek ki fazla hırpalanmamış diye düşündük.
Cuma sabahı sıfır kilometre uyandı. Sanki bir önceki gün sıradan bir günmüş gibi. Biz de normal hayatlarımıza geri döndük. Ama bizim ofisin sağolsun, çocuğun ameliyat olursa sana da üç gün izin var gibisinden bir prensibi varmış. Bu çerçevede ben de Cuma izinliydim. Evde oyalandık, kahvaltı vs, sonra ufaklık babanneye gideceğim diye tutturdu. Ben de ipimi kopardığım gibi, teyzemi de ayarlayıp Yüreğine Sor‘a gittim.
Yusuf Kurçenli çekmiş. Ben Türk dizilerine pek aşina olmadığımdan, Tuba Büyüküstün’ü ilk defa seyrettim. O kadar duru bir güzel ki. Oyunu da batmıyor. Karadeniz’de geçiyor ve o kadar güzel renkler var ki. Benim gibi Karadeniz hastasını uçurdu. Hikayesi de sıkmıyor, özetlemeye çalışayım. Esma ve Mustafa birbirini seviyorlar, ama Mustafa gizli Ortodoks. O dönemde Osmanlı’da da demokratik bir açılım varmış gibi duruyor. Köylünün bazısı açıklayalım kimliğimizi diyor, Mustafa’nın başından aşağı kaynar sular dökülüyor çünkü Esma da bilmiyor, Esma’nın ailesi de zaten toleranssız tipler, yani ortaya çıkarsa bu iş olmayacak. Bu arada Esma köyde en güzel kız bu nedenle Mustafa’nın yakın arkadaşı da buna göz koyuyor. Öbür oğlanın adını unuttum ama Hakan Eratik oynuyor. Bu arkadaşı da hayatımda ilk defa seyrettim. Yeşim Salkım’la evlendi diye duydum. Sonra da bir röportajını okudum doğruymuş. Özetle film gayrımüslimlerin dertlerinden dem vurmuş. Çok güzel. Sonu biraz destansı ama fena değil.
Karadenizde geçmesi olayı daha bir sevilesi kılıyor, bazı sahnelerde insan nemin kokusunu alıyor gibi. O kadar güzel çekimler var yani. Tatile ihtiyacım var sanırım:)
Pazar günü Shutter Island‘ı seyretmeye niyetlendik. Leonardo Di Caprio artık iyi filmlerde oynuyor referansına binaen gittik bir güzel. Giderken de biraz depresif olduğu tüyosunu aldık, hadi ya falan deyip biraz burulduk, ama girdik filme. Başladık seyretmeye. Tamam süper aydınlık, eğlenceli bir film değil; ama iyi gitti ilk yarısı, ben bir takım 2. Dünya Savaşı sahnelerinde gözümü kapattım, çünkü benim bellek epey bir süre unutmayı reddediyor. Kendimi sık sık yakın çevreme depresif olayları anlatırken buluyorum (Bakınız Elazığ depremi, Keko, mavi balon).
Filmin ikinci yarısında, ayın 20′si gibi doğum yapması beklenen ve Ankara’da hiç bir akrabası olmayan 2 çocuklu (5 yaşında kız ve 3.5 yaş oğlan) komşum telefonla aradı. Açamadım doğal olarak, ama sonra da eşim arayınca işkillendim. Mecburen dışarı çıktım ve korkulan başa geldi: Bebek yoldaymış, ufaklıklar bize bırakılacakmış. Tamam dedim hallederiz, daha önce hiç bizde kalmamışlardı. Başka hiç bir çocuk da bizde yatıya kalmamıştı. Ama en fazla ne kadar kötü olabilir diye düşündüm. Apar topar sinema salonuna geri girip montu ve çantayı toparladım. Arkadaşı ikinci yarıyı seyredip, anlayarak daha sonra bana anlatmak üzere salonda bırakıp çıktım.
Filmi Martin Scorcese çekmiş, 1950′lerde akli dengesi bozuk suçluları kapattıkları Shutter Island’daki Adhecliff Hastanesinde geçiyor. Leonardo Di Caprio (Teddy) ve Mark Ruffalo (Chuck) kilitli odasından kaybolan bir kadın mahkumun akıbetini araştırmak üzere adaya gidiyorlar. Dedektif gibi bir şey bunlar (US Marshall). Hastanede Nazi kalıntısı yöneticiler mevcut. Amcalar Mahler dinliyor. Bu arada Teddy’nin 2. Dünya Savaşı’nda savaştığını ve biraz sıyırdığını anlıyoruz. Eşini de bir kundakçının çıkardığı yangında kaybetmiş. Tesadüf o ki, o kundakçı da o hastanede/cezaevinde olabilir. Ama emin olamıyoruz, çelişik mesajlar var. Teddy bu adamın peşinde oraya gelmeyi kendi istediğini söylüyor Chuck’a. Ben Kingsley de hastanede başhekim gibi birşey. İyi biri gibi, eski tip tedavilere karşı görünüyor, ama iyi biri olduğundan da çok emin olamıyoruz; çünkü Teddy personel dosyaları falan isteyince, mümkün değil muhabbeti çekiyor.
Bu arada Teddy’nin yangında kül olmuş eşi ara ara rüyalara girip soruşturmanın gidişatını etkilemeye çalışıyor. Çeşitli talimatlar veriyor. Sonrasında Teddy mahkumları sorguya çekerken, nispeten normal görünen bir tanesi Teddy’nin defterini ele geçirip Kaç diye yazmayı başarıyor. Üstüne üstlük bir de kasırga çıkıyor. Mahkumlar serbest kalıyor vs. Birinci yarı bitiyor ben çıkıyorum. Arkadaşımın anlattığına göre salondaki az sayıdaki seyircinin ikinci yarıda epey kafaları karışmış. Filmin sonunu pek anlayan olmamış.
Genel olarak çok methetmiyor görünsem de, aslında ikinci yarıyı görememiş olmak canım sıktı. Tekrar seyretmeye gitmem, ama DVD’sini seyredeceğim gibi geliyor. Tavsiye ediyor muyum, inanın ben de bilemiyorum ama oldukça iyi eleştiriler okuyorum hakkında. Bilemiyorum, kafam karışık.
Evdeki duruma gelince bebek, ufaklıkların annelerinin ya 2-3 saate döneriz iddialarını teyit eder biçimde saat 20:30 civarı doğdu. En son duyduğum normal doğum yaklaşık 2 hafta önce, neredeyse 2 gün sürmüştü. Onun için vay başımıza gelenler, biz bu çocukları iki gün nasıl oyalarız şeklinde ortada dolanıyordum. Gerek kalmadı. Köfte, makarna, patates kızartması yendi, risk alınmadı. Çocuklara kereviz yedirmeye çalışmadık yani. Ufaklıklar da sorun çıkarmadılar. Önce bizimki biraz alan savunmasına geçti, ama Little Mermaid’i seyrederken yatıştı. Sonra da tüm enerjisi bitene kadar ortada dolandı. Tehdit altında olduğunu hissettiği bir takım oyuncakları serbest kaldıkları anda ele geçirip sakladı, ama çaktırmamaya çalıştı. Ufaklıkları, babaları gelip saat 21.00 gibi aldıktan yaklaşık bir buçuk dakika sonra uyumuştu. Öncesinde bebeği görmeye gitmiyoruz diye epey bozuldu ama uyku galip geldi.
Resim TummyMountain‘dan.
İdman gibi bir Pazar oldu. Yorulduk ama güzel oldu:)
.
Precious‘ın oyuncularından Mo’nique Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını, film ise En İyi Uyarlama Senaryo Oscar’ını aldı. Ayrıca Precious, en iyi film adaylarından da biriydi. Ben de bunun üzerine seyretmeye karar verdim; hakkında en ufak birşey bilmeden. Filmi tek bir kelime ile anlatmam gerekirse, tokmak gibi diyebilirim. Uzun zamandır izlediğim en etkileyici filmlerden biriydi.
İzlemeyenler bu kısmını es geçsinler, konusundan bahsedeceğim: Precious, Harlem’de yaşayan, aşırı kilolu, çirkin ve siyah 16 yaşında bir kız. İlk tokmağı kızın görüntüsüyle yiyorsunuz. Filmde ırkçılık üzerine çok vurgu yapılacağını düşündüm; ama ırkçılığa sıra bile gelmedi. Precious liseye devam ediyor. Fakat evde korkunç problemleri var. Annesi (Mo’nique) kızından nefret ediyor; çünkü erkek arkadaşı, yani Precious’ın babası, Precious’a cinsel tacizde bulunuyor. Hatta Precious’ın babasından bir çocuğu var ve ikincisine de hamile kaldıktan sonra liseden atılıyor. İkinci ve en büyük tokmak buradan geliyor zaten. Bir diğer tokmak, ev yaşantılarındaki sefillik ve pislikle geliyor. İlk çocuğunun adı Mongo, çünkü çocukta Down sendromu var. Bir tokmak daha. Precious liseden uzaklaştırıldıktan sonra, açıktan okuyabileceği alternatif bir okula yazılıyor. Dilbilgisi çok zayıf, çünkü evde f.ck kelimesi dışında en fazla 10 kelime konuşuluyor; ama matematiği iyi. Sonuçta, öğretmeninin ve birkaç arkadaşının yardımıyla; kendini bir nebze kurtarmayı beceriyor. Tabii bu kadar yaşananlardan sonra, insan kendini ne derece kurtarabilirse…
Filmin ilk yarısında, Mo’nique’in korkunç rahatsız edici rolü dışında pek de etkisi yok. Ancak filmin sonlarına doğru, gerçekten iyi bir oyunculuk örneği sergilediğini söyleyebilirim. Tabii en iyi performans bu muydu bilemem, ama bence çok iyiydi. Filmdeki ufak bir roldeki kadını Mariah Carey‘e benzettim; eşim yok artık dedi. Gerçekten oymuş. O da göze batmıyor, pek önemli bir rolü yok zaten. Hatta yine yan bir rolde Lenny Kravitz varmış, onu tanıyamadım diye kendime çok gıcık oldum sonradan.
Başroldeki Gabourey Sidib, yani Precious, ilk kez bir filmde oynamış 1983 doğumlu bir kız. Kendisi de Harlem’de yaşamış. Onun da çok iyi olduğunu düşünüyorum şahsen; samimiydi. Zaten bir film daha çekip, bitirmiş.
Filmde, kötü şartlara sahip bir gencin kendini bir nebze de olsa kurtarması işlenmiş. Bu açıdan, diğer bir Oscar adayı The Blind Side‘a benziyordu. Ondan da daha önce bahsetmiştik, hatırlarsınız. Ben onu da beğenmiştim, ama bu kadar etkileyici değildi o. Çok farklı iki filmdi yani; kesinlikle karşılaştırılamaz. Sandra Bullock da o rolle En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ı aldı.
İzlemenizi öneririm…
İmza G.
Hafta içleri öğlen aralarında ne zaman korkunç şeyler yemek istesem (Izgara tavuk bir fast food menü (marka vermemeye çalıştım:)), süpermarketten patates cipsi, jelibon, başka bir yerlerden patates kızartması, kola, dondurma vs) evden getirdiği sağlıklı yemeğini çok az sızlanmayla, beni yargılamadan kenara atıp bana takılacağını bildiğim bir arkadaşım var.
Foto buradan
Bu arkadaşımın öğlen diyetisyenle randevusu vardı. Diyetisyenin hayretten büyümüş gözleri karşısında geçen hafta yediklerinin listesini sunmuş kadıncağıza. Sunduğu liste normalde benim de listem olabilirdi, zevkler son derece paralel. Gerçi benim şu aralar mazeretim var iştahım açık, garip bir damak zevkim var ama beni tanıyanlar karşısında bu mazerete pek tutunamam, zira bebek beklemediğim dönemlerde de bu paralellikte besleniyordum.
Neyse arkadaşımın diyetisyen randevusu sırasında kadıncağızın hayretle sorduğu sorular ve inanamayan surat ifadesini anlattıkça epey eğlendik -Saat dört civarı bir sorununuz mu oluyor?- İşin garibi onun cidden yediklerine orantılı bir vücudu yok, gayet sportif bir tipi var. Ben de çok mutsuz değilim. Fazla gayrete gerek yok yani böyle devam edebiliriz.
Sonra bir süre aman sadece junk kesilse bile rahat verilir ya bu kilolar falan dedik. Halledilir rahat diye konuşmayı kapatacakken birden bir arkadaşımızın nasıl yiyorsunuz o jelibonları şeklindeki eleştirisi aklımıza geldi, off olsa şimdi ne biçim yenir kıvamına girildi, ben bu aralar en çok vampir dişi şeklindekileri seviyorum diye ekledim. Sonra ekşi ekşi topik modelini de sevdiğimiz konusunda hemfikir olduk.
Bu konuşma böyle bitmemeliydi:) Kimseleri özendirmesin bu yazı şimdi, bırakacağız bu alemleri. Ben zaten şu aralar asla böyle beslenmemeliyim, şimdi yakın çevremden tenkit mailleri almayayım. Bu konuşma hiç yapılmadı, hepsi hayal ürünü (Gerçi geçmişte de bu şekerler hakkında yazdığımı hatırladım, olayın kronik olduğu ortaya çıktı).
Hemen faydalı bir iki bilgi ile toparlıyorum; mesela her öğün sonrası bir tatlı kaşığı tarçın yersek metabolizmayı hızlandırabiliriz veya herhangi olası bir tatlı krizinde de kuru kayısı ya da (bayılıyorsak falan) biraz pekmez atabiliriz ağza. Her şey normale döner:)
Koşarak Sivil Toplum Kuruluşlarına katkıda bulunmak üzere para toplayan bir oluşumdan (Adım adım oluşumu) haberdar oldum geçen gün. Biraz düzenli egzersiz yapan veya yapmak isteyen herkes katılabilir gibi gözüküyor. Bunu yaparken aynı zamanda sosyal sorumluluk projelerine de destek vermiş oluyorsun. Kendine göre bir spor organizasyonu belirliyorsun, tarihini öğreniyorsun, zaman ve kondisyonun doğrultusunda hazırlanmaya başlıyorsun. Desteklemek istediğin sivil toplum kuruluşuna da kişiler kendileri karar veriyorsun anladığım kadarıyla. Sonra bir bağış mektubu hazırlıyorsun, sosyal çevrene gönderiyorsun.
Bu sene bana zor ama seneye belki girişebilirim. Bakalım söz veremiyorum. Şu anda otoparka koştuğumu bile düşünemiyorum:(
Geçenlerde bir arkadaşım Norveçli fotoğraf sanatçısı Kjell Sandved‘in fotoğrafladığı kelebeklerle ilgili bir mail atmıştı. Baktım internette de bir sürü şey var bu konuda. Butterfly alphabet…
Sandved, yıllardır bu işin peşindeymiş. Kelebek desenlerinde alfabenin tüm harflerini görüntülemiş. Gerçekten güzel şeyler var. Kjell Sandved, taaaa 1960’lı yıllarda Smithsonian Enstitüsü Doğa Tarihi Müzesi’nde çalışırken tavanarasında, bir köşede egzotik kelebekleri keşfetmiş ve üzerlerindeki desenler üzerinde çalışmaya başlamış. Ama işin garibi, fotoğrafçılığı kelebekleri keşfettikten sonra öğrenmeye başlamış. Güzel fotoğraflar var vaktiniz olursa bakın.