SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Singapur Gezi Notları
Dec 15th, 2010 by gia

Bir haftalık bir Singapur seyahatini, benden sonra gideceklere bir rehber oluşturabilmesi açısından sürekli notlar alarak geçirdim. Benim için hem iş, hem tatil içeren bir geziydi. Yurt içi veya yurt dışı bir yere gitmeden önce, biraz çalışıp gidiyorum. Eskiden deliler gibi çalışırdım, şimdi birazcık… Eskiden dakika dakika ne yapılacağını ayarlardım, şimdi sadece yapılacak-görülecek-yenilecek yerleri öğrenmeye çalışıyorum. Herhalde hayat boyu, hiçbir yerde avare avare dolaşamayacağım: ) Ve bu sene, hep içimde tuttuğum, kendime bile itiraf edemediğim gerçeği söyleyebilecek cesareti buldum kendimde: Deniz tatilini sevmiyorum!!! Benim 15 dakikadan fazla deniz-havuz kenarında bir şezlongda oturmam/ yatmam mümkün değil. Güneşte yatmak, zaten lügatimde yok. Dolayısıyla otelde veya pansiyonda, çevreme huzursuzluk vermeden en fazla iki gün kalabiliyorum. Yazlık ortamını seviyorum, çünkü kendi yaşam üçgenimi kurabiliyorum bir köşeye. Bu kadar az dinlenmek, insanı çok yıpratıyor; pek de tavsiye etmem. Ama benim bünyem boş durunca daha çok yorulan bir bünye. Neyse, çok kişisele girmeyelim, Singapur’a gelelim.

-        Metroya MRT deniliyor. Eğer metro kullanmayı düşünüyorsanız, havaalanından çıkmadan, kendinize bir bilet edinebilirsiniz.  Bu kartlar Akbil mantığında. Kart ücreti olarak 5$ ücret veriyorsunuz (Yazdığım tüm dolarlar, Singapur doları; orada da öyle.). Üstünü bittikçe doldurtuyorsunuz. Otobüslerde de geçiyor.

-        Otobüs veya metroda, gidilen mesafeye göre ücret veriyorsunuz. O yüzden, ikisine de bir kere binerken kartı okutuyorsunuz, bir de çıkarken. Aradaki mesafeyi ölçüp ona göre bir ücret düşüyor. Eğer basmazsanız, en uzak mesafe ücreti alıyor.

-        Orchard Road, çok büyük bir alışveriş caddesi. Cıvıl cıvıl, sağlı sollu alışveriş merkezi, cafeler. Dikkatimi çeken bir şey, yolun üzerindeki ağaçların tepesindeki kuşların deliler gibi cıvıldaması. Hiç böyle bir şey duymamıştım.

-        Elektronik denince, Mustafa diye bir çarşıdan bahsediliyordu. Little India bölgesinde. Bir gidelim dedik. Çok fazla ilgimizi çekmedi bizim. Ancaaaak, kocaman bir market var, ayakkabılar, kremler, çantalar, her türlü ıvır zıvır. Mesela, Tiger Balm markalı, bizdeki viks tarzı kremler. Bol mentollü, kas ağrılarında, baş ağrılarında kullanılan krem çeşitleri. En ucuzları oradaydılar. Bir sürü uzak doğu yağı, aromaterapi yağları… Bir de kendime Crocs aldım oradan, çok ucuzdu. Girişinde, koskocaman bir mücevher köşesi var. Mücevher dediğim, çoğu altın, biraz pırlanta. Pek ilgilenmedim, fiyatları bilemeyeceğim.

-        Starbucks’larda internet vardı. Biz de akşamları, Orchard Road’daki Starbucks’da oturup; hem gelen geçeni dikizledik, hem de internetten faydalandık. Öneririm, gece geç saate kadar oturabilirsiniz.

-        Hava çok nemli, bunaltıcı.

-        Çin Mahalles’nde, tesadüfen girdiğimiz bir çok katlı mağaza vardı. Upper Cross Road’un üzerinde girişi olan. Kaliteli Çin ürünleri bulabilirsiniz, antikalar, çay takımları, biblolar, taraklar, ipekler, çaylar…

-        Clark Quay, iki yakası dipdibe restoranlardan oluşan kanal üzerinde bir bölge. Turistik tabii. Her ülkenin mutfağını bulabilirsiniz. Meksika mutfağından, Kore mutfağına. Mado’nun da bir standı vardı. Jumbo, meşhur bir yer mesela, deniz ürünleri yiyebileceğiniz. Çok sıra vardı.

-        Otel seçimi çok önemli. Biz iş sebebiyle merkeze çok ters bir otelde kaldık. Bize çok vakit kaybettirdi. Oteller genel itibariyle pahalı. Ama örneğin Clark Quay’de bir otel seçebilirsiniz. Hatta Swissotel Merchant Court, altında metro olan yeri çok güzel bir oteldi. Düşünüp düşünüp vazgeçmiştik, hata yapmışız. Gecesi 157 dolardı. Orası için pahalı sayılmaz.

-        Orchard Road’un üzerinde Takashimaya diye kocaman, çok katlı bir alışveriş merkezi var. Güzel. Bir de alt katında food court var, yani yemek katı. Tavsiye ederim. Çok çeşitli seçenekler var. Fiyatlar da uygun. Biz iki kez Seoul Street Food’cu da yedik, çok sevdik. Özelliği kızartma satması. Şinitzel, şişe geçirilmiş patates çeşitleri, karides, vs. Hepsini kızartıyorlar, peçeteyle iyice yağını alıyorlar ve veriyorlar. Karidesi çok güzeldi mesela. Ve çok ucuz. Koca bir tavuk şinitzel, ama cidden büyük 3.5 $, karides galiba 4.5$ idi. Her biri kendi başına çok doyurucu.

-        Mağazalarda vergi iadesi almanız mümkün. Mesela Takashimaya’da, 3 ürün 100 doları geçiyorsa %7 tax free oluyordu.

-        1 US $ = 1.27-1.36 S$. Havaalanında 1.32 idi, otelde 1.27, Mustafa’nın girişinde 1.36’ya yakın. Eğer yüklü bir para bozduracaksanız, Mustafa’ya gidi.

-        Metroda bile herkesin kolunda Louis Vuitton, Gucci çantalar, Rolex, Omega saatler…

-        Bir de Funan diye bir elektronik market var. Amerika’ya göre fiyatlar pahalı, ama Türkiye’ye göre daha uygun.

-        Her yerde alışveriş merkezi demiştim ya, dolayısıyla dünyadaki her marka var. Her marka, abartısız. Herşeyin en son modelleri de mevcut. Zaten Singapur için “Birleşmiş Milletler’de koltuğu bulunan tek alışveriş merkezi” diye yazıyordu rehberde: )

-        Mutfak malzemeleri çok çeşitli ve çok eğlenceli. Çok hoş yapma çiçekler bulmak mümkün. Ayrıca 220 V oldukları için, mutfak aletleri de alabilirsiniz. Sadece prize takmak için bir converter priz almak lazım.

-        Burada Ebru Şallı zayıf hamile diye kıyamet kopuyor, sanki çok çok anormal bir şeymiş gibi. Oysa orada herkes Ebru Şallı gibi ve birçok hamile var: ) Bir sorun yok yani, rahat olalım:)

-        Sabahları erken kalkmamız gerektiğinden, gece hayatını bilemeyeceğim.

-        Gece yapılan bir safari var, Night Safari. Vahşi hayvanları yakından görme şansınız var, 120 $.

-        Her yerde Mc Donalds, Burger King. Uzak Doğu Mutfağı’nı sevmeyenler için.

-        Kırtasiye ürünleri çok çeşitli. Kabalcı’da, Buldum Buldum’da satılan birçok şeyin kaynağı belli oldu.

-        Sentosa diye bir ada var. Vivocity’den tramvayımsı bir şey kalkıyor. Çok yakında zaten. Gidiş-geliş 3 $. Ayrıca camdan teleferik de var, o nereden kalkıyor bilmiyorum. Birçok atraksiyon var adada. Bilet alıyorsunuz. Toplu alınca daha indirimli oluyor elbette. Biz Underwater World-Dolphins Show-Insects&Butterfly Park bileti aldık, 29.9$’a. Akvaryum güzeldi, yunuslar da fena değildi. Böcek ve kelebek müzesine de meraklılar gidebilir; ama çok da tavsiye etmeyebilirim. Çok değişik kelebekler gördüm, ama böcekler korkunçtu.

-        Cuma geceleri çok kalabalık oluyormuş, herkes dışarı çıkıyormuş.

-        Taksi de pahalı değil, ama elinizi kaldırdığınızda da boş taksi bulunmuyor.

-        Sentosa adasına giderseniz, kumların üzerinde bir yerde, bir şeyler içmenizi ve bir şeyler atıştırmanızı öneririm. Zevkli oluyor.

-       Adada denize de giriliyormuş, ama mesela Siloso Beach pek de denize girilecek gibi değildi. Deniz kirliydi.

-        En meşhur yemeklerinden biri chili crab (Chili soslu yengeç denebilir herhalde).

-        Bence mutlaka görülmesi gereken bir yer de Botanik Bahçesi. Orchard Road’a yakın bir mesafede girişi var. O kadar güzel bir park ki…. Cins cins ağaçlar, çiçekler, bir göl ve içinde kuğular. Çimenlerin üzerinde grup grup insanlar, piknik yapanlar, spor yapanlar… Parkın içinde, bir de Orkide Bahçesi (National Orchid Garden) var, mutlaka ve mutlaka gezmenizi öneriyorum. Cins cins, renk renk orkideler, insan elinden çıkmış harika düzenlenmiş bir bahçe. Biz çok etkilendik, mutlaka 2-3 saatinizi bu geziye ayırın derim. Bizim uçağımız olduğu gün, biraz vakit bulabilip gittik. O gün de üstümüz ince değildi, uçakta giyeceğimiz kıyafetlerimiz vardı. Hava da çok nemliydi, çok zorlandık, terledik. O yüzden son güne sıkıştırmamaya özen gösterin derim.

İmza G.

Aslan sütü
Dec 10th, 2010 by D.

İmza D.

Sol elimle yazdığım yazılar-3, Wall-E artık başköşede
Dec 9th, 2010 by D.

Wall-E ve Eva’nın şu anda en favori film karakterlerimden olduğunu daha önce yazmıştım.

Geçenlerde Trabzon’dan Ankara’ya uçarken, bizim bir numaraya oyuncak alırken bunların minnacık oyuncaklarını gördüm. Paraya kıyamadım, Ankara’da bulurum dedim almadım.  Ankara’ya dönünce bulamadım. Etrafta dört döndüm hiç bir oyuncakçıda yok.

Hırs yaptım, tekrar Batum’a gitmek üzere Trabzon’a  gittiğimiz bir sefer affetmedim, aldım.

Gerçi bizim bir numara kendisine alındı sandığı için bir süre bana teslim etmedi, ama sonra ilgisini kaybetti. Şu anda evde baş köşede bir yerlerde duruyor:)

İmza D.

Wall-E postu için buraya tıklayalım lütfen.

Sol elimle yazdığım yazılar – 2: Neden sol elimle yazıyorum?
Dec 8th, 2010 by D.

Bana nazar değmiş (içtiğim kahvelerde de sinyalleri vardı zaten). Başıma gelen minik kaza sonrası geçmiş olsun‘dan sonra en fazla bunu duydum. Artık ben de inanıyorum. Zaten kelime enerji olduğu için, artık 40 kere telaffuz edildi, değmediyse de değmiştir. Ya da evren bir yere not etmiştir, bir ara gereği yapılacaktır. Katkılarından dolayı herkese teşekkür.

Olay şöyle oldu: Tam “Artık Gürcistan seyahat yazılarını yazmaya başlamalıyım, aradan beş ay geçti, yuh!” tipinde laflar etmeye başladığımız günlerdi. Kapalı havuza gitmek üzere hazırız. Bizim bir numaralı ufaklığın içinde mayo, üzerinde kot, elinde de havuz simiti var. Simite de ip bağlı, çünkü bir iki dakika evvel yere koyduğu simide oturmuş, babasına kendini çektiriyordu. Ben de sırt çantalarımıza son rötuşları yapıyorum.

İki numaranın mama kavanozu çıt çıkarmadan kırılıp, sağ el serçe parmağımın o dünya tatlısı orta boğumunu, Zorro’nun imzası gibi bir desenle paramparça etti. Hemen aklıma derin ven trombozu sebebiyle aldığım kan sulandırıcı iğneler geldi; allah dedim gurbette ölmek de varmış. Çünkü iğne kullandığım dönemde “parmağını kesme, ölürsün” şeklinde uyarılar aldığım olmuştu. İnsanın doktoru sıkça espri yapma çabasında olduğunda artık ne doğru, ne yanlış ucunu kaçırıyor. Anlık bir panik yaşadım, sonra son birkaç aydır iğne veya Coraspin’i kullanmadığım aklıma geldi. Zaten kanama da durur gibiydi. Yatıştım.

Hemen her işten anlayan bir tanıdığı aradık, sağolsun hemen geldi. 2 çocuk, 2 sağlam yetişkin, 1 yaralı yetişkin, bir de ip bağlı kırmızı simit şeklinde kapıdan fırladık. O anda özel sağlık sigortası kartımı almadığımı fark ettim. Ya yok gerekmez dendi. Hâlbuki sigortam yurt dışında da geçerli, ama şimdi hastanedeki muhabbetleri hatırladıkça o sigortanın neye yarayacağını anlatana kadar epey zorlanırdım diye kendi kendime gülüyorum.

Arabaya bindiğimiz anda malına çok düşkün büyük kızım, simidi bizim evin kapısının dışında bıraktıkları için babasına söyleniyordu, çalarlar onu oradan diye. Bizim kata kimselerin o saate çıkmayacağına ikna etmeye çalıştık kendisini. Yemedi. Eve dönene kadar söylendi. Benden çok simit için endişelendi. Eşimin anlattığına göre ben evde şakır şakır kanarken, kağıt havluyla yere damlayan kanları siliyormuş. Belki evde TV seyrederken daha dikkatli olmalıyız, kız çocuk dediğin biraz kandan korkar, yara görünce fena olur falan filan. Cidden eve döndüğümüzde ortada bir tane kan lekesi yoktu.

Gürcistan’da hastanelerin itibarı hiç iyi değil. Tiflis’te görev yaparken çocuklarını Rize’li bir doktora getiren bir tanıdığımız var. Allahtan Batum’da Medina diye yeni özel bir hastane açılmış da göreceli olarak iyi bir muamele gördüm. Hastaneye girdikten sonra çat pat Rusça yardımıyla elimi kestiğimi ve damar tıkanıklığı mevzuunu anlattık. Cerrah bulunana kadar bir allahın kulu yarama bakmayı akıl etmedi. Belki parmak koptu, evde unuttuk değil mi? İnsan bir bakmaz mı?

Operasyon, başlarda yaranın göbeğine yapıldığını tahmin ettiğim 3 iğne dışında acısız geçti. O ilk 3 iğne esnasında ise arkadaşımızın bacaklarımın üzerine bastırdığını hatırlıyorum. Azcık acıdı. Gerek araba kullanma teknikleri, gerek telefonuna olan aşırı yakın ilgisi çerçevesine 14 yaşında bir erkek çocuğuna benzettiğim arkadaşımız, operasyonun bir kısmını telefonuna kaydetti. Orada burada satışını yapıyordur eminim, ama anonim olduğumdan umurumda değil, bir tek elim gözüküyor.

Bu arada operasyon esnasında devamlı Grey’s Anatomy’i falan düşündüm. O aralar sıkça seyrediyordum. Öyle teknolojiler Gürcistan’da benim gittiğim yerde yoktu, o kadarını söyleyeyim. Acil servislerdeki o telaş bile insanı rahatlatabilir, benim için çırpınan birileri var diye. Orada telaş falan yoktu.

Operasyon esnasında doktorlara vucudumdaki bazı ufak dikişleri de göstermek suretiyle havamı attım. Lisede cama girdiğim sağ kol dikişi, bir otoparkta roller blade yaparken, yokuş aşağı hızla gitmeye çalışırken uçup çene üzeri yere konuşum.

Doktorlar da sıcaktılar, allah razı olsun, arada çok iyisin, çok iyi şeklinde gaz veriyorlar. Eve dönünce tendonu toparlat dediler. Tamam dedik. Antibiyotiği aldık. Bu arada Batum’da eczaneler 24 saat açıkmış onu öğrendik. Eve döndüğümüzde kızın simidi de yerindeydi, bir facia daha önlendi.

Ankara’da hemen el cerrahına gittim. Tendon ve sinir tahribatı olduğu tespit edildi. Derhal ameliyat oldum. 3 hafta alçıdayım. Annem yazık, 2 torun bakıyordu, bir tane daha eklendi gibi oldu. Sol elle zor da olsa arada işe gidiyorum. Alçının sivri ucunu sağ el gibi kullanarak yazı teknikleri geliştirdim. Mouse olayına çözüm bulamadım. Sargı bezleri de açık renk olmamalı bence, kir gösteriyor.

Alınacak dersler:

Cam, can dostu değil, nankör birşey, mesafe korunacak.

Sağlık sektörü sıkıntılı ülkelerde cerrahi müdahaleye ihtiyaç duyulmamasına duacı olunacak.

Minik bebeklere daha bir dikkat edilecek, zor dayanılacak fiziksel acılar var bu alemde.

Babil filmini izlememiş olanlara, veterinerin müdahale sahnesi anlatılacak. Azami dikkat konusunda kamuoyu yaratılacak.

Mümkünse cerrah bir kanka ve anestezi malzemesi eşliğinde seyahat edilecek.

İmza D.

Derin ven trombozu ile ilgili yazımız  için burayı tıklayın.

Sol elimle yazdığım yazılar – 1: Üzerime yığılan eşyalara savaş
Dec 7th, 2010 by D.

Benim son birkaç yıldır bir takım ufak tefek sorunlarım var. Herkesin ufak tefek sorunları var, benim de onlardan ziyadesiyle var ama bunlar başka tip sorunlar. Daha çok gündüz düşleri.

Bunlardan birincisi bizim bir numaralı ufaklığın odasında yıllardır biriken (kendisi henüz 5 yaşında) ıvır zıvırlardan kurtulmak, kalanlardan da sistematik olarak kutulamak. (Hangi arada benim minimal dekore ettiğim bebek odası bu hale geldi diye soruyorum kendime. Ben ne zaman bu prenses aksesuarı ve iğrenç bebek pembesinden birkaç ton daha koyu o garip pembeye teslim oldum? Bu parıltılı kılıklar bizim eve nasıl girdi? Kızım neden anasının favori rengi lacivertten tiksiniyor? Bu bir dönem ve geçecek mi? Yanıtı hayır ise duymak istemiyorum, ayrı eve çıkmak istiyorum.) Zira bizim ufaklık parçası olmayan oyuncakları sevmiyor. Bir tane bebek ona hiç çekici gelmiyor. İlla ki bol bol aksesuarı olması lazım. Farklı oyuncakların aksesuarlarını da harmanlamayı seviyor, ki o noktada ben gerilmeye başlıyorum. Mesela Güzel ve Çirkin’in Çirkin’i, Polly’nin tornetine biniyor, bazen Barbi’nin köpek yüzdürdüğü havuz trampleninden korkarak aşağıya bakarken görülüyor. Neticede tüm aksesuarlar harman vaziyetinde. Ben de her eşya kendi takıntısının etrafında olsun severim. Kutular edinmek benim için kaçınılmaz. Bu sorunuma çare babında Cumartesi üzerime bir ışık tuttu birileri:) Annem yün almaya giderken yanındaydım ve tuhafiyeci/ hobi dükkanı formatlı bir dükkanın bir köşesinde boy boy renk renk teneke kutulara rastladım. Başıma gelene inanamadım, yukarıdakinin bana sempatisinin ortalamanın hayli üzerinde olduğuna bir kere daha kanaat getirdim, tekrar tekrar teşekkür ettim, hatta sol elimi yumruk yapıp yezzz diye sessiz çığlıklar atarken kasadaki genç arkadaşla göz göze geldim. (Sağ elimi yumruk yapamadım çünkü alçıda, sonra anlatacağım.) Bu kutuları yılbaşı münasebeti ile mi getirdiniz? Yoksa devamlı buradalar mı? diye sordum. Devamlı buradalar dedi. Oooo, o zaman beni sık göreceksiniz dedim. Herif de, valla her zaman bekleriz diye cevap verdi, gereksiz bir muhabbet oldu. Sonra adam bana kokulu mum hediye etti vs. 5-6 kutu aldım, bir gün yapmaya başlayacağım teneke kutu koleksiyonuma resmen başladım. Tarihler 4 Aralık 2010′u gösteriyordu. Kutulama işine de en kısa zamanda başlıyorum, mesela haftasonu.

İkincisi ise evi sadeleştirip, şu anda sahip olduğumun onda biri kadar kıyafete sahip olup, hepsine de bayılmak. Daha doğrusu süper olduğuna inandığım çok az sayıda kılıkla yaşamak. Bunu daha önce de yazmıştım, hatırlıyorum. Bu da sorunun kronik olduğuna ve hala çözülmemiş olduğuna işaret. Biz 10 küsür yıllık evliyiz. Ben ilk yıllarda bile eşime evi sadeleştireceğim deyip dururdum o da tamam derdi sonra bitti mi derdi evet derdim. Fark görülmüyor derdi, sonra da hep onun eskilerinden kurtulduğumu iddia ederdi. “Verilecekler” torbalarına sayım yapmaya dalardık, 1-2 parça raflara geri dönerdi. Sorun devam ederdi.

Bu yılın sonuna kadar bu işi halledemem zira daha iki hafta elim alçıda, sonra da seyahat var. Ama Ocak 2011 sonuna kadar bu iş bitmiş olacak. Cidden. İçinden gülenlere teessüf ediyorum, onlar kendilerini biliyor. Garaj satışı kılıklı birşey düzenlemek de var kafamda.

Sabah sabah neden bu gaza geldim? Çünkü yahoo gruplarının birinde Gülse Birsel’in hayatı sadeleştirmek ile ilgili bir yazısına rastladım. Alışveriş merkezlerinden tiksinip, artık sadece CD ve kitap alacağım, seyahat edeceğim diye karar verdiğim ve % 80 uyguladığım dönemlerde bazı yakın arkadaşlarımla artık konuşacak hiçbir şey bulamamam aklıma geldi. Yazısından iki alıntı yapıyorum ve tamamını okumaya davet ediyorum sizleri.

“Türkler artık mümkün olduğu kadar çok malı, mümkün olduğu kadar çabuk alıp, evlerine götürmek için yaşıyor! Alışverişe niyeti olmayan bile vitrin bakıp hayal kuruyor. Konsere gidip keman çalmayı, müzeye gidip ressam olmayı hayal eden pek az. Hayat amaçlarımız genelde “Bazı ürünleri edinmek,” üzerine kurulu. ..

Şu ara yapılan çoğu tüketici araştırmaları “Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?”la ilgili. Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına. Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha mutlu ediyor! Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir tatmin sağlıyor.”

Evi sadeleştirmek konulu eski yazımız için buraya tıklayalım.

Gülse Birsel’in sabah sabah bana gaz veren yazısı için de buraya.

İmza D.

»  Substance:WordPress   »  Style:Ahren Ahimsa
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin