Geçen sene Temmuz ayında ilk gidişimden beri bir Gürcistan yazısı yazacağım diye hep aklımda, ama senenin çoğunu iki çocukla evde yalnız geçirdiğimden mi, yoksa eskisine göre daha yaşlı ve uyuz olduğumdan mı bilemiyorum elim değmedi. Ne zaman ki G. Avustralya-Hong Kong seyahatinden döndü, bir de “Kanguru nasıl beslenir?“ temalı postu yazdı, allah dedim bunun arkası gelir, en azından bir kronolojiye sabit kalalım yazılarda.
Gürcistan’ı çok sevdim ben, Türkiye’den tabii ki daha geri ama öte yandan şıkşıkırdam tatil kalabalıklarından uzak, her taraf yemyeşil, üstüne bir de palmiyeler ve deniz var. Dağ desen, o da var. Tarih var. Özetle ben çok sevdiğim için abartabilirim bunu aklınızın bir kenarına yazın, öyle okuyun.
Hopa sınırından Gürcistan’a geçiş
Paraya kıyıp Tiflis’e uçmam ben diyen herkese, Karadeniz’e yolları düştüğü takdirde hemencecik Hopa sınır kapısından Batum’a geçmelerini öneriyorum. Sarp’da sınırı geçtikten sonra Batum şehir merkezi sınıra en fazla 15 kilometre herhalde, resmen yürüme mesafesi. Geçen sene pasaportunda 6 aylık süresi olan TC vatandaşları vizesiz geçebiliyorlardı. Hatta galiba sadece nufüs kağıdıyla da geçilebilecek diye bir karar çıktı ama uygulamaya geçildi mi bilemiyorum.
Hopa ‘da sınırda insanın başına gelebilecek en kötü şey, bir yolcu otobüsünün arkasına düşmek. O zaman biraz sıra bekliyorsunuz. Yoksa 20 dakikada herşey bitmiş oluyor. Hele ki sizin arabada çocuk varsa Gürcüler çok hassas, sizi azarlayarak sıranın önüne geçiriyorlar (allah belanı versin kadın öne geçsene ne duruyorsun sırada kucağında çocukla şeklinde tercüme edilebileceğini tahmin ettiğim birşeyler bağırıp duruyorlar) işlemler kolaylıkla hallediliyor.
Ben ilk gittiğimde bizim o zamanlar yaklaşık 2000 gr gelen 2 numaralı ufaklık sayesinde zaten fazlasıyla bir merhametle karşılanıyorduk. Sık geçişler sonrası sınırın her iki tarafında da gayet yakinen tanınıyorduk. Sıra bekletmediler sağolsunlar.
Sınırı geçince hemen ferah ferah yollarla karşılaşıyorsun. Biz ilk gittiğimizde (Temmuz 2010) yollar çok kötüydü. Hatta Tiflis’e ilk defa karayolu ile gittiğimizde 4 saat sonunda eşime, ya bu ne arabada mıyız deveye mi bindik belli değil diye çıkıştığımı hatırlıyorum. Devamlı biri seni dürtüyor gibi habire bir çukurdan çıkıp diğerine giriyorsun, kucağımda da bebek, diğeri de solumda devamlı konuşuyor, çıldıracak gibi olmuştum. Sonradan yollar yapıldı, durum toparlandı.
Bir sıkıntı var: Hayvancılık önemli tabii oralarda. Bu hayvanların büyük kısmı yollarda gezinmekte bir sakınca görmüyor. Trafik azami dikkat gerektiriyor.
Batum Gürcistan’ın en popüler turizm beldesi. Geçen sene yazın başında Sheraton açıldı, bu sene ise diğer 5 yıldızlı oteller açılıyor. Devam edecek..
İmza D.
Doğru kanguru besleme yöntemleri:
İmza G.
Banu Güven, NTV’den ayrılması sonrasında kendi blogundan Başbakan’a hitaben bir mektup yazdı. Basının üzerindeki baskılardan dertlenenlere fazladan bulutlu gökyüzü manzarası.
Siz de duymuşsunuzdur belki. Ondört yıl emek verdiğim NTV’den geçtiğimiz günlerde ayrılmak durumunda kaldım. Bu haber duyulduğundan, hatta programı erken tatile sokmamı gerektiren malum sıkıntıları yaşadığım günden beri çevreme ‘neden böyle oldu’ sorusunun cevabını vermeye çalışıyorum. Yanlış anlamayın, anlattığım kişisel bir mağduriyet hikayesi değil. Ölçülebilir başarı kriterlerini karşılamış olan ve yayında olduğu dönem içinde kanal yönetiminin takdirini alan bir programın ve benzerlerinin gelecek yayın döneminde, en azından bugüne kadar bu yayınları götüren kişiler tarafından yapılmayacağı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Neden? Bu sadece bizim kurumumuzu ilgilendiren bir durum mu? Sizinle kısa vadede herhangi bir söyleşi yapmam pek muhtemel görünmediğinden yazma ihtiyacı hissettim.
Yaşananlar üzerine farklı kuruluşlarda çalışan meslektaşlarımla konuşuyorum. Onlara neler yaşadıklarını soruyorum. Herkes artık haberciliğin kendi süzgecinden başka bir süzgeçten geçtiğini söylüyor. ‘Şimdi o kişiyle konuşmasak’ ya da ‘Bu yazıyı birinci sayfadan görmesek’, ‘Haberi çok büyütmesek’, ‘Duyulmasından hoşlanılmayacak soruyu sormasak’. Bunlar herkesin son dönemde sık sık duyduğu cümleler. Bazı konular da üzerinde hiç yorum bile yapılmadan geçiştiriliyor zaten. Üstelik dinlediklerimin bir kısmı hiç de yeni hikayeler değil. Bugün yaşadıklarımızın bir devamlılığı olduğunu anlatıyor. Bir meslektaşım hatırlattı. 2004‘te Pamukova’daki hızlı tren kazasının ardından ‘Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi?’ diye soran gazeteciye, ‘Sen hangi gazetedensin?’ diye sorup, sonra da had bildirerek konuşmaya devam etmiştiniz. Bence herkesin gözleri önünde yaşanan bu çıkışınız habercilerin özgüveni açısından bir kırılma noktasıdır. Çok kötü bir kazanın etkisinde ortaya çıkan bir tepki deseniz de buna, o zor ama göğüslenmesi gereken soruya verdiğiniz cevap da başka bir ‘kaza’ olmuştu. Tamam, bunun üzerinden yıllar geçti, ama zedelenen o özgüveni tamir edecek yaklaşımlarla karşılaşmadık. Bundan birkaç yıl önce yabancı bir yetkiliye sorulan sorudan nem kapan bir hükümet üyesinin, muhabiri çalıştığı kurumun sahibine doğrudan şikayet etmesinden mi söz edeyim, yoksa ana akım medyadan başka bir meslektaşımın telefonda ‘Bu iş artık katlanılır gibi değil’ derken sesinin titremesinden mi? Yoksa birçok meslektaşımın ‘Ama ayrıntıları telefonda konuşmayalım’ demesinden mi? Haber toplantılarında sizin duymaktan hoşlanmayacağınızın düşünüldüğü ya da bilindiği konuların gündemin alt sıralarına itilmesinden mi ya da bizim gazeteci tabirimizle, hiç görülmemesinden mi? Toplumsal olaylarda biber gazı ve cop devreye girdiğinde, ‘ağır kaçabilecek’ bazı görüntülerin ayıklanmasından mı? Yanlış anlaşılmasın, sadece eski kanalımda değil, yine duyduklarıma dayanarak söylüyorum, başka kanallarda da haber spotları yazılırken defalarca düşünülmesinden ya da bazı anahtar kelimelerin kullanım dışında tutulmasından mı? Biliyorsunuz, buna otosansür deniyor. Sansür canavarı haber merkezlerine gelip kuruluyor. Zaten siyasi kültüründe biat etkisi kuvvetli olan, mesela darbelere yıllarca ‘müdahale’ deme kibarlığında yaklaşmış bir toplumda ve medyasında, otosansürün kendisine yer açması hiç zor değil. Yani durum hiçbir yayın kuruluşunda pek farklı değil, ama belki farklı farklı idare ediliyor. Her yayın kuruluşunun ait olduğu grubun karnının yumuşaklık derecesine göre reaksiyon verdiğini görüyoruz. Başka alanlardaki yatırımların, girişimlerin ya da sermayenin kazaya uğrama riski sınırlarımızı belirliyor, zaman zaman iyice geriye çekiyor. Şunu da söylemek gerek. Türkiye’de medya benzer tecrübeleri daha önce de yaşamış ve tökezlemiş bulunuyor. Doksanlı yıllardan başlayarak çok sayıda örnek verilebilir.
Devamını merak edenler buradan takip edebilirler.
Lozan’ın çocukları başlıklı fotoğraf sergisinin açılışı, Çankaya Belediyesi Galeri Kara’da (Mithatpaşa Caddesi No: 48 Kızılay/ Ankara) 30 Haziran Perşembe günü gerçekleşecek.
Şöyle bir şey oldu:
Geçen Cuma günü bizim okulda mezuniyet vardı. Cüppe giydim ben de izliyordum. Sağ yüzük parmağıma da kalınca bir yüzük takmıştım. Törenin orta yerlerinde, yüzüğümle oynarken tas gibi kaldığını gördüm. Bir baktım parmağım davul gibi olmuş. Ve kıpkırmızı, şiş. Kangren olacağım diye, hemen kalktım, tuvalete gittim. Sıvı sabunla çıkarmaya çalıştım olmadı. Sonra açık bir kapı gördüm, içeri girdim; şey kreminiz var mi acaba, acil lazım dedim. Sebebini de söylemedim. Yok dediler. Sonra ben bayağı bir panik oldum, kangren olacağım, yüzük parmağımda kaldı diye. Gece de saat 9.30 falan. En son bizim toplantı salonundaki mini buzdolabı aklıma geldi. Belki dedim, sıvı yağ falan vardır içinde. Baktım yok, tam kaparken minik poşetlerde ketçap-mayonez gördüm. Mac Gyver olarak, mayonezi açıp, yüzüğü elimden çıkarttım. Ama o anları ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Herşeyi göze aldım. Parmak elimde kalacak gibi oldu, olsun dedim, alçıya alınır. Bir ara da patlayacak gibi oldu, yüzüğü biraz hareket ettirdim, tabii parmağın ucuna doğru gitti sislik. Derim yarılacak, parmağım patlayacak, her yer et, kan olacak zannettim. Neyse çıktı. Biraz zedelendi parmak tabii… Ama umurumda değildi. Yüzükten kurtuldum, parmağım patlamadı ve kırılmadı ya, gerisini mühim değil .
Sanırım birşey sokmuş parmağımı, hiç bilemiyorum!
Tutulma başladığında ülkemizin büyük kısmında Güneş yeni batmış olacak. Tam tutulma başladığındaysa hava büyük ölçüde kararmış olacak. Ay’ın bu sırada ufka yakın oluşu nedeniyle tutulmanın güzel bir manzara oluşturacağını söyleyebiliriz. Ayrıca tutulmanın akşamın erken saatlerinde meydana gelecek olması sayesinde çok sayısa kişi tutulmayı görme şansı bulacak.
Ayrıntılar Bilim ve Teknik Haziran sayısı Gökyüzü köşesinde…
G.’nin Şirince’den kaktüs saksısı fonksiyonlu ayakkabı postunu gorünce aklıma bu geldi. Geri kalmayayım dedim. Amasra’dan bu.
Eski evimize geri taşınacağız hevesiyle hergün bizim 5 yaşındaki ufaklığa odanı nasıl yapayım? muhabbeti yapıyorum. Gerçi o benden daha az hevesli gibi. Internet’ten resimler gösteriyorum, her yeni gösterdiğimin tam istediği oda olduğuna karar veriyor; ta ki bir sonraki resmi görene kadar. Çok da umurunda değil açıkcası. Sadece bir takım iğrenç bulduğum çıkartmaları odaya gelişi güzel yapıştırmak istiyor. Bu konuda ısrarlı, ben itiraz ediyorum, kapışıyoruz. Sonra çıkartma defterine yapıştırmasına ikna ediyorum, olay tatlıya bağlanıyor.
Bunlar ile meşgul iken bir arkadaşımın The Telegraph’daki bir haberle ilgili gönderdiği link‘e göz attım. James Mollison diye bir fotoğraf sanatçısının dünyanın çeşitli ülkelerinden farklı gelir düzeyinde çocukların odalarını (ya da geceledikleri mekanları) resimlemiş ve kitap halinde derlemiş ( Where children sleep). En çarpıcı bir kaç tanesini eklemeye çalıştım, ama çoğunu beceremedim.
Bu mesela, Kaya isimli Japonya’dan tuzu kuru bir kızımız. 30 elbisesi, 30 çift ayakkabısı ve bizim evdeki toplam eşya adedi kadar -en az- oyuncağı var.
Bu da Amerika’dan Joey, ava meraklı, silahı var. 7 yaşında geyik avlamış. 15 yaşında da okul basıp katliam yapması muhtemel.
Bikram Nepalli. Ondan beterleri de var:
Alex, Rio de Janerio’lu. Onun hikayesini tam bilemiyorum. Kanepeden ziyade içerilerde bir yerlerde uyuma imkanı olduğunu ümit ediyorum. Daha da fazlası olmadığı (bisiklet, akşam yemekte köfte vs.) aşikar gerçi.. Özetle diyeceğim; kayınvalidemin de ara ara dediği gibi “yalan dünya”.