Hafif Tarif’te Fındıklı Kurabiye tarifine bakarken bizim ufaklığın anneannemin evinde yaptığı kurabiye aklıma geldi. Onun nesi eksik? diyerek koymaya karar verdim. Ellerini yıkamadan işe giriştiği ve yoğururken her türlü işle uğraştığı için sonradan kimse yemek istememiş sadece fotoğrafı çekilmişti. Biraz tipi de kayık ama olsun:)
İmza D.
Ortalık toparlama ve temizlik yapma konusunda bir takım takıntılarım var kabul ediyorum. Şu yeni okuduğum Kundakçı isimli kitapda, kadın bir sayfada sanki beni tarif ediyor. Gerçi onun bir noktada kafayı sıyırdığı kesin ama öncesinde de böyleymiş. Tek ortak noktamızın bu kalmasını dileyerek kitaptan bir alıntı yapıyorum:
“ben öyle bir kadınımın Usame ( kadın kitapta Usame Bin Laden’a mektup yazıyor) bana her türlü karışıklığı verebilirsin senin için düzene sokarım. Bunu yapmaktan memnuniyet duyarım. Diyelim ki bir parti verdin ve dairen çığırından çıktı. Şey sabah uğrayabilir ve tüm glam rock CD’lerini doğru kutularına koyup saksıların diplerindeki izmaritleri toplayabilir ve klozeti ıskalamış kusmuğu temizleyebilirim. Benim için sorun olmaz. Ya da diyelim mutfağın küçük ve hiçbir şey koyacak bir yer bulamıyorsun. Diyelim ki tüm dolapların ağzına kadar dolu olduğu için kapılarını açtığında sos tencerelerinin kapakları düşüyor ve tüm tezgâhların bomba parçaları ve sakal briyantini tenekeleriyle kaplı olduğu için kirli tabakları koyacak yer yok. Şey ben gelebilir ve seninle birlikte onları düzene sokabilirim. Çekmeceleri elden geçirir ve tek tek her şeyi havaya kaldırıp onlara gerçekten ihtiyacın olup olmadığı sorarım. Ve yapacağım şu olur; hemen hiç kullanmadığın şeyleri bir kutuya koyar ve kutuyu yatağının altına koyarım böylece dolaplarında gerçekten kullandığın şeyleri kaldıracak yer açılır. Anlıyor musun?”
Kitabın orijinalinde de, çevirisinde de özellikle noktalama işaretleri kullanılmamış.
Haftasonu Chris Cleave‘in Kundakçı isimli kitabını okudum. Adamın bir başka kitabı Küçük Arı’ya bayılmadığımı yazmıştım (son zamanlarda kitaplarla ilgili yazdığım postlar hep yazarın bir önceki kitabına çamur atar şekilde başlamaya başladı:) ) Bu kitabı, Küçük Arı’dan sonra yazdı sanmıştım ama 2005 tarihliymiş.
Hikayesi şöyle: Kadının kocası bomba imha ekibinde ve günün her saati işe çağrılma potansiyeli var. Bu da, adamcağız her çağrıldığında tek parça dönmeyecek diye fazlasıyla stres yapıp başkalarıyla birlikte olan bir İngıliz kızcağız. Kadını yargılamamak elde değil ama sonra da başına bir sürü şey geliyor diye hiç ilişmiyorum. Bir de 4 yaşında bir oğulları var. Bazen oğlanı evde tek başına uyurken bırakıp pub’a inip sabaha karşı geliyor mesela. Yani yatacak yeri yok…
Oğlu ve kocası maç seyretmeye gittikleri bir Cumartesi, açık tribunle birlikte havaya uçuyorlar. Onlarla birlikte 1000 kadar kişi daha havaya uçuyor. Bizim ki o esnada gene geçen gece pub’da tanıştığı herifle birlikte.
Sonrasında kadın kafayı üşütüyor. Oğlan hala yaşıyor gibi davranıyor vs. Kitabın gerisi hayli kasvetli ama sürükleyici de. Kadın’ın Osama Bin Laden’a yazdığı mektuplar şeklinde yazılmış. Adamın kaşının üzerinden vurulduğu haftanın ertesinde kitabı okumuş olmamı da ilginç buldum. Hayat fani işte.
Kitabın filmini de çekmişler hatta Ewan McGregor falan da oynamış ama hikayesine bakılırsa kitapla alakası yok.
Şöyle yorumlar almış:
“Büyüleyici ”
-The Economist
“Harikulade ”
-Daily Telegraph
“Hayran olmamak ve duygulanmamak imkânsız ”
-Guardian
“Çarpıcı”
-New York Times
“Chris Cleave dehşet verici bir zeminde, etkileyici ve güzel sahneler yaratma becerisine sahip Elimden bırakamadım, altüst edici, kışkırtıcı ve iyi yazılmış ”
-Observer
Ama bence hiç o kadar abartacak bir şey yok. İlginç olan bir şey var. 2005 yazında Londra’ya yönelik terör saldırıları, tam kitabın çıktığı gün gerçekleşmiş. Ben yazarın yerinde olsam tüylerim diken diken olurdu…
Uzun aradan sonra bir kitap bitirmeyi başardım.
Paul Auster‘dan en son Görünmeyen‘i okuyup, çok da beni sarmadığını yazmıştım. Hâlbuki kitap süper eleştiriler almıştı. Bu defa çok sevdim. Bu, artık kitabın edebi değeri hakkında bir ipucu verir mi orasını bilemiyorum.
Kitap Miles Heler adında 20′li yaşlarının sonlarında ki bir arkadaşımızın kendini Florida’ya sürgün etmesi ile başlıyor. Miles 7 sene önce üniversiteyi terk ettiğinden beri ailesi ile konuşmamış. Halen, kaza ile erkek kardeşinin ölümüne sebep olması olayının, kendisi, babası ve üvey annesi üzerindeki etkisini tartışıp duruyor. Evi terk ettikten sonra oradan oraya göçüyor, garip işlerle uğraşıyor. Florida’da son işi, terk edilen evlerde insanların bıraktıkları eşyaları toparlamak. Miles, Florida’da iken kendine bir sevgili yapıyor ama ona babasının bir yayınevi sahibi annesinin de ünlü bir oyuncu olduğundan bahsetmiyor. Sonra bir şekilde New York’a dönmek zorunda kalıyor ve borçtan dolayı kredisi ödenememiş ve bankanın el koyduğu bir eve yerleşen bir arkadaşının yanına yerleşiyor. Bir sürü şey oluyor ( şu anda kitabı okumaya niyetlenenlerin hevesini kaçırmadan ne kadarını çıtlatabileceğimi kestirmeye çalışıyorum ama fazla anlatamayacağım sanırım).
Değişik karakterlerin ağzından dinliyoruz bir de hikâyeyi. Çok güzel kitap. Okuyun okutun. Hatta bir kısmını Auster’ın kendi sesiyle dinleyin …
Kraliyet düğünü ile ilgili bir şey yazmaya hiç niyetim yok. Allah mesut etsin. Ama her kanalda öpüştükleri sahnenin peşinde olan ufak kızıma bir jest olarak öpücüğün resmi kayıtlarda dursun diye ekliyorum.
Bir de İngiliz düğünlerinde şapkaların ve elbiselerin pastel tonlarındaki zırvalıklar konusunda daha fazlası yapılamaz dediğim bir noktada bu çıktı karşımıza.
Onu da, kayıtlara geçmesi için eklemek istiyorum. Bir de niye? diye sormak istiyorum.
Geçenler de bizim ufaklıkların sızdığı an ile benim de sızmam arasındaki genelde çok kısa olan zaman diliminde, Adam Sandler ile Jennifer Aniston‘un yeni filmleri Just Go with It ‘i seyrettim. Sonuna kadar uyumamayı başardım. Çok da hoşuma gitti.
Filmde Adam karakteri kadın tavlamak için evli numarasına yatan bir estetik cerrah, Jennifer da onun asistanı, boşanmış, iki çocuğu var. Bunlar Adam Sandler’ın tavlamaya çalıştığı bir kadına, herifin iyi bir baba olduğunu ve karısının ondan rızasıyla boşanmak üzere olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar. Bu arada Adam Sandler evli olmadığı için Jennifer ve bebeleri bu rolü oynamak zorunda kalıyor.
Nicole Kidman’a da eskiden millet çok itici dediğinde hep savunurdum kendisini, belki rolün etkisi, ama artık savunmaya gücüm/niyetim yok. Sevimli biri değil..
Öte yandan, film çok sevimli idi. Zaten Adam Sandler ne rolde oynasa benden methiye alır herhalde. Bir de tatil ortamında geçiyordu. Yaza susamış Ankaralı olarak bana çok iyi geldi. Şiddetle tavsiye edebilirim.
Bizim ufaklıkları anneanne ve dedelerinin yanına katıp, babalarının yanına yolladığımda, benim için Ankara Kazan Ben Kepçe günlerinin başlayacağını yakın çevreme duyurmuştum.
Etkinlikler Pazartesi sabah biraz geç tarafından başladı. 09:00 uçağı sis sebebiyle 11:30′da kalktı. O saate kadar da % 90 iptal olacak dendi. Ofiste de işler süper yoğun olduğu için, en kötü ihtimal öğlen tatilinde gider ekibi toplar dönerim diye düşündüm. Bu arada işler yetişmeyecek diye devamlı başımdan aşağı kaynar sular dökülüyordu. Ama uçak kalktı, her şeyden önemlisi de sağ salim indi. Her şey halloldu.
Sonra bir baktım yalnız başımayım:)
Önce işlerimin çoğunu hallettim. Sonra eve bir koşu gidip jet hızıyla evi toparlayıp temizledim. Sonra arkadaşımla, evde bebeler bekliyor stresi olmadan uzun uzun dolaştık, boş boş takıldık, yemek yedik, sinemaya girelim mi dedik, vazgeçtik. Zaman çok bereketli geldi. Erken sokağa dökülmenin faydaları sanırım, eve döndüğümde saat daha 10:00 idi. Geçenlerde seyredip sonunu getiremeyip, horlaya horlaya uykuya daldığım No Strings Attached filmine sırf Ashton Kutcher’ın hatırına bir şans daha vermeye karar verdim.
Konusu fazlasıyla klasik: Natalie Portman karakteri; arada görüşelim, oynaşalım, ama fazla bulaşmayalım, kıskanırsan falan tadım kaçar, sabah da alarmım çalmadan arazi ol, doktorum, meşgulüm, uğraşamam havalarında. Ashton Kutcher karakteri de, tamam bana göre hava hoş diyor; ama sonra fazlasını istiyor, aşık oluyor, bana müsaade diyor. Bu sefer Natalie hırs yapıyor vs. Eğlenceli, ara ara çok komik. Genel olarak sinemada seyretsem tüh buna da vakit harcadık dedirtebilecek film. Black Swan’dan sonra insan bunda niye oynar? diye sordurdu bana. Gerçi Black Swan’a da bayılmamıştım, ama fantastik filmleri anlamakta zorlandığımdan, yoksa güzeldi. Bu arada Ashton’un babası rolünde oynayan Kevin Kline’mış. Sonradan birşeyler okurken fark ettim. Resmen yaşlanmış.
Elinize DVD’si geçerse seyredin, yoksa kanepeden kalkıp sinemaya gittiğinize değmez bence.
Durmadan millete gösterdiğim bir resim var. Paylaşmadan edemeyeceğim. Ben tasarımcı falan olsam da bunu akıl etmiş olsam valla gerine gerine gezerdim ortalıkta.
Merdiven basamağının bastığımız yüzeyine kilim fotoğrafı gibi birşey koymuşlar, dikine duran yüzey de ayna gibi birşey olduğu için, deseni reflekte ediyor, sanki kilim atılmış gibi duruyor.
Tekrar, ahşapla beyaz çok yakışıyor diyerek bitiriyorum.
Evdeki ıvır zıvırdan estetik bir şekilde kurtulmanın çaresini açıklıyorum. Alın minik çivileri, çekici de ayarlayın, 200 kadar çivi çakacağınız için komşular açısından “yuh artık be ” denmeyecek bir saat olduğuna da emin olun. Nispeten beyaz ve kremle donanmıs bir odanın duvarına başlayın çalışmaya.
Benim, her daim dekorasyon konularında çene yarıştırmaktan usanmadığım arkadaşım bunu pek sallamadı ama bence sevimli. Baksanıza araya Happiness falan yazmışlar, ne tatlı..