SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Precious
Mar 12th, 2010 by gia

Precious‘ın oyuncularından Mo’nique Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını, film ise En İyi Uyarlama Senaryo Oscar’ını aldı. Ayrıca Precious, en iyi film adaylarından da biriydi. Ben de bunun üzerine seyretmeye karar verdim; hakkında en ufak birşey bilmeden. Filmi tek bir kelime ile anlatmam gerekirse, tokmak gibi diyebilirim. Uzun zamandır izlediğim en etkileyici filmlerden biriydi.

İzlemeyenler bu kısmını es geçsinler, konusundan bahsedeceğim: Precious, Harlem’de yaşayan, aşırı kilolu, çirkin ve siyah 16 yaşında bir kız. İlk tokmağı kızın görüntüsüyle yiyorsunuz. Filmde ırkçılık üzerine çok vurgu yapılacağını düşündüm; ama ırkçılığa sıra bile gelmedi. Precious liseye devam ediyor. Fakat evde korkunç problemleri var. Annesi (Mo’nique) kızından nefret ediyor; çünkü erkek arkadaşı, yani Precious’ın babası, Precious’a cinsel tacizde bulunuyor. Hatta Precious’ın babasından bir çocuğu var ve ikincisine de hamile kaldıktan sonra liseden atılıyor. İkinci ve en büyük tokmak buradan geliyor zaten. Bir diğer tokmak, ev yaşantılarındaki sefillik ve pislikle geliyor. İlk çocuğunun adı Mongo, çünkü çocukta Down sendromu var. Bir tokmak daha. Precious liseden uzaklaştırıldıktan sonra, açıktan okuyabileceği alternatif bir okula yazılıyor. Dilbilgisi çok zayıf, çünkü evde f.ck kelimesi dışında en fazla 10 kelime konuşuluyor; ama matematiği iyi. Sonuçta, öğretmeninin ve birkaç arkadaşının yardımıyla; kendini bir nebze kurtarmayı beceriyor. Tabii bu kadar yaşananlardan sonra, insan kendini ne derece kurtarabilirse…

Filmin ilk yarısında, Mo’nique’in korkunç rahatsız edici rolü dışında pek de etkisi yok. Ancak filmin sonlarına doğru, gerçekten iyi bir oyunculuk örneği sergilediğini söyleyebilirim. Tabii en iyi performans bu muydu bilemem, ama bence çok iyiydi. Filmdeki ufak bir roldeki kadını Mariah Carey‘e benzettim; eşim yok artık dedi. Gerçekten oymuş. O da göze batmıyor, pek önemli bir rolü yok zaten. Hatta yine yan bir rolde Lenny Kravitz varmış, onu tanıyamadım diye kendime çok gıcık oldum sonradan.

Başroldeki Gabourey Sidib, yani Precious, ilk kez bir filmde oynamış 1983 doğumlu bir kız. Kendisi de Harlem’de yaşamış. Onun da çok iyi olduğunu düşünüyorum şahsen; samimiydi. Zaten bir film daha çekip, bitirmiş.

Filmde, kötü şartlara sahip bir gencin kendini bir nebze de olsa kurtarması işlenmiş. Bu açıdan, diğer bir Oscar adayı The Blind Side‘a benziyordu. Ondan da daha önce bahsetmiştik, hatırlarsınız. Ben onu da beğenmiştim, ama bu kadar etkileyici değildi o. Çok farklı iki filmdi yani; kesinlikle karşılaştırılamaz. Sandra Bullock da o rolle En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ı aldı.

İzlemenizi öneririm…

İmza G.

Water (Su)
May 9th, 2009 by gia

waterWater, 2005 yılında Oscar’a aday gösterilen yabancı filmlerden biri. Mahatma Gandhi’den hemen önceki dönemde, dul kadınların nasıl bir hayat yaşadığını gösteren oldukça çarpıcı bir film. Filmin minik kahramanı 7 yaşında evlendirilip, dul kalıyor. Sadece dul kadınların yaşadığı bir dullar evine gönderiliyor. Gerçek hayatla bağları neredeyse sıfırlanan bu evde yaşanan dram ve bir aşk hikayesi konu alınmış. Deepha Mehta’nın yönettiği fim, Fire (Ateş) ve Earth (Toprak) filmlerinin oluşturduğu üçlemenin son filmi. Bu Kanada yapımı filmin müzikleri de oldukça güzel.

Hindistan’da dulların yaşamı o kadar zor ki… Kaldıkları dullar evinde yatak bile yok, yerde yatıyorlar. Başka birileriyle ilişki kuramıyorlar. İkinci belki üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görüyorlar.  Üstelik bu sahip olabilecekleri iyi bir gelecek. Yoksa, kocalarıyla birlikte yakılmak gibi bir seçenekleri de var. Gerçekten de sarsıcı; çünkü film gerçek yaşananları yansıtıyor. Yönetmeninin filmle ilgili yorumu aynen şöyle:

“Aklımıza takılıp kalan ve bir türlü silinmeyen görüntüler vardır. Böyle bir görüntü on yıl boyunca aklımdaydı. ve kolları ile dizlerini sarmış, boynu bükük, yenilmiş bir kadının görüntüsü bir senaryo fikrini doğurdu ve on yıl sonra “Su” adında bir film oldu.”

Hindistan’da dulların yaşamı:

Hindistan’da şu anda 40 milyona yakın dul kadın bulunuyor. Kocaları öldükten sonra, bir anlamda onların da hayatı sona eriyor. Renkli giyisilere, makyaja veda ediyorlar, cinselliklerini unutuyorlar. Hatta fuhuşa zorlanıyorlar. Pakistan’da da durum çok farklı değil. Pakistan’da dul kalan bir kadın, kendi çocuğunun vekaletini alabilmek için mahkemeye başvurmak zorunda; çünkü velayet doğrudan erkek tarafının yaşı en büyük kişisine geçiyor.

Hindistan’da erkek dulların sayısı, kadınlarınkinin üçte biri kadar. Afrika’da herhangi bir ülkede ise, erişkin kadınların ortalama %67′sinin dul olduğu belirtiliyor. Anlatılanlar çok çarpıcı: “Afrika’da eşleri ölen kadınların başına gelmeyen kalmıyor. Çoğu büyücü, cadı damgası yiyor, eşini öldürmekle suçlanıyor”.

Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için, buraya bakabilirsiniz.

İmza G.

Into the Wild (Yabana Doğru)
Apr 10th, 2009 by gia

itw-poster

Türkiye’de Yabana Doğru adı ile gösterilen Into the Wild, Chris McCandless’in yaşamından esinlenen 2007 yapımı bir Sean Penn filmi. Chris, 1990 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra 24.000 dolarlık bütün birikimini hayır kurumlarına bağışlayıp, cüzdanındaki parasını ve arabasını yakıp kimseye haber vermeden otostop yaparak Alaska’ya gitmeye karar verir. Into the Wild, Chris’in Virginia’dan Alaska’ya yaptığı yolculuğu anlatır.

Chris’in otostop yolcuğu sırasında tanıştığı karakterler, başına gelenler, yaşam mücadelesi ve güzel manzaralar çok etkileyici. Hangimiz yaşamın stresine isyan edip “çekip gitmeyi” düşünmeyiz ki? Ancak kaçımız cebimizdeki bütün parayı yakarak büyük bir cesaretle atılabiliriz böyle bir maceraya?

Chris, “mutlu olmak için insan ilişkilerine gerek olmadığını” düşünür, filmden en akılda kalıcı sözlerden biridir bu. Bir başka sahne de ormanda bulduğu elmayı “gördüğüm en muhteşem, en organik elmasın” diye zevkle yemesidir :) Film boyunca insan bir başına dünyayı keşfetmeye özense de, sonunda “mutluluk paylaşılınca güzeldir” (Happiness is best shared) cümlesi büyük hüzün yaratır.

itw-chris

Chris’i oynayan Emile Hirsch tip olarak çok benzediği gibi çok iyi iş çikartmış. Yanda Chris’in ardından kendi makinesinde buldukları fotoğraf var. Film müziklerinde Pearl Jam’den Eddie Vedder’in parmağı olduğunu da söylemeden geçmeyelim, onun hüzünlü sesi “happiness is best shared” cümlesini hançer gibi saplıyor yüreğinize.

Filmin güzel bir video klibini için tıktık.

İmza B.

Sean Penn …
Apr 10th, 2009 by gia

sean-madonna

Sean Penn klasik Hollywood aktörlerinden değil. Geçmişte Madonna ile kısa ve fırtınalı evliliği ve The Shangai Surprise gibi başarısız bir filme yapımcı ve aktör olarak imza atması, geçmişte ona hak ettiği krediyi vermeme engel olmuştu. Ancak son 10 yıldır onu yakından takip ediyor ve fazlasıyla takdir ediyorum. Ara ara onun filmleri ve özel hayatıyla ilgili bir şeyler yazmaya çalışacağım.

Bence daha yaşlı dursa da, Penn 1960 doğumlu. Annesi aktris Eileen Ryan ve babası yönetmen Leo Penn.  Leo, Litvanya ve Rusya kökenli Yahudi göçmeni bir ailenin oğlu. Annesi Eileen ise İtalyan ve İrlandalı asıllı, Romalı bir katolik.

Penn, Santa Monica doğumlu. Çocukluk arkadaşlarından ikisi tanıdık tipler,  Martin Sheen’in oğulları Charlie Sheen ve Emilio Estevez. Charlie Sheen’in rol aldığı Two and a Half Men‘in bir bölümünde Sean Penn konuk oyuncuydu. Demek oradan tanışıyorlarmış.  Gençliğinde hukuk okumak istemesinin sebebi,  babasının sendikacı ve hak savunucusu bir tip olması olabilir. Sonra su yolunu bulmuş ve Los Angeles’a gitmiş. İlk filmlerinden politik-drama The Falcon and the Snowman‘da (1985) canlandırdığı uyuşturucu müptelası devlet ajanı rolüyle çok tutulmuştu. Ben o sıralar gençtim, çok etkilenmiştim, iyi hatırlıyorum.

Sean Penn’i yeniden keşfim, Oliver Stone’un U-Turn filmine denk geliyor. Son yıllarda en sevdiğim filmleri: 2003 yapımı 21 Grams ve Clint Eastwood’un yönettiği Mystic River. (Beni kahreden iki filmdir.) All the Kings’ Men‘i de yakın zamanda seyrettim. 1950′lerin Louisiana’sında geçiyor. Bir belediye başkanını canlandırıyor, çok başarılı.

sean-penn-oscar-2009

En son Milk ile En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’ı da aldı. Sevimli bir konuşma yaptı, kapının önündeki eşcinsel evliliği karşıtı protestoculara fırça attı, vs. Ama doğrusunu isterseniz, bu benim en favori filmim değil.

Sean Penn zaten son derece politik bir kişilik. Savaş karşıtı ve sol görüşlü çizgisini sıklıkla belli ediyor. Ama işletmecilikten de geri kalmıyor. Bildiğim kadarıyla New York’ta Johnny Deep ve Mick Hucknall ile ortak olduğu Man Ray adında bir de Fransız restorana sahip.

Sean Penn, 1991′den beri birlikte olduğu ve 1996 yılında evlendiği Robin Wright Penn ile, evlenmeden önce Ross, California’da yaşıyordu. Ancak son zamanlarda Natalie Portman ile arasında bir yakınlaşma olduğu da konuşuluyor. En son Oscar töreninde, yanında Robin vardı. Son durumu takip edip, size haber vereceğim.

İmza D.

»  Substance:WordPress   »  Style:Ahren Ahimsa
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin