Batum’a giderken yanımda prematüre bebekler ile ilgili iki tane kalıncana kitap götürmüştüm. Kitapların büyük bölümü küvözde geçen sürelerle ilgili tedavilerin açıklamalarından vs. ibaret idi. Bizim de o dönem geride kaldığı ve çok şükür hiç bir tedavi de gerekmediği / yapılmadığı için beni uzun süre oyalayamadılar. Hızlı hızlı atlaya atlaya okudum. Sonra eşimin okuyup bitirdiği Dan Brown’un son kitabını biraz karıştırdım. Diğer kitaplarında olduğu gibi bu da hiç açmadı (Napalım sevmiyorum). Öylecene ortada kaldım.
İngilizce kitap satan yer var mı buralarda? dedim, millet güldü. Sonra Trabzon’a geçen bir tanıdığa, (sırf heyecan olsun diye) kitap adı vermeden yahu siz kafanıza göre birşey alın ne olsa okurum diye kitap ısmarladım. O da sağolsun, ne bilsin, okuyup da hafif depreştiğim, o kadar da bayılmadığım ( Bakınız Şubat’ta yazdığım bir post) Küçük Arı’yı alıp geldi. Halbuki değişik bir şey gelecek, usul usul okuyacağım diye epey heveslenmiştim.
Sonra eşimin ofisinde mutfakda dolanırken başta Gürcü olduğunu sanıp sonradan Gürcüce bilen bir Azeri olduğunu tahmin ettiğim hanımın elinde Türkçe bir kitap gördüm. Kadıncağızın okumakta olduğu kitaba da hamle yapamadım ama tünelin sonunda ışık gördüm, başladım koşmaya; Yahu dedim sizin evde Türkçe kitap var mı? ben çok sıkılıyorum vs. Kadıncağız mutfak dolabından bir kitap çıkarıp verdi.

Kitap neden bahsediyor diyenlere Kontrast isimli blogda yazanlara göz atmalarını öneririm, benim anlatmaya halim yok. Daha önce Terry Goodkind’in hiç bir kitabını okumamıştım, sanırım bundan sonra da başım çok sıkışmadıkça tercih etmeyeceğim. Ama kötü diye söylemiyorum, paralel evren falan bana (o da ancak arada bir) sinema perdesinde cazip gelebilir. Öte yandan bir kere başlayınca kitap insanı heyecan içinde de bırakıyor, dur yahu şunu bir an önce bitireyim havasına giriyorsunuz. Ben dönüşte Trabzon’da uçağa yetişene kadar okuyup, bitirip öyle eve döndüm. Ama ne bileyim o kadar fazla methedemiyorum, bu türü sevenlerin aklında bulunsun.
İmza D.