Yaklaşık iki ay önce, kitap okuyup, sonra biraraya gelip konuşan bir gruba dahil oldum. İlk toplantılarına gidemeyecektim, bir arkadaşa rica ettim “hangi kitabı okuduklarını bana bildir” diye. O sıralarda da İstanbul’dayım. Soruyorum, soruyorum Mary Shelly’nin Frankenstein’ı hiç bir yerde yok. Girmediğim yer kalmadı, bana her türlü Frankenstein’ı çıkarıyorlar orjinali yok. Bu arada da “yahu hep böyle şeyler okuyacaklarsa işimiz var” da demiyor değilim. Girdiğim bir yerde görevli çocuk “durun yahu bulalım benim en sevdiğim kitaptır” falan deyince biraz heyecan yapmaya başladım.

Nitekim, gerçekten çok güzelmiş. O canavarın ( ki adı da Frankenstein değil- adı yok aslında) meğersem ne kadar iç parçalayıcı bir hikâyesi varmış. Ne kadar sevilesi bir şeymiş meğersem. Öte yandan kanımca “ayy önyargılı olmak ne kadar fena” falan dedirtmesi gerekiyor kitabın ama o ucube karşımıza çıksın da bakayım önyargıdan sıyrılalım, zor o iş. Biraz tanımak sevmek lazım diyeceğim ama o da zor iş:)
Okurken de kitap evde ortalıkta dolaşıyor tabii, bizim 6 yaşındaki ufaklık canavar resminden olumsuz etkilenmesin diyen olgun/ süper bilinçli anne tavrıyla bizim kıza hikaye anlatmaya başladım “bak” dedim ” süper bir roman okuyorum, bu canavar çok iyi biri ama çok çirkin onun için de hep yalnız kalıyor çok üzülüyor ama kitap çok güzel” vs. “Ben biliyorum onu yaaa, Scooby-Doo ‘da var o” dedi. “Tamam” dedim. “Zaten o kadar da çirkin değil” diye de ekledi. Özetle çok güzel bir kitaptı, bazı yerlerde yok artık falan dedirtiyordu, doğru ama tahminimden çok iyi çıktı.

Sonraki kitap daha çağdaş birşey idi. Emma Donoghue’nin ODA’sı. Şu aşağıdaki haberi hatırlarsınız belki:
“AVUSTURYA, 24 yıl boyunca kızını bodrumda kilitleyip seks kölesi olarak kullanan Josef Fritzl’in sapkınlığıyla çalkalanıyor. Babasından 7 çocuk dünyaya getiren Elisabeth Fritzl’ın (42) dramı, hastalanan 19 yaşındaki kızının üst kata çıkması üzerine ortaya çıktı. Çocuklarından üçünü “torunu” gibi yetiştiren baba Josef Fritzl, kızını mahzende alıkoyduğunu itiraf etti, ensest suçlamasını ise kabul etmedi. Üçü hiç günışığı görmeyerek bodrumda yaşayan 6 çocuğa DNA testi yapılıyor.”
ODA’nın hikayesi buna benziyor biraz ama oldukça da farklı tabii. Bir anne ile beş yaşındaki oğlunun hikayesi. Oğlanın ağzından anlatılıyor hikaye ve aynı yaşlarda çocuğunuz varsa insana daha fena koyuyor. Bir de çocuğun /kendi çocuğunuzun gözünden bakmaya başlıyorsunuz hayata. Geçenlerde bir toplantıda biraz fazla kaldık. Salon içerisindeki hava ağırlaşmaya başladı ve ben bir odada yıllarca yaşamayı hayal etmeye çalıştım. Özetle tırıvırı şeyleri dert etmemek lazım. Çoook güzel kitaptı. Arkadaşlar arası tedavüle soktum bile.
İmza D.
Bunlar da ilginizi çekebilir...