»
M
E
N
Ü
«
Get out
8.Mart.2010

Geçen gün bir arkadaşım yolladı bu kısa filmi bana. Hemen de koştur koştur odama geldi. Birlikte seyrettik. Ne zaman jetonum düşecek diye beni test etti. Geç düştü :) . Konuyla ilgili detay veremeyeceğim, çünkü sonu anlaşılır; ama çok çok sevimli. Zaten 7 dakikalık bir şey. Seyredin.

Filmin başları, bana evinden dışarı çıkamayan Bob’un hikayesini hatırlattı. Bu konuda bir şeyler yazmıştım :)

İmza D.

Invictus
7.Mart.2010

Dün uzun zamandır sinemaya  gitme fırsatı ve dermanı bulamadığımdan, durum canıma tak etti ve eşimi Invictus‘a razı ettim. Clint Eastwood’un yönettiği filmlere hasta olduğumdan, direnmedi garibim, itaat etti. Filmin konusunu bile bilmeden eşlik etti.

Film Mandela’nın 1995 Rugby Dünya kupası civarındaki yıllarda hayatını konu alıyor. Yıllarca hükümlü olarak tutulduğu Robben adasından seçilmiş Güney Afrika Devlet Başkanı olarak çıkıyor ve ülkede yerleşmiş apartheid kültürü ile savaşmak için en başta apartheid’in simgesi haline gelmiş Springboks isimli milli rugby takımı ile başlıyor. Gel  gör ki 1995′de Dünya Rugby Turnuvasına ev sahipliği yapacak olan Güney Afrika’nın  dünya sıralamasında durumu  feci. Neyse Mandela ırkçılık ve kin  kültürünü  bir kenara  bırakma gazını topluma verdiği gibi  rugby takımı için de bir iki ilham konuşması yapıyor, onlara da veriyor. Konusu ve filmin devamı hakkında fazla detaya giremeyeceğim ama ilginç şeyler  öğrendim. Mesela  Güney Afrika’daki  beyazların İngilizce konuşurken gerçekten garip bir aksanları var. Üstelik bunlara Afrikaaner deniyor ve Flamanca’ya benzeyen tamamen ayrı bir lisanları var. Bilmiyorduk öğrendik. Bir de nedense hep Mandela’nın yanında eşini görmüşüm gibi hatırlarken, meğersem adamcağızın ailesiyle arasının pek fena olduğunu da fark etim.

Filmin rugby üzerine olması, doğal olarak biraz sıkılmamıza sebep oldu. Eastwood’un yönettiği en iyi film de değil benim için. Benim için açık ara Mystic River önde gidiyor ama Invictus da genel olarak  güzeldi. Mandela’yı Morgan Freeman oynuyor, takım kaptanını oynayan Matt Damon da artık iyice büyümüş, eski redneck görüntüsü de kalmamış. Ama bir Rugby oyuncusu olarak  biraz ufak tefek kalmış gibi geldi.

Bir de neden takımın koçu yok diye merak ettim, araştırdım. Koç Kitch Christie  1979′ dan beri lösemi ile boğuşuyormuş ve 1998′de de vefat emiş. Şampiyona dönemi de ağır tedavi altındaymış ve durumu filmin konusunun önüne geçer diye yansıtmamaya karar  vermişler.  Zaten Amerikan futbolunun aksine  rugby, koçun etkisinin daha az olduğu bir oyunmuş (ikisi hakkında zerre kadar birşey bilmediğim için yorum yapamayacağım) oyuncuların takdir hakkı  fazlaymış.

Fırsat bulursanız seyredin.

İmza D.

2 Dil 1 Bavul
15.Şubat.2010

Kaç zamandır aklımdaydı artık seyredeyim diye, ama fırsat olmadı mı olmuyor. Sonbahar gibi bunu da Elif’in Günlüğü‘nde okuyunca gaza geldim ve dün seyrettim sonunda. O kadar sevimliydi ki. Herşeye sevimli deme eğilimim var farkındayım, ama bu cidden öyleydi. İçimi cız ettirdi.  (var mı böyle bir kelime?) Dünden beri filmi düşünüyorum. Bir noktada nerdeyse 4 yaşında kızım da olaya dahil oldu ve yanımda sızana kadar yaşına göre anlamlı/sosyal içerikli sorular sordu. “Tırnakları neden pis çocukların? Neden evlerde koltuk yok? Nerede yatıyorlar? Neden yerde yazı yazıyor, masası yok mu?” gibi..

Filmi seyredince “Aman hangi anaokuluna gitsin, okul öncesi eğitim de önemli” vs. muhabbetleri falan birden anlamsız anlamsız kalıyor. O kadar uçurum var ki  aralarında. Belki 100 kelimeyle konuşuyorlar, işin kötüsü kelime hazineleri  ilkokulda oldukları için dar değil, anne babalarının da öyle. Kalem tutmadaki acemilikleri, kızımın kitapçıda beni rezil ederek aldırıp, sonra suratına bile bakmadığı boyama kitaplarını hatırlattı bana. İnsan garip şeylere takılıyor. Mesela meclis görmemiş, hayatı 20 kişi ile sınırlı 8 yaşındaki çocuğa, 23 Nisan’da TBMM kurulmasını nereye  kadar  öğretebilirsin? Onun için ne kadar önemlidir? Bir de çocuklarda özgüven yokluğu, ağızlarından kelimeyi kerpetenle alıyor olmak falan insanın aklına, fonda arada sırada gördüğümüz annelerini getiriyor. O kadıncağız veya okulda seyrettiğim Rojda, beş sene sonra aile içi şiddet mağduru olsa, nasıl karşı koyacak? Nereye diklenecek?  Şaka mı yapıyorsun? derler adama. Doğrudan mağdur olacak, ahırın altındaki bir mezarda bulunacak belki.

Aslında bütün hayatlarını düşündüğünde, ilkokulda bile kendini parçalayan hevesli bir öğretmenin eline düşseler aslında, onlar için ne kadar büyük fark yaratacağının farkına varıyorsun. Sonra bir de tanıdığım bir iki kişinin üstüne başına harcadığı paralarla bile o köyü ne kadar kalkındırabileceğimiz düşüncesi. Çünkü her açıdan o kadar  azıcık kaynaklar sözkonusu ki.. Minicik olumlu bir şeyin, dev gibi  fark yaratması kaçınılmaz.  Neyse en azından köyün terör mağduru olduğuna dair bir şeyler seyretmedik. Bir de ona üzülecektik.

Süper filmdi falan diyemeyeceğim, neticede biraz yavaştı; ama işte bu kadar düşündürdü. Onun için şiddetle tavsiye. Öğretmeni oynayan Emre Aydın da çok doğaldı. Senaryo var mıydı, doğaçlama mı oynadılar bilmiyorum; ama neyse işte ben çok sevdim.

İmza D.

Küçük Arı
9.Şubat.2010

Kısacık İstanbul’a gittim geçen gün. Dönüşüm 21:00 uçağıylaydı. Zaten günün sonunda adım atacak halim kalmamıştı. Onun için saat 18:00 gibi Taksim’den bir kitap edinip, Havaş’a atlayıp, kendimi alanda kuytu bir koltuğa atıp, kalkışa kadar kitabımı okurum diye planladım. Bir yerlerde Uçurtma Avcısı kadar etkileyici olduğunu okuduğum Chris Cleave‘nin Küçük Arı’sını aldım. Kitap çok kolay okunuyor, sürükleyici de. Ama sonu bence biraz havada. Zaten yazarın web sitesinde gezindim, bir sürü mail ay sonunda ne olmuş, biz pek anlamadık tadında.

Fazla uzatmadan Uçurtma Avcısı nereeeeee, Küçük Arı nere demek istiyorum. Hastası olduğum Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı veya A Thousand Splendid Suns adlı kitapları ile aynı rafa bile koymam, kimse kusura bakmasın:)

İmza D.

New York I love you
8.Şubat.2010

Geçen akşam kısacık İstanbul seyahatim sırasında, G.’lerde, New York I Love you ‘yu seyrettik. Film bir sürü kısa hikayeden oluşuyor, Paris Je t’aime gibi. Dokuz yönetmen var filmde. Bunların biri Fatih Akın. O da Uğur Yücel’i kullanmış zaten. Fazla değişik bir parça olmamış, ama  yine de  insanın hoşuna gidiyor China Town olduğunu tahmin ettiğim yerlerde bizden birilerini seyretmek. Diğer bir yönetmen de Natalie Portman. Onun parçası da güzel doğrusu, en aklımda kalanlardan biri.

Oyuncular da rengarenk, James Caan, Ethan Hawke, Andy Garcia, Orlando Bloom, Eli Wallach, daha da bir sürü elle tutulur tip var, festival gibi. Gerçi filmlerin hepsi de akılda kalacak kadar başarılı değil. Internette okuduğuma göre, Scarlett Johansson’un da yönettiği bir film varmış ama o, DVD versiyonunda kulanılmak üzere montajda uçmuş. Yönetmenlerin hepsine 8 dakika süre vermişler, en fazla 2 günde çekip, 1 haftada montajlayın gibi kurallar varmış.

Ben sevdim, önerebilirim. Gerçi film boyunca, New York’da kilometrelerce yürümek zorunda kalıp, sayısız ayakkabı parçalayan G’nin, fonda şehir hakkındaki olumsuz yorumlarına da maruz kaldık. Ama canı sağolsun; insan çok gezince, çıtası yükselince oluyor böyle müşkülpesentlikler. Filmle ilgili güzel bir yazı var, buradan okuyabilirsiniz.

İmza D.

Prenses ve Kurbağa
7.Şubat.2010

Geçen hafta sonu, bizim ufaklığın UP filmindeki hüsranı kafada yer etmesin diye, apar topar, üstelik babayı da peşimize takarak Prenses ve Kurbağa‘ya gittik. Salondaki tek yetişkin erkek  bizim yanımızdakiydi.  Sonuç olarak, anne baba artı çocuk olarak çocuk filmine gitmenin dışarıdan biraz garip durduğunu tespit ettim. Mümkünse bir tek anne gitmeli, genel eğilim öyle gibi gözüküyor.

Grimms masallarını, çocukluğunda evdeki dev bir masal kitabı sayesinde döne döne okumuş olan ben, zaten bu masala hep sempatiyle yaklaşmış, ufaklığı götürmeyi baştan aklıma koymuştum. Neticede sevdik, fena değildi. Ufaklık da mutluydu, babası da sıkılmadı, herşey yolunda idi. Disney’in lütfedip ilk defa başrolde siyah bir prenses kullanmasını da takdirle karşıladık.

Müzikleri de çok  güzeldi. Bestelerin galiba çoğu, ya da hepsi, hastası olduğum Pixar’ın bir sürü filminin müziklerinin bestelerini de yapan Randy Newman tarafından yapılmış. Özellikle baştaki, Down here in New Orleans öyle güzel ki. Biz mecburen filmin Türkçe versiyonuna gittik, ama  şarkının orjinalini hele hele Randy Newman’dan dinlemek isteyenler youtube’a takılabilir.

Filmin konusunu herkes bilir, kalkıp da yazacak değilim. Asıl komik olan 2010 Ocak ayı itibarıyla ABD’de 50 çocuğun, filmin başrolündeki Tiana’yı taklit edip kurbağa öpmeleri neticesinde, Salmonella zehirlenmesi sebebiyle hastanelik olması bence. Yani nedir bu kadın milletinin prens sevdası anlamak mümkün değil. Zehirlenmeler neticesinde hem American Veterinary Association, hem de Association of Reptilian and Amphipian Veterinarians, sahip olun kardeşim çocuklarınıza, kurbağa öptürmeyin gibisinden açıklamalar yapmış. Ecnebi çocukları böyle hayvanatla haşır neşir oluyor tabii, arada da öpmüşlerdir. Bizim kızlar (benimki de dahil) kediden bile kaçar mümkünse. Türkiye’de salmonella sorun olmaz.

İmza D.

UP’ın yarısı
16.Ocak.2010

Bugün bizim ufaklığı ilk defa sinemaya götürdüm. Salonda durup durmayacağına emin olamadığım için, hep erken saatte bir seansa niyetlendim. Erken seansa da ayarlayıp yetişemedik bugüne kadar. Dolayısıyla olay bugüne kadar ertelendi. Babası da şehir dışında olduğundan, iki başımıza, kızımın bir yerde reklamını görüp, nedense unutmadığı UP‘a gittik.

Disney-Pixar-Up-Movie-Poster

UP fazla ilgi görmediğinden olsa gerek, evimize yakın sinemalarda çok kısa oynadı. DVD’sini edinecek kadar da seveceğime emin olamadığımdan, illa da sinemada görelim istedim. Baktım, hiç bilmediğim bir semtte bir sinemada oynuyor, millete sordum adresi bilen de çıkmadı. Google’dan haritalar indirmek zorunda kaldım, o kadar uğraştım yani. Hatta bir gece evvel bir arkadaşımın tavsiyelerini bile gözardı ettim, Sincap filmini bile seyretmedik.

up-20090512041908297_640wNeticede bizimki sinemaya gidecek olmasının heyecanı içindeydi, ama film başladıktan bir süre sonra uykunun da bastırmasıyla sıkıldı. Koltukta kıpırdamadan oturdu oturmasına, ama ilk yarısının sonuna doğru sıkça görmeye başladığımız bir iki  köpeğin etkisiyle korkma emareleri göstermeye başladı. Babamı istiyorum demeler sıklaştı, neyse ki ara oldu çıktık. Hanımefendiye çikolata aldık, hemen yemesine de izin verdik, keyfi yerine geldi. Ama filmin devamı için geri döneceğimizi anlayınca, ip gibi gözyaşlarıyla ağlamaya başladı. Mecburen ikinci yarıyı terk ettik. Montları salonda bırakmak istememesinden anlamalıydım, o noktada kafada filmi bitirdi o.

Filme gelince önce beni -seyrettiğimin kadarıyla- biraz üzdü: Başlarda Carl’ın küçüklüğünü tanıyoruz. Sonra büyüyüp Elli ile evleniyor. Güney Amerika’da gitmeyi düşledikleri Cennet Şelalelerine gitmek için para biriktirmek adına devamlı içine para attıkları bir kavanoz var. Ara ara kırıp, başka ihtiyaçlar için kullanmak zorunda kalıyorlar (çatı onarımı, sağlık vs.) neticede  para hiç birikmiyor, ömür geçiyor, çocukluk düşleri heba oluyor. Elli ölüyor. Carl evinden  sepetlenmek üzereyken düşlerinin peşine düşüyor. Cennet Şelalelerine varıyorlar, ama ortaya bizim ufaklığın tırstığı vahşi köpeklerle dolu sahneler çıkıyor. Dolayısıyla o noktada biz sinemayı terk ediyoruz.

Eve geldiğimde, hem filmi yarım bırakmaktan, hem de havanın pis pis yağışlı ve soğuk olmasından tadım kaçmıştı. Ama UP‘ın ikinci kısmının hikayesini okuduğumda aslında depresif bir film olmadığını, seyretme şansım olsaydı  bayılacağımı fark ettim:) Özetle boşa geçmiş sandığın hayat aslında boşa geçmemiş gibi bir anafikri var anladığım kadarıyla, ki bu da bana gani gani yeter. DVD’sini almak farz oldu.

Bu filmle işim bitmedi. Kalanını seyredeyim daha çok şey yazacağım:) Bu arada ilgilenenler bir festival gibi olan, hastası olduğum  Pixar‘ın sitesinde oyalanabilirler.

İmza D.

Soul Kitchen’ın müzikleri
11.Ocak.2010

Dün seyrettik Fatih Akın‘ın Soul Kitchen‘ı.  Sevdik doğal olarak sevmesine diyecek bir şey yok.  Zaten sevmeye hazır gitmiştik, kendisine sempatimiz sonsuz.

soul kithcen

Film zaten taverna işleten filmin esas oğlanı Adam Bousdoukos’un yaşadıkları üzerine kurgulanmış, Boukdoukos filmde  herşeyini verdiği restoranı  işletmeye çalışan bir Yunan asıllı Alman kardeşimizi oynuyor. (Kısa ve Acısız’da da galiba Fatih Akın’la çalışmıştı, ama görmedim, bir şey diyemem.) Restoranda Adam Bousdoukos’un oynadığı karakter Zinos ile birlikte aşcılık yapan Shayn (deniyor filmde ama Şahin olması kuvvetle muhtemel) karakterini ise Duvara Karşı’dan tanıdığımız Birol Ünel oynuyor. Biraz yaşlanmış, ama hala süper oyuncu. Sonlarda kısacık Uğur Yücel de var. Canım Ailem gibi  kendini tekrarlayan senaryolara kırgın olduğum için Uğur Yücel’e pek sempati ile bakmıyorum şu aralar ama onun da rolü tatlı.

soul kitchen 2

Herşeyin ötesinde filmin müzikleri harikaydı. Bir sürü funky sound var hepsi  Fatih Akın’ın kendi arşivinden çıkmaymış. Kanat Atkaya‘nın bir yazısında okumuştum, bu filme veda filmim falan diyormuş ama  sadece bu türe vedayı kasdediyor sanırım daha “müzelik” filmler yapmak istiyormuş.

Henüz internette soundtrack’ini bulamadım, buruk, hevesi kursağında kalmış şekilde aramaya devam ediyorum, bulursam haber edeceğim.

8 Mart 2010  tarihli not: Dün itibarıyla  filmin müziklerini Ada Müzik’te buldum. Hatırladığım kadar  güzel. Üstelik çift CD.

İmza D.

Jennifer Aniston vakası
3.Ocak.2010

Biri Jennifer’ı artık sarsmalı, kendine getirmeli… Son aylarda izlediğim en kötü filmlerden biriydi, Love Happens. Senaryoda en ufak bir pırıltı yok, Jennifer bildiğimiz Jennifer, Aaron Eckart filmi kurtarmaya kesinlikle yetmiyor; çünkü onun rolü hepsinden sıkıcı.

love_happens

Artık Jennifer’a tahammülüm yok; çünkü bir adım ileri gitmiyor. Friends’de neyse, şu anda da o! Romantik komedi dalında kraliçe bile olsa, kendisine biraz ilginçlikler katmalı bence. Yoksa o da pek yakında, saçma saçma estetik müdahalelerle kendini mahfeden, çocukluğumun romantik komedi kraliçesi Meg Ryan‘a dönecek. Meg’e göre bir Brad Pitt macerası avantajı var, ama nereye kadar kurtaracak bu hikaye onu? Demedi demesin…

love-happens2

Filmde nadir de olsa güzel şeyler var: Jennifer’ın saçları, Jennifer’ın trençkotlu, atkılı, bereli güzel kış kılıklar, çiçekçi bir kızı canlandırdığından mütevellit fondaki güzel çiçek buketleri ve güzel birkaç bahçeli ev görüntüsü.

İmza G.

The Blind Side
29.Aralık.2009

Öncelikle söyleyeyim: Filmi dün izledim ve çok beğendim; şiddetle tavsiye ediyorum. Zaten film, Avatar’dan sonra en çok seyredilenler arasında ikinci sıradaymış.

the blind side poster

The Blind Side, Micheal Oher adlı bir Amerikan futbolu oyuncusunun hayatını anlatan, yani gerçek bir biyografiye dayanan bir 2009 filmi. Başrollerde, Sandra Bullock ve Quinton Aaron var:

blind_side 1

Filmin ayrıntılı hikayesinde, izlemenizi istediğim için hiç bahsetmek istemiyorum. Ama Michael Oher, gerçek ailesiyle çok problemler yaşamış, bayağı iri (1.98 cm – 145 kg) ve içine kapanık bir çocuk. Sonra, Sandra Bullock’un annesi olduğu bir aile sayesinde hayatı değişiveriyor. Aşağıda gerçek Michael Oher ve ailesi: (Zaten filmin sonunda birçok resim gösteriliyor.)

nOhur1.jpg

Bu hafta sonu Sandra Bullock’un toplamda iki filmini seyrettim, bir de The Proposal‘dı. Bu filmde de, Proposal’daki kadar iyi olduğunu düşünüyorum; hatta belki daha iyi. İki rolde de, sert mizaçlı ve güçlü kadın rollerinde. Gerçek anneye benzemek için olsa gerek, saçlarını sarıya boyatmış. Biz onu esmer sevsek de; güzel kadın, sarı saç da yakışmış. Ayrıca, ailenin küçük oğlu rolündeki SJ çok sevimli…

Kısacası; sıcak, insancıl, akıcı bir film…

İmza G.

Yazarlar: D. - G. - B.
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin