SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Last Night in Twisted River ve diğerleri…
Nov 1st, 2011 by D.

 

Geçen hafta İstanbul’da iş seyahatinde iken beraber gittiğimiz bir arkadaş ile İstiklal’de kitapçı karıştırıyorduk. Ben o sıralar John Irving’in Twisted River isimli kitabını bitirmeye uğraşıyorum, elimden bırakamıyorum (hatta, o gün katıldığım sempozyumda arada kitabın son sayfalarını bitirmek amacıyla kendime dosyalardan barikat yaptığımı itiraf etmeliyim. Kimsenin fark etmediğini tahmin ediyorum. Özellikle televizyon kameraları salonu terk ettikten sonra kitabı çıkardım zira akşam haberlerinde basının ” bak nasıl sevimli bir şey yakaladık, kız sempozyumda kitap okuyor” diye gösterebilecekleri, uyuklayan sempozyum dinleyicisine benzer bir görüntü vermek istemiyordum.)

Neyse arkadaşım John Irving kimdi ya? dedi. The World According to Garp‘ın yazarı dedim, zira en bilinen kitabı o herhalde. Arkadaşım da hatırladı, ver onu bana bitirince dedi. Ama aynı akşam yemek yediğimiz kuzene kitabı bırakınca arkadaşa başka bir kitabını getirmem gerekti. Bu arada başka bir arkadaşa da John Irving’e giriş babında, onu  ürkütmeyecek başka bir kitap getirmeyi vaat etmiştim.Dün iki kitabı da sabah unutmayayım diye yatınca haliyle John Irving rüyama girdi.Rüya  şöyle;  Irving bir otelde konuşma yapıyormuş. Biz de eşimle oradayız. Ben kendisinin çıkan her kitabını edinip ( biri hariç) okuduğum için, hastasıyım, en önlerde saf tutmuşum. Bakıyorum adamın sol kolu normal bir kolun yarısı uzunluğunda. Allah diyorum adamın bin tane resmini gördüm yoktu böyle bir olayı, zira kendisi eski güreşci, sporcu vs. Neyse, o mevzu geri planda kalıyor, bir sohbet ortamı da oluyor. Ben tüm kitaplarınızı okudum, falan filan, şu kitapta da söyle yazmıştınız vs diyorum. Adam ayy canıımm gibi bana şefkat duyan, hiç ecnebi işi olmayan bir sesle onu da mı okudun diyor? Ben de yaaa hepsini okudum  diyorum diye cevap veriyorum. Biraz isyan ediyorum yahu biz beş saattir ne anlatıyoruz gibisinden, detaylıca açıklıyorum: Bir tek diyorum Son of the Circus’u bitiremedim ingilizcesi çok ağır geldi bir de diyorum Until I find You ‘yu daha piyasaya çıkmadan 6 ay önce sipariş edip okuyamadım onu da okuyacağım en yakın zamanda. Bir de çok gençken okuduğum için konusunu hiç hatırlamadım bu vesileyle benim açımdan sıfır kilometre kitap gibi tekrar okuyabileceğim 1-2 kitap var demiyorum. Rüyayla ilgili hatırladığım başka bir şey yok. Meşhur görmek iyidir, hayırdır inşallah diyorum. Bana bir yerden para gelecek, super seyahatlere çıkacağım, şeklinde yorumluyorum ki öyle çıksın. Rüyaları neye yorarsanız ona çıkar, kulağınıza küpe olsun, onun için şom ağızlılara rüya anlatırsanız kendi kendinizi yakarsınız.

Durum bu. Özetle ilk arkadaşıma The Fourth Hand, Diğerine ise Trying to Save Piggy Sneed isimli hikaye derlemesini getirdim.

 

Wickipedia‘da Irving’i okurken şunu fark ettim,  sevindim; herkese döne döne Irving anlatırken sıklıkça adamın hep aynı temaları kullandığından bahsederim. Hakikaten böyle bir şey varmış, sağolsunlar tablosunu bile yapmışlar. Bu arada adamın 2012 de bir kitabı daha çıkacağını tespit ettim:) In One Person.

 

Title

New England

Prostitutes

Wrestling

Vienna

Bears

Deadly accident

Absent Parent

Film-making / Screen Writing

Writers

 

Setting Free the Bears

 

 

 

Y

Y

Y

Y

 

Y

 

The Water-Method Man

Y

Y

Y

Y

 

 

 

Y

Y

 

The 158-Pound Marriage

Y

 

Y

Y

 

 

 

 

Y

 

The World According to Garp

Y

Y

Y

Y

Y

Y

Y

 

Y

 

The Hotel New Hampshire

Y

Y

Y

Y

Y

Y

Y

Y

Y

 

The Cider House Rules

Y

Y

Y

 

Y

Y

Y

 

Y

 

A Prayer for Owen Meany

Y

Y

 

 

 

Y

Y

Y

Y

 

A Son of the Circus

 

Y

 

Y

 

Y

Y

Y

Y

 

A Widow for One Year

Y

Y

 

 

 

Y

Y

 

Y

 

The Fourth Hand

Y

 

 

 

 

Y

Y

 

Y

 

Until I Find You

Y

Y

Y

Y

 

Y

Y

Y

Y

 

Last Night in Twisted River

Y

         

Şiddetle tavsiye. Hem de hepsi:):):)

İmza sadık okuyucu D.

 

 

Oranges and Sunshine
Oct 17th, 2011 by D.

 

Cumartesi Oranges and Sunshine diye bir film seyrettim.

Film Margaret Humphreys (Emily Watson oynuyor) isimli bir sosyal hizmetler uzmanı kadıncağızın İngiltere’de bir skandalı ortaya çıkarması ile başlıyor. Film Nottingham’da geçince ilk etapta ilgimi çekti, şehirden tanıdık manzaralar görebilir miyim hevesiyle oturdum başına. Sonrasında bırakamadım, seyrettikçe depreştim. Cumartesim heba oldu. Özetle şöyle hikayesi; 1800 kadar çocuk 1950′lerden 1970′lere kadar uzanan zaman diliminde İngiltere’den Avustralya’ya göç ettirilmişler. Çoğunun babası yok ama anneleri hayattaymış, buna rağmen çocuklara annelerinin öldüğü söylenmiş ve zaten öksüz olduğunuz için başka şansınız yok vs diye gözleri korkutulmuş. Avustralya da düş gibi anlatılmış, hep güneş vardır, dalından portakal yersiniz kahvaltıda vs. Aralarında dört yaşında çocuklar bile varmış, onlara uzun gemi yolculuğunda nispeten büyük olanlar sahip cıkmış, bunlar da 13 yaşında falan. Sonra Avustralya’ya vardıklarında kendilerine ablalık edenlerden  ayrılmaları da gerekmiş, çocuklar bir kere daha perişan olmuşlar. Avustralya’da da bazıları manastır gibi yerlerde tutulup çoğunlukla barınak ve yemek karşılığı çalıştırılmışlar. Tüm sürgünlerin asıl amacı da işgücü eksiğini kapatmak. Cinsel ve fiziksel taciz son derece olağan gibiymiş. Bu arada İngiltere’de kalan anneler de yurda bıraktıkları çocuklarının peşine düşüyor, onların ki de ayrı bir trajedi. Filmde Margaret  yemiyor, içiyor  bir vakıf kuruluyor  ve bazı çocukları anneleriyle buluşturmak mümkün oluyor.  Çocukların sayıları  çok fazla olduğu için  bu  arayışlar uzun süre devam eder gibi görünüyor. 

Bu kolonilere çocuk yollama muhabbeti de aslında 1850′lerde çocuklar için çalışan Annie MacPherson isimli bir kadıncağızın başının altından çıkmış. Başlangıçta çocukların çalıştırıldığı ve kazanılan para ile de beslenip eğitildikleri yurtlar işletiyormuş. Sonrasında kadıncağız iyi niyetli olarak bu çocuklar yeni bir başlangıç yapsın hesabın bunları kolonilere yollamak için fon toplamaya başlamış. Herkes de iyi niyetli olmadığından olayın seyri değişmiş. Bir kaç kaynaktan okuyunca insan olayın %100 suiistimal üzerine kurulu olmadığını görüp bir miktar çocuğun da evlat isteyen evlere yerleştirilme şansı olduğunu görüyor bir ölçüde ferahlıyor. Ama genel olarak  çok moral bozucu. İnsanın biri 6 diğer 1.5  yaşında iki de bebesi varsa daha da bir fena oluyor:(

2010′da Gordon Brown hükümeti bu çocuklardan özür dilemiş  resmen sanırım. Daha  da okuyayım uykularım kaçsın  derseniz buradan buyurun.

İmza D.

 

 

 

The Next Three Days
Aug 18th, 2011 by D.

Akşam kızlardan biri anneannesinin evinde kalıp diğeri de saat sekiz gibi sızınca ortalık bir sakinleşti, bir güzelleşti. Biz de taşındığımızdan beri ilk defa başbaşa film seyredelim dedik. The Next Three Days’de karar kıldık. Russell Crowe’ın rehine kurtarma tipi operasyonlarda abartma potansiyeline aşina olduğumuz için fazla şaşırmadık. Çok da sıkılmadık hatta sonlara doğru cidden heyecanlandık. “Fena değil” olduğuna karar verdik.

Konusu çok kısaca şöyle: Russel’ın eşi patronunu öldürmekten apar topar tutuklanıyor, adamcağız ufak oğluyla başbaşa kalıyor. Anneyi cezaevinde ziyaretler vs. Temyizden sonuç alamayınca kadıncağızı kaçıracağım diye hırs yapıyor, pasaport buluyor, sosyal güvenlik numarası için dayak yiyor vs. Fazla detaya giremeyeceğim zira film bundan ibaret ama arada sıklıkla yok artık dedirten şeyler oluyor. Başarısız da değil, sonlara doğru epey heyecan yaptık doğrusu. Russell Crowe, zira ciddi bir adamdır, değişik değişik tipleri oynar,  severim kendisini. Kısacık bir rolde Liam Neeson da var. Tavsiye edebilirim.

İmza D.

Larry Crowne
Aug 5th, 2011 by D.

Bizim 6 yaşındaki ufaklığın “ay ben yiycem bu kızı yaa” ayaklarıyla yakaladığı yerde 1 yaşındaki kardeşini taciz etme huyu sabit olduğundan, ikisini bir arada birilerine teslim edip gece dışarıları çıkmak artık çok sık rastlanan lüksler değil bizim için.

Geçen gün bir fırsat yakaladık, hemen bir kısa yemek ardından film yapalım dedik. Ben gözüme Hangover II‘yu kestirdim. Artık haftalardır oynamakta olduğu için sadece Ankara Kentpark Prestige’de buldum matinesini. Sallana sallana gittik. Bilet almak için terastan geçerken bir baktık bir duvara minik bir branda sermişler. Bu ne be dedik? Gişeye bir gittik ki sinema kafasına göre hiç internette falan ilan etme zorunluluğu gözetmeden 21:00 matinesini, 22:00 ve açık hava olarak değiştirmiş. Üstelik terasta rüzgârlar esmeye başlamış o sırada. Bilenler bilir Ankara’da açık hava sineması her zaman çok güzel bir tecrübe olarak anılmaz. Ben bir defasında insanların arkalardaki döner tezgahlarının etrafında kümelenip ısınmaya çalışarak film seyrettiğini hatırlarım. Ben tabii ( biraz abartarak) hayatta tek eğlencesi film seyretmek olan ve son bir yıldır da bebek ve eşimin yurtdışında olmasından hareketle kocasıyla film seyredememiş biri olarak hızla parladım, gişedeki kıza bir fırça çektim, yahu nasıl ilan etmezsiniz böyle birşeyi diye söylendim de söylendim. Kızın umru bile olmadı o da ayrı. Zaten Hangover II ertesi gün vizyondan kalktı, onu da kaçımış olduk. Öte yandan hızla parlayınca çabuk da söndüm, Larry Crowne‘a girmeye kadar verdik. Geçen gün David Letterman’da Julia Roberts ve Tom Hank’i seyretmiştik. Sevimli idiler.

Hikâyesi söyle: Larry, K –Mart kılıklı bir yerde işini severek çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor sonra sırf üniversite diploması yok diye aniden kovuluyor. Bir süre işsiz kalıyor ev kredisi zora giriyor. Sonrasında üniversitede dersler almaya başlıyor, arabasını bir kenara bırakıp tor tor giden bir scooter ediniyor vs. Giderek Larry daha parasız ama daha mutlu bir insan olmaya başlıyor. Üniversitede de Julia Robert’dan bir ders alıyor vs. vs.

Ben 60 yaşıma gelmeden kendime scooter kılıklı bir motor edinebilirsem asla üç motordan fazlasıyla birlikte gezmeyeceğim. Bunu da bir kenara yazıyorum.

Filmi de çok sıkıldığınız bir gün seyredebilirsiniz. Çok kötü de değil, sevimli ama o kadar işte.

İmza D.

Just Go with It
May 5th, 2011 by D.

Geçenler de bizim ufaklıkların sızdığı an ile benim de sızmam arasındaki genelde çok kısa olan zaman diliminde, Adam Sandler ile Jennifer Anistonun yeni filmleri Just Go with It ‘i seyrettim. Sonuna kadar uyumamayı başardım. Çok da hoşuma gitti.

Filmde Adam karakteri kadın tavlamak için evli numarasına yatan bir estetik cerrah, Jennifer da onun asistanı, boşanmış, iki çocuğu var. Bunlar Adam Sandler’ın tavlamaya çalıştığı bir kadına, herifin iyi bir baba olduğunu ve karısının ondan rızasıyla boşanmak üzere olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar. Bu arada Adam Sandler evli olmadığı için Jennifer ve bebeleri bu rolü oynamak zorunda kalıyor.

Nicole Kidman’a da eskiden millet  çok itici dediğinde hep  savunurdum kendisini, belki rolün etkisi, ama artık savunmaya gücüm/niyetim yok.  Sevimli biri değil..

Öte yandan, film çok sevimli idi. Zaten Adam Sandler ne rolde oynasa benden methiye alır herhalde. Bir de tatil ortamında geçiyordu. Yaza susamış Ankaralı olarak bana çok iyi geldi. Şiddetle tavsiye edebilirim.

İmza D.

Ankara Kazan Ben Kepçe Günleri
May 4th, 2011 by D.

Bizim ufaklıkları anneanne ve dedelerinin yanına katıp, babalarının yanına yolladığımda, benim için Ankara Kazan Ben Kepçe günlerinin başlayacağını yakın çevreme duyurmuştum.

Etkinlikler Pazartesi sabah biraz geç tarafından başladı. 09:00 uçağı sis sebebiyle 11:30′da kalktı. O saate kadar da % 90 iptal olacak dendi. Ofiste de işler süper yoğun olduğu için, en kötü ihtimal öğlen tatilinde gider ekibi toplar dönerim diye düşündüm. Bu arada işler yetişmeyecek diye devamlı başımdan aşağı kaynar sular dökülüyordu. Ama uçak kalktı, her şeyden önemlisi de sağ salim indi. Her şey halloldu.

Sonra bir baktım yalnız başımayım:)

Önce işlerimin çoğunu hallettim. Sonra eve bir koşu gidip jet hızıyla evi toparlayıp temizledim. Sonra arkadaşımla, evde bebeler bekliyor stresi olmadan uzun uzun dolaştık, boş boş takıldık, yemek yedik, sinemaya girelim mi dedik, vazgeçtik. Zaman çok bereketli geldi. Erken sokağa dökülmenin faydaları sanırım, eve döndüğümde saat daha 10:00 idi. Geçenlerde seyredip sonunu getiremeyip, horlaya horlaya uykuya daldığım No Strings Attached filmine sırf Ashton Kutcher’ın hatırına bir şans daha vermeye karar verdim.

Konusu fazlasıyla klasik: Natalie Portman karakteri; arada görüşelim, oynaşalım, ama fazla bulaşmayalım, kıskanırsan falan tadım kaçar, sabah da alarmım çalmadan arazi ol, doktorum, meşgulüm, uğraşamam havalarında. Ashton Kutcher karakteri de, tamam bana göre hava hoş diyor; ama sonra fazlasını istiyor, aşık oluyor, bana müsaade diyor. Bu sefer Natalie hırs yapıyor vs. Eğlenceli, ara ara çok komik. Genel olarak sinemada seyretsem tüh buna da vakit harcadık dedirtebilecek film. Black Swan’dan sonra insan bunda niye oynar? diye sordurdu bana. Gerçi Black Swan’a da bayılmamıştım, ama fantastik filmleri anlamakta zorlandığımdan, yoksa güzeldi. Bu arada Ashton’un babası rolünde oynayan Kevin Kline’mış. Sonradan birşeyler okurken fark ettim. Resmen yaşlanmış.

Elinize DVD’si geçerse seyredin, yoksa kanepeden  kalkıp sinemaya gittiğinize değmez bence.

İmza D.

Çoğunluk
Mar 23rd, 2011 by D.

Çoğunluk‘u geçenlerde seyredip çok sevenlerdim. Baktım sevmeyeni de bolmuş ama benim çok hoşuma gitti. Özetle şöyle bir hikâyesi var: Mertkan, diye yaşasa bir, yaşamasa bir genç var. Babası müteahhit, bu da getir götür yapıyor. Kendi gibi arkadaşları var, alışveriş merkezlerinde dolaşıyorlar. Sonra garson bir kızla tanışıyor, kız Van’lı, İstanbul’da okumaya çalışıyor. Kurtköy’de arkadaşlarıyla yaşıyor. Kızcağız bunu seviyor -nesini seviyorsa o da tamamen ayrı bir mevzu-. Bu da sonradan kızı seviyor.  Sonra babası kızı bırak falan diyor, herif de fazla direnmeyip bırakıyor vs. Sonradan çok üzülüyor mu,  üzülmüyor mu onu da net anlayamıyorum. Çok kalabalık bir konusu yok filmin, öyle bir kesit Mertkan’ın hayatından.

Bir yerlerde söyle bir şey okudum hakkında:

Orta sınıf muhafazakar Türk ailesi ve bu sınıfın sahiden içi boş değerlerini çok sade bir dille seyirciye adeta tükürüyor. Aslında çoğunluk demek rahat konfor işin yürümesi demek. Bu bağlamda Mertkan duygusuzca itaat eder ve ben kimseye saygıda kusur etmiyorum kimse de bana edemez diyerek toplumsal saygınlığını içi boş bir itaat kültürüne borçlu olduğunu itiraf eder. İtaat etmeyenler ne olsa tehlikelidir; düşünenler, sorgulayanlar hele ki karşı çıkanlar ancak itelenir kullanılır.”

Başından sonuna kadar beni rahatsız eden bir filmdi. Olumlu anlamda söylüyorum bunu. O kadar başarılı tespitler vardı ki.  Mesela herif apartmanının önünde arabanın kül tablasını sokağa boşaltıp garajına giriyor. Kendi apartmanının önü. O kadar depresif bir ev ortamı ki.  Bir tek anne durumdan rahatsız gibi. Mertkan’da hiç bir duygu yok. Yapmayı sevdiği hiç bir şey yok.  Hiç kahkaha atarken görmüyoruz, duygusuz, heyecansız, korkak üstelik kötü bir herif . Bartu Küçükçağlayan‘ı ilk defa seyrettim. Bilmiyorum başka filmlerde var mı ama başka bir rolü oynayabilir mi bilemiyorum. Bunu olumlu bir şey olarak söylüyorum çünkü o rolle birdi, çok başarılı buldum onu ve filmdeki herkesi.  Babası da süperdi.  Çok sevdim. İçim de sıkıldı.  Etrafımda da bir sürü Mertkan var diye düşündüm. Yazık ya Türkiye’nin haline falan diye kederlendim.

Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması’na bu yıl sinema kariyerinde Fatih Akın ve Yeşim Ustaoğlu’nun filmlerinde yönetmen yardımcılığı yapan Seren Yüce, ilk uzun metrajlı filmi “Çoğunluk” ile Altın Portakal’dan 3 önemli ödülle döndü. “Çoğunluk” yarışmada “En İyi Film”, “En İyi Yönetmen” ödüllerini kazanırken, film, başrol oyuncusu Bartu Küçükçağlayan’a da “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazandırdı. “

İmza D.

Collateral, Shriver, 48 saat aralıksız evden hiç çıkmadan iki çocuk bakımı vs.
Mar 15th, 2011 by D.

İnsan tüm hafta sonu evden hiç çıkmadan iki çocukla cebelleşince tüm standartları düşürüyor. Elde avuçta ne varsa onunla takılıyor. Biz de aynen öyle bizim 5 yaşındakiyle birlikte saçma sapan ne varsa seyrettik televizyonda. Öbür bücür de kah orada, kah burada ayağa kalkma egzersizleri yaptı. Yürüyecek bence yakında.

Collateral

Mesela Pazar gecesi kendimi, bugüne kadar en az 5 defa seyretmeye hamle edip asla tamamlayamadığım Collateral‘ı seyrederken buldum. Çok kötü bir film değildi. Beş kere hamle yapmamış olsam iyi bile diyebilirdim. Hatta bir de yönetmeninin eski filmlerine bakalım dedim ki ne göreyim. Michael Mann bir sürü sevdiğim filmi de çekmiş. Manhunter, Ali, The insider, The last of Mohicans vs.

Her şeyden öte, özellikle tavsiye edeceğim şey müzikleri. Not ettim kenara, edineceğim.

Collateral: Original Motion Picture Soundtrack

1. “Briefcase” Tom Rothrock
2. “The Seed (2.0)” (Extended Radio Edit) The Roots, Cody Chesnutt
3. “Hands of Time” Groove Armada
4. “Guero Canelo” Calexico
5. “Rollin’ Crumblin’” Tom Rothrock
6. “Max Steals Briefcase” James Newton Howard
7. “Destino De Abril” Green Car Motel
8. “Shadow on the Sun” Audioslave
9. “Island Limos” James Newton Howard
10. “Spanish Key” Miles Davis
11. “Air” Klazz Brothers & Cuba Percussion
12. “Ready Steady Go (Korean Style)” Paul Oakenfold
13. “Car Crash” Antonio Pinto
14. “Vincent Hops Train” Howard
15. “Finale” Howard
16. “Requiem” Pinto

Lionel Shriver –The post birthday world

Bari dedim evde tıkılı kaldığım bir şeye yarasın. Taaa yazın Banur’la gittiğimiz Amasra’da kızcağıza plajda okurken çabuk oku diye acele ettirdiğim Lionel Shriver –The post birthday world sonunda bitti ama bu arada kitap aşındı, eskidi, evin eşyası gibi oldu. Shriver’in başka bir kitabını okuyup bir de post yapmıştım. Bakınız “Kevin hakkında Konuşmalıyız”. Son kitap diğeri kadar süper değil, İngilizcesi de çok ağır, biraz zor okunuyor, ya da benim için öyle oldu, bilemem artık. Ama güzel. 500 küsur sayfa ama iki kitap gibi düşünülürse çok denemez. Biraz yorucu işte. Konusu biraz Gwyneth Paltrow’un Sliding Doors’u gibi. İki alternatif hayat.

Irina isimli Londra’da yaşayan Amerikalı bir kızcağız var, çocuk kitaplarını resimliyor, bir de bir think-tank’de çalışan sevgilisi (Lawrence) var. Herif yıllarca bununla evlenmiyor, kız arada buna içerliyor ama iyi araları. Bir de sadece adamın yaşgünlerinde buluştukları bilardocu Ramsey var. Bu da  bilardoda çok iyi, bu arada bilardo (ya da snooker, ikisi aynı şey mi bilemeyeceğim) İngiltere’de çok popüler. Dolayısıyla Ramsey çok ünlü. Irina eninde sonunda ikisi arasında kalıyor. Kitap iki kitap gibi; birinde Ramsey’e giderse ne oluyor. Diğerinde  ise gitmezse ne oluyor şeklinde. İkisi de tahmin edildiği gibi bitmiyor.

Lawrence entellektüel ama sıradan bir tip. İçkiye sigaraya karışıyor, bir de siyasi konularda falan ben en iyisini bilirim havasında. Öbürünün tipi daha iyi, biraz sığ ama daha coşkulu, zengin, vur patlasın, çal oynasın vs. Bir de konuşunca dinliyor, daha insan bir tip gibi, ama onunla da hep kapışıyorlar, herifin coşkulu olmasından hareketle herhalde (ne demekse). Özetle fena kitap değildi.

Canım şöyle 500 sayfalık , İngilizcesi zor bir kitap okuyup azcık hırpalanmak istiyor diyenlere şiddetle tavsiye ediyorum.

İmza D.

Capote ve In Cold Blood
Mar 14th, 2011 by D.

Bugün CNBC-e’de 22:00′de Infamous/Gerçeğin Peşinde diye bir film var. Anita Shreve‘ın the Weight of Water diye bir  kitabıyla ilgili bir post yapmıştım. Çok sevmiştim o kitabı ve o kitapta geçen cinayetle ilgili  Truman Capote‘ın In Cold Blood diye bir kitabı olduğunu  öğrenip,  edinip okuyayım diye niyetlenmiştim. Ama mümkün olmadı henüz.  Bu akşamki film de Capote’un bu kitap için araştırma yaptığı zamanları konu alıyormuş. İlginç olabilir. Ben seyredeceğim. Nasıl olsa benim  bücürler en geç  21:00′de horlamaya başlamış oluyorlar.

Resim shakapapa‘dan

İmza D.

Biutiful
Feb 10th, 2011 by D.

Javier Bardem’i hep birlikte seyrettiğim arkadaşım Avusturya’ya kayak yapmaya gidip beni bu alemlerde yalnız koyduğu için Biutiful darbesini tek başıma karşılamak zorunda kaldım. Alacağı olsun.

Biz Bardem’e,  fazla tanınmadığı günlerden beri hayranız,  hatta ben şahsen, şu aralar önüne gelen yerde hakkında yazılar çıkıyor diye biraz gıcığım duruma. Dolayısıyla filmi es geçecek halim yoktu, gene ufaklıklardan birini amcasının yanına, diğerini anneannesine sepetleme fırsatını bulduğum anda uçarak sinemaya koştum. Dram olduğunu biliyordum, bu kadarını beklemiyordum. Mahvoldum, bir daha toparlayamadım. Bardem, filmde Uxbal isimli bir Barselona’lıyı oynuyor, adam iki çocuğun kendisi bakıyor çünkü karısı manik depresif. Yeraltı dünyasına da (çakma çanta, kaçak  Çinli işçi, vs.)  bulaşık biri ama insan bir tip. Sonra ruhlarla teması var, spirituel aleme de aşina. Her şey var filmde. Özetle beni parçaladı, gerçi ben parçalanmaya son derece müsait bir tipim bunu da göz önünde bulundurmak lazım. Herkesin derdi dert bana. Ama gene de, Pazar öğlen seyrettim, Pazartesi akşamına kadar kendime gelemedim. Kızlarım babalarını ayda sadece birkaç gün görebiliyorlar diye de sanırım, bana ekstradan dokundu. Hemen unutup normal hayata dönülecek bir film değil ona göre gidin.

Alejandro González Iñárritu zaten Babel‘i de, 21 Gram‘ı de çekmişti ki, her ikisi de favori filmler listemin tepelerinde. Biutiful Oscar’a da aday zaten, inşallah da kazanır, öbür filmler umurumda bile değil, ben bunu çok sevdim. Bardem galiba ilk defa İspanyolca bir rolle En İyi Erkek Oyuncu‘ya da aday. İnşallah onu da toplar. Biraz kendimi toparlayayım Amores Perros‘u da seyredeceğim.

Çok sevdim ama işte, of ki of.

İmza D.

»  Substance:WordPress   »  Style:Ahren Ahimsa
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin