Rachel McAdams nedense pek sevimsiz gelir bana, o yüzden çok duyduğum halde The Notebook‘u izlememiştim. Geçenlerde abone olduğumuz DVD klübünden çıkageldi, kuyruğa koymuşuz bir zamanlar.
1940′larda zengin kız fakir erkek klişesi ile başlayan bir aşkı, güncel zamanda huzurevindeki bir adamın yine ordaki bir kadına, defterden okumasıyla duyup içine giriyorsunuz. Hikaye aynı anda birden fazla insanın sevilebileceğini de gösteriyor, bu açıdan çok gerçekçi.
Bazı teknik sorunlar var ne yazık ki, tutuculuk yapıp tutkulu anları tam hissettirememişler. Yağmurda öpüşme sahnesi filmin en çok konuşulan sahnelerinden biri.
Manzaralar, sahneler oldukça güzel. Romantizmi sevenlere kesinlikle tavsiye ederim.
İmza B.
Cuma gecesi bir heves Robin Hood‘a gittik. Film çoğu sinemada birçok salonda birden oynuyor, ilgi büyük. Russel Crowe‘a, daha da önemlisi Cate Blanchett‘a çok güvenirdim; derinden sarsıldım. En son böyle bir hayal kırıklığını Anthony Hopkins ve Benicio Del Toro’lu Kurt Adam’da yaşamıştım.
Filmin konusu malum diyeceğim ama değil, değişik bir Robin Hood. En büyük eksiği, Robin Hood’un neyi neden yaptığını/yaşadığını adam gibi anlatamaması. Film 140 dakika, o kadar ağır ilerliyor ki, bir saat sonunda beş saattir izliyormuşum hissine kapıldım. Hiçbir şey olmayacaksa bu kadar uzatmaya gerek var mı? Sonunu merak etmedim bile, film insanı içine hiç alamıyor. Sinema çıkışı konuştuğum arkadaşlarım da benzer şekilde hiç sevmediler filmi.
Konusundaki ve kurgusundaki tuhaflıklar bir yana, oyuncu seçimlerini anlamaya imkan yok. 12. yüzyıl İngiltere’sinde mavi lensli esmer prens mi istersiniz (Oscar Isaac), yüzü gerili estetikli aristokrat figüran mı… Filmin sonunda devamının geleceği de bir şekilde müjdeleniyor (!), muhtemelen asıl Robin Hood ondan sonra başlayacak. Kimselere tavsiye etmem, ne sinemada, ne evde buna vakit harcamaya değmez.
Bel ağrısı ve diğer ağrılar bir nebze hafifleyince, baktım iki üç saat dik yürüyecek performanstayım, koştuk sinemaya gittik. Hem eşimi, hem beni tatmin edecek çeşitte fazla film yoktu, Old Dogs‘a niyetlendik. Sonra sinemanın önüne gidince, baktık Disney falan diyor biraz kıllandık; yoksa çocuk filmi mi bu? gibisinden. Gişedeki çocuk; yok komedi, ama isterseniz Jennifer Aniston’un filmine -The Bounty Hunter- girin dedi. Daha bir kıllandık. Ondan da kötü olabilir mi? endişeleri belirdi. Zira benim için Jennifer Aniston filmlerinin seyredilebilir olup olmaması, tamamen diğer oyuncuların kim olduğuna bağlı. Burada da Gerard Butler oynuyordu, o da pek çekici gelmedi. Üstüne üstlük eşimin yıllar öncesinden bir haftasonu, Robin Williams ile mahalle maçı gibi bir şeyde karşılıklı futbol oynamışlığı var -çok mütevazı ve sevimli herifmiş, vs-, hala hürmetle anılır evimizde. Bu çerçevede, Old Dogs’a girelim dedik.
Filmde Williams ve Travolta ortak. Travolta çapkın bekar, Williams çapkın falan değil, boşanmış, bir gece evli kaldığı ikinci karısından yıllar sonra bir çift çocuk sahibi olduğunu öğreniyor. İkizlerin bir süre bunda kalması gerekiyor. Travolta da mecburen işin içine giriyor. Williams baba olmayı öğreniyor, vs.
Hiç sıkılmadık, uzun süre de kıkırdadık. Salonda sadece dört kişi olmanın rahatlığı ile yüksek sesli kahkalar attığımı ve ara ara gözümden yaş geldiğini hatırlıyorum. Ama bu genel sinir bozukluğumdan olabilir:) Zira filmin sicili hiç parlak değil: Mesela 30. Golden Rasberry Ödülleri töreninde, Old Dogs “En Kötü Film” dalında aday gösterilmiş, ama kazanamamış. Travolta da “En Kötü Oyuncu” dalında ödüle aday gösterilmiş, ama alamamış sanırım. Eleştirmenlerden de son derece olumsuz yorumlar almış, gerçi gişe de biraz para kazandırmış; ama genel intibası pek fena. Wikipedia’daki olumsuz yorumlara bir göz atarsanız durumun ciddiyeti gözler önüne seriliyor. Ama bence cidden o kadar kötü değil.
İmza D.
The man who stare at goats‘a gittik apar topar. Biraz hüsrana uğradım.
Önce elli saatte çıkan fast food yemeğim için minik bir sinir krizi geçirdim. Sonra o sebeple filme geç girdik, jeneriği kaçırdık. İlk yarı yarım saatte bitti. O noktada bayağı bir kısmını kaçırdığımızı fark ettik.
Ewan Mc Gregor bir muhabir, fazla bir şey yapamamış hayatta. Sonra George Clooney ile tanışıyor. Biz o noktada henüz sinema salonuna girmeyi başaramamış durumdayız. Girebildiğimiz noktada bunları bir arada görüyoruz, Clooney’nin (Lynn) pisişik işler çeviren bir özel kuvvetler adamı olduğunu anlıyoruz; ama epey bir süre sıyırmış mı ciddi mi emin olamıyoruz. Sonra devreye bu işlerin erbabı Bill (Jeff Bridges) giriyor. Bir de bakıyoruz Kevin Spacey de var filmde; ama kötü adam rolünde. Üç tane baba gibi adam bir arada oynar da bu kadar vasat bir şeyler mi çıkar ortaya? Bazı sahnelerde epey kıkırdadık, ama genel olarak tavsiye edemeyeceğim sanırım; zorlamaya gerek yok.
Filmin tek iyi tarafı Clooney’nin karakteri Boston dinlemeyi sevdiği için, sık sık kulağımıza Boston çalınıyor. Ertesi gün evdeki Boston CD’sini bulmaya karar veriyorum, sırf o bile ağzımın tadını yerine getiriyor.
Geçen hafta Perşembe, bizim ufaklığın geniz etleri alındı. Saat 9′da gittik hastaneye. Narkozdan uyanması, ayaklanması, keyfinin yerine gelmesi derken, saat 3 gibi herşey bitmişti, yolundaydı, eve doğru yola çıktık. Akşam biraz vık vık uyudu. Arada hayır hayır diye uyandı. Bunu da ameliyathanede yaşadıklarına bağladık; zira ne yaşadığını tam olarak bilemiyoruz. Doktor tanıdıktı. Ameliyathanenin girişinde doktor amcasına teslim ettik. Ardından neler oldu bilemiyoruz, ama hastaneden ayrılırken adama öpücük veriyordu. Hala araları iyi gibiydi, demek ki fazla hırpalanmamış diye düşündük.
Cuma sabahı sıfır kilometre uyandı. Sanki bir önceki gün sıradan bir günmüş gibi. Biz de normal hayatlarımıza geri döndük. Ama bizim ofisin sağolsun, çocuğun ameliyat olursa sana da üç gün izin var gibisinden bir prensibi varmış. Bu çerçevede ben de Cuma izinliydim. Evde oyalandık, kahvaltı vs, sonra ufaklık babanneye gideceğim diye tutturdu. Ben de ipimi kopardığım gibi, teyzemi de ayarlayıp Yüreğine Sor‘a gittim.
Yusuf Kurçenli çekmiş. Ben Türk dizilerine pek aşina olmadığımdan, Tuba Büyüküstün’ü ilk defa seyrettim. O kadar duru bir güzel ki. Oyunu da batmıyor. Karadeniz’de geçiyor ve o kadar güzel renkler var ki. Benim gibi Karadeniz hastasını uçurdu. Hikayesi de sıkmıyor, özetlemeye çalışayım. Esma ve Mustafa birbirini seviyorlar, ama Mustafa gizli Ortodoks. O dönemde Osmanlı’da da demokratik bir açılım varmış gibi duruyor. Köylünün bazısı açıklayalım kimliğimizi diyor, Mustafa’nın başından aşağı kaynar sular dökülüyor çünkü Esma da bilmiyor, Esma’nın ailesi de zaten toleranssız tipler, yani ortaya çıkarsa bu iş olmayacak. Bu arada Esma köyde en güzel kız bu nedenle Mustafa’nın yakın arkadaşı da buna göz koyuyor. Öbür oğlanın adını unuttum ama Hakan Eratik oynuyor. Bu arkadaşı da hayatımda ilk defa seyrettim. Yeşim Salkım’la evlendi diye duydum. Sonra da bir röportajını okudum doğruymuş. Özetle film gayrımüslimlerin dertlerinden dem vurmuş. Çok güzel. Sonu biraz destansı ama fena değil.
Karadenizde geçmesi olayı daha bir sevilesi kılıyor, bazı sahnelerde insan nemin kokusunu alıyor gibi. O kadar güzel çekimler var yani. Tatile ihtiyacım var sanırım:)
Pazar günü Shutter Island‘ı seyretmeye niyetlendik. Leonardo Di Caprio artık iyi filmlerde oynuyor referansına binaen gittik bir güzel. Giderken de biraz depresif olduğu tüyosunu aldık, hadi ya falan deyip biraz burulduk, ama girdik filme. Başladık seyretmeye. Tamam süper aydınlık, eğlenceli bir film değil; ama iyi gitti ilk yarısı, ben bir takım 2. Dünya Savaşı sahnelerinde gözümü kapattım, çünkü benim bellek epey bir süre unutmayı reddediyor. Kendimi sık sık yakın çevreme depresif olayları anlatırken buluyorum (Bakınız Elazığ depremi, Keko, mavi balon).
Filmin ikinci yarısında, ayın 20′si gibi doğum yapması beklenen ve Ankara’da hiç bir akrabası olmayan 2 çocuklu (5 yaşında kız ve 3.5 yaş oğlan) komşum telefonla aradı. Açamadım doğal olarak, ama sonra da eşim arayınca işkillendim. Mecburen dışarı çıktım ve korkulan başa geldi: Bebek yoldaymış, ufaklıklar bize bırakılacakmış. Tamam dedim hallederiz, daha önce hiç bizde kalmamışlardı. Başka hiç bir çocuk da bizde yatıya kalmamıştı. Ama en fazla ne kadar kötü olabilir diye düşündüm. Apar topar sinema salonuna geri girip montu ve çantayı toparladım. Arkadaşı ikinci yarıyı seyredip, anlayarak daha sonra bana anlatmak üzere salonda bırakıp çıktım.
Filmi Martin Scorcese çekmiş, 1950′lerde akli dengesi bozuk suçluları kapattıkları Shutter Island’daki Adhecliff Hastanesinde geçiyor. Leonardo Di Caprio (Teddy) ve Mark Ruffalo (Chuck) kilitli odasından kaybolan bir kadın mahkumun akıbetini araştırmak üzere adaya gidiyorlar. Dedektif gibi bir şey bunlar (US Marshall). Hastanede Nazi kalıntısı yöneticiler mevcut. Amcalar Mahler dinliyor. Bu arada Teddy’nin 2. Dünya Savaşı’nda savaştığını ve biraz sıyırdığını anlıyoruz. Eşini de bir kundakçının çıkardığı yangında kaybetmiş. Tesadüf o ki, o kundakçı da o hastanede/cezaevinde olabilir. Ama emin olamıyoruz, çelişik mesajlar var. Teddy bu adamın peşinde oraya gelmeyi kendi istediğini söylüyor Chuck’a. Ben Kingsley de hastanede başhekim gibi birşey. İyi biri gibi, eski tip tedavilere karşı görünüyor, ama iyi biri olduğundan da çok emin olamıyoruz; çünkü Teddy personel dosyaları falan isteyince, mümkün değil muhabbeti çekiyor.
Bu arada Teddy’nin yangında kül olmuş eşi ara ara rüyalara girip soruşturmanın gidişatını etkilemeye çalışıyor. Çeşitli talimatlar veriyor. Sonrasında Teddy mahkumları sorguya çekerken, nispeten normal görünen bir tanesi Teddy’nin defterini ele geçirip Kaç diye yazmayı başarıyor. Üstüne üstlük bir de kasırga çıkıyor. Mahkumlar serbest kalıyor vs. Birinci yarı bitiyor ben çıkıyorum. Arkadaşımın anlattığına göre salondaki az sayıdaki seyircinin ikinci yarıda epey kafaları karışmış. Filmin sonunu pek anlayan olmamış.
Genel olarak çok methetmiyor görünsem de, aslında ikinci yarıyı görememiş olmak canım sıktı. Tekrar seyretmeye gitmem, ama DVD’sini seyredeceğim gibi geliyor. Tavsiye ediyor muyum, inanın ben de bilemiyorum ama oldukça iyi eleştiriler okuyorum hakkında. Bilemiyorum, kafam karışık.
Evdeki duruma gelince bebek, ufaklıkların annelerinin ya 2-3 saate döneriz iddialarını teyit eder biçimde saat 20:30 civarı doğdu. En son duyduğum normal doğum yaklaşık 2 hafta önce, neredeyse 2 gün sürmüştü. Onun için vay başımıza gelenler, biz bu çocukları iki gün nasıl oyalarız şeklinde ortada dolanıyordum. Gerek kalmadı. Köfte, makarna, patates kızartması yendi, risk alınmadı. Çocuklara kereviz yedirmeye çalışmadık yani. Ufaklıklar da sorun çıkarmadılar. Önce bizimki biraz alan savunmasına geçti, ama Little Mermaid’i seyrederken yatıştı. Sonra da tüm enerjisi bitene kadar ortada dolandı. Tehdit altında olduğunu hissettiği bir takım oyuncakları serbest kaldıkları anda ele geçirip sakladı, ama çaktırmamaya çalıştı. Ufaklıkları, babaları gelip saat 21.00 gibi aldıktan yaklaşık bir buçuk dakika sonra uyumuştu. Öncesinde bebeği görmeye gitmiyoruz diye epey bozuldu ama uyku galip geldi.
Resim TummyMountain‘dan.
İdman gibi bir Pazar oldu. Yorulduk ama güzel oldu:)
.
Precious‘ın oyuncularından Mo’nique Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını, film ise En İyi Uyarlama Senaryo Oscar’ını aldı. Ayrıca Precious, en iyi film adaylarından da biriydi. Ben de bunun üzerine seyretmeye karar verdim; hakkında en ufak birşey bilmeden. Filmi tek bir kelime ile anlatmam gerekirse, tokmak gibi diyebilirim. Uzun zamandır izlediğim en etkileyici filmlerden biriydi.
İzlemeyenler bu kısmını es geçsinler, konusundan bahsedeceğim: Precious, Harlem’de yaşayan, aşırı kilolu, çirkin ve siyah 16 yaşında bir kız. İlk tokmağı kızın görüntüsüyle yiyorsunuz. Filmde ırkçılık üzerine çok vurgu yapılacağını düşündüm; ama ırkçılığa sıra bile gelmedi. Precious liseye devam ediyor. Fakat evde korkunç problemleri var. Annesi (Mo’nique) kızından nefret ediyor; çünkü erkek arkadaşı, yani Precious’ın babası, Precious’a cinsel tacizde bulunuyor. Hatta Precious’ın babasından bir çocuğu var ve ikincisine de hamile kaldıktan sonra liseden atılıyor. İkinci ve en büyük tokmak buradan geliyor zaten. Bir diğer tokmak, ev yaşantılarındaki sefillik ve pislikle geliyor. İlk çocuğunun adı Mongo, çünkü çocukta Down sendromu var. Bir tokmak daha. Precious liseden uzaklaştırıldıktan sonra, açıktan okuyabileceği alternatif bir okula yazılıyor. Dilbilgisi çok zayıf, çünkü evde f.ck kelimesi dışında en fazla 10 kelime konuşuluyor; ama matematiği iyi. Sonuçta, öğretmeninin ve birkaç arkadaşının yardımıyla; kendini bir nebze kurtarmayı beceriyor. Tabii bu kadar yaşananlardan sonra, insan kendini ne derece kurtarabilirse…
Filmin ilk yarısında, Mo’nique’in korkunç rahatsız edici rolü dışında pek de etkisi yok. Ancak filmin sonlarına doğru, gerçekten iyi bir oyunculuk örneği sergilediğini söyleyebilirim. Tabii en iyi performans bu muydu bilemem, ama bence çok iyiydi. Filmdeki ufak bir roldeki kadını Mariah Carey‘e benzettim; eşim yok artık dedi. Gerçekten oymuş. O da göze batmıyor, pek önemli bir rolü yok zaten. Hatta yine yan bir rolde Lenny Kravitz varmış, onu tanıyamadım diye kendime çok gıcık oldum sonradan.
Başroldeki Gabourey Sidib, yani Precious, ilk kez bir filmde oynamış 1983 doğumlu bir kız. Kendisi de Harlem’de yaşamış. Onun da çok iyi olduğunu düşünüyorum şahsen; samimiydi. Zaten bir film daha çekip, bitirmiş.
Filmde, kötü şartlara sahip bir gencin kendini bir nebze de olsa kurtarması işlenmiş. Bu açıdan, diğer bir Oscar adayı The Blind Side‘a benziyordu. Ondan da daha önce bahsetmiştik, hatırlarsınız. Ben onu da beğenmiştim, ama bu kadar etkileyici değildi o. Çok farklı iki filmdi yani; kesinlikle karşılaştırılamaz. Sandra Bullock da o rolle En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ı aldı.
İzlemenizi öneririm…
İmza G.
Geçen gün bir arkadaşım yolladı bu kısa filmi bana. Hemen de koştur koştur odama geldi. Birlikte seyrettik. Ne zaman jetonum düşecek diye beni test etti. Geç düştü . Konuyla ilgili detay veremeyeceğim, çünkü sonu anlaşılır; ama çok çok sevimli. Zaten 7 dakikalık bir şey. Seyredin.
Filmin başları, bana evinden dışarı çıkamayan Bob’un hikayesini hatırlattı. Bu konuda bir şeyler yazmıştım
Dün uzun zamandır sinemaya gitme fırsatı ve dermanı bulamadığımdan, durum canıma tak etti ve eşimi Invictus‘a razı ettim. Clint Eastwood’un yönettiği filmlere hasta olduğumdan, direnmedi garibim, itaat etti. Filmin konusunu bile bilmeden eşlik etti.
Film Mandela’nın 1995 Rugby Dünya kupası civarındaki yıllarda hayatını konu alıyor. Yıllarca hükümlü olarak tutulduğu Robben adasından seçilmiş Güney Afrika Devlet Başkanı olarak çıkıyor ve ülkede yerleşmiş apartheid kültürü ile savaşmak için en başta apartheid’in simgesi haline gelmiş Springboks isimli milli rugby takımı ile başlıyor. Gel gör ki 1995′de Dünya Rugby Turnuvasına ev sahipliği yapacak olan Güney Afrika’nın dünya sıralamasında durumu feci. Neyse Mandela ırkçılık ve kin kültürünü bir kenara bırakma gazını topluma verdiği gibi rugby takımı için de bir iki ilham konuşması yapıyor, onlara da veriyor. Konusu ve filmin devamı hakkında fazla detaya giremeyeceğim ama ilginç şeyler öğrendim. Mesela Güney Afrika’daki beyazların İngilizce konuşurken gerçekten garip bir aksanları var. Üstelik bunlara Afrikaaner deniyor ve Flamanca’ya benzeyen tamamen ayrı bir lisanları var. Bilmiyorduk öğrendik. Bir de nedense hep Mandela’nın yanında eşini görmüşüm gibi hatırlarken, meğersem adamcağızın ailesiyle arasının pek fena olduğunu da fark etim.
Filmin rugby üzerine olması, doğal olarak biraz sıkılmamıza sebep oldu. Eastwood’un yönettiği en iyi film de değil benim için. Benim için açık ara Mystic River önde gidiyor ama Invictus da genel olarak güzeldi. Mandela’yı Morgan Freeman oynuyor, takım kaptanını oynayan Matt Damon da artık iyice büyümüş, eski redneck görüntüsü de kalmamış. Ama bir Rugby oyuncusu olarak biraz ufak tefek kalmış gibi geldi.
Bir de neden takımın koçu yok diye merak ettim, araştırdım. Koç Kitch Christie 1979′ dan beri lösemi ile boğuşuyormuş ve 1998′de de vefat etmiş. Şampiyona dönemi de ağır tedavi altındaymış ve durumu filmin konusunun önüne geçer diye yansıtmamaya karar vermişler. Zaten Amerikan futbolunun aksine rugby, koçun etkisinin daha az olduğu bir oyunmuş (ikisi hakkında zerre kadar birşey bilmediğim için yorum yapamayacağım) oyuncuların takdir hakkı fazlaymış.
Fırsat bulursanız seyredin.
Kaç zamandır aklımdaydı artık seyredeyim diye, ama fırsat olmadı mı olmuyor. Sonbahar gibi bunu da Elif’in Günlüğü‘nde okuyunca gaza geldim ve dün seyrettim sonunda. O kadar sevimliydi ki. Herşeye sevimli deme eğilimim var farkındayım, ama bu cidden öyleydi. İçimi cız ettirdi. (var mı böyle bir kelime?) Dünden beri filmi düşünüyorum. Bir noktada nerdeyse 4 yaşında kızım da olaya dahil oldu ve yanımda sızana kadar yaşına göre anlamlı/sosyal içerikli sorular sordu. “Tırnakları neden pis çocukların? Neden evlerde koltuk yok? Nerede yatıyorlar? Neden yerde yazı yazıyor, masası yok mu?” gibi..
Filmi seyredince “Aman hangi anaokuluna gitsin, okul öncesi eğitim de önemli” vs. muhabbetleri falan birden anlamsız anlamsız kalıyor. O kadar uçurum var ki aralarında. Belki 100 kelimeyle konuşuyorlar, işin kötüsü kelime hazineleri ilkokulda oldukları için dar değil, anne babalarının da öyle. Kalem tutmadaki acemilikleri, kızımın kitapçıda beni rezil ederek aldırıp, sonra suratına bile bakmadığı boyama kitaplarını hatırlattı bana. İnsan garip şeylere takılıyor. Mesela meclis görmemiş, hayatı 20 kişi ile sınırlı 8 yaşındaki çocuğa, 23 Nisan’da TBMM kurulmasını nereye kadar öğretebilirsin? Onun için ne kadar önemlidir? Bir de çocuklarda özgüven yokluğu, ağızlarından kelimeyi kerpetenle alıyor olmak falan insanın aklına, fonda arada sırada gördüğümüz annelerini getiriyor. O kadıncağız veya okulda seyrettiğim Rojda, beş sene sonra aile içi şiddet mağduru olsa, nasıl karşı koyacak? Nereye diklenecek? Şaka mı yapıyorsun? derler adama. Doğrudan mağdur olacak, ahırın altındaki bir mezarda bulunacak belki.
Aslında bütün hayatlarını düşündüğünde, ilkokulda bile kendini parçalayan hevesli bir öğretmenin eline düşseler aslında, onlar için ne kadar büyük fark yaratacağının farkına varıyorsun. Sonra bir de tanıdığım bir iki kişinin üstüne başına harcadığı paralarla bile o köyü ne kadar kalkındırabileceğimiz düşüncesi. Çünkü her açıdan o kadar azıcık kaynaklar sözkonusu ki.. Minicik olumlu bir şeyin, dev gibi fark yaratması kaçınılmaz. Neyse en azından köyün terör mağduru olduğuna dair bir şeyler seyretmedik. Bir de ona üzülecektik.
Süper filmdi falan diyemeyeceğim, neticede biraz yavaştı; ama işte bu kadar düşündürdü. Onun için şiddetle tavsiye. Öğretmeni oynayan Emre Aydın da çok doğaldı. Senaryo var mıydı, doğaçlama mı oynadılar bilmiyorum; ama neyse işte ben çok sevdim.