Geçen sene Temmuz ayında ilk gidişimden beri bir Gürcistan yazısı yazacağım diye hep aklımda, ama senenin çoğunu iki çocukla evde yalnız geçirdiğimden mi, yoksa eskisine göre daha yaşlı ve uyuz olduğumdan mı bilemiyorum elim değmedi. Ne zaman ki G. Avustralya-Hong Kong seyahatinden döndü, bir de “Kanguru nasıl beslenir?“ temalı postu yazdı, allah dedim bunun arkası gelir, en azından bir kronolojiye sabit kalalım yazılarda.
Gürcistan’ı çok sevdim ben, Türkiye’den tabii ki daha geri ama öte yandan şıkşıkırdam tatil kalabalıklarından uzak, her taraf yemyeşil, üstüne bir de palmiyeler ve deniz var. Dağ desen, o da var. Tarih var. Özetle ben çok sevdiğim için abartabilirim bunu aklınızın bir kenarına yazın, öyle okuyun.
Hopa sınırından Gürcistan’a geçiş
Paraya kıyıp Tiflis’e uçmam ben diyen herkese, Karadeniz’e yolları düştüğü takdirde hemencecik Hopa sınır kapısından Batum’a geçmelerini öneriyorum. Sarp’da sınırı geçtikten sonra Batum şehir merkezi sınıra en fazla 15 kilometre herhalde, resmen yürüme mesafesi. Geçen sene pasaportunda 6 aylık süresi olan TC vatandaşları vizesiz geçebiliyorlardı. Hatta galiba sadece nufüs kağıdıyla da geçilebilecek diye bir karar çıktı ama uygulamaya geçildi mi bilemiyorum.
Hopa ‘da sınırda insanın başına gelebilecek en kötü şey, bir yolcu otobüsünün arkasına düşmek. O zaman biraz sıra bekliyorsunuz. Yoksa 20 dakikada herşey bitmiş oluyor. Hele ki sizin arabada çocuk varsa Gürcüler çok hassas, sizi azarlayarak sıranın önüne geçiriyorlar (allah belanı versin kadın öne geçsene ne duruyorsun sırada kucağında çocukla şeklinde tercüme edilebileceğini tahmin ettiğim birşeyler bağırıp duruyorlar) işlemler kolaylıkla hallediliyor.
Ben ilk gittiğimde bizim o zamanlar yaklaşık 2000 gr gelen 2 numaralı ufaklık sayesinde zaten fazlasıyla bir merhametle karşılanıyorduk. Sık geçişler sonrası sınırın her iki tarafında da gayet yakinen tanınıyorduk. Sıra bekletmediler sağolsunlar.
Sınırı geçince hemen ferah ferah yollarla karşılaşıyorsun. Biz ilk gittiğimizde (Temmuz 2010) yollar çok kötüydü. Hatta Tiflis’e ilk defa karayolu ile gittiğimizde 4 saat sonunda eşime, ya bu ne arabada mıyız deveye mi bindik belli değil diye çıkıştığımı hatırlıyorum. Devamlı biri seni dürtüyor gibi habire bir çukurdan çıkıp diğerine giriyorsun, kucağımda da bebek, diğeri de solumda devamlı konuşuyor, çıldıracak gibi olmuştum. Sonradan yollar yapıldı, durum toparlandı.
Bir sıkıntı var: Hayvancılık önemli tabii oralarda. Bu hayvanların büyük kısmı yollarda gezinmekte bir sakınca görmüyor. Trafik azami dikkat gerektiriyor.
Batum Gürcistan’ın en popüler turizm beldesi. Geçen sene yazın başında Sheraton açıldı, bu sene ise diğer 5 yıldızlı oteller açılıyor. Devam edecek..
İmza D.
Doğru kanguru besleme yöntemleri:
İmza G.
Kasım ayında Batum’da elimin kesildiğini (Gürcistan’da sağlık sektörünün durumu vs bakınız ilgili post) yazmıştım. O günlerde keyfimiz yerine gelsin diye bir otelin taa en üst katına yemeğe gitmiştik. Güzel bir sürü şey vardı o gün. Öncellikle hayatta yediğim en güzel somon balığı önümdeki tabaktaydı. Terddüt etmedim, yedim.
Sonra arka masadaki ufaklıklar. Sadece Almanca ve Rusça konuşan anne babanın yeni konuşmaya başlayan bebesi ile muhabbet şansımız olmadı tabii, ama o da bizi sevdi biz de onu. Kızlarıma sarılmak istedi devamlı. Ama bizim ufaklığı koruma içgüdüsüyle hareket eden büyük kızım alan savunmasındaydı fırsat vermedi. Bu ufaklığı durdurmaya yetmedi. Elinde fazla hijyenik olmadığını tahmin ettiğim (o kısa zaman diliminde bile çok şey yaşadı o bezelye tipli bebek) bebeği bebek kızımın burnuna sürttü de sürttü. Ama çok tatlı bir tip idi, sevdik kendisini ses etmedik.
Sonra ufaklık (bak adını unutmuşum) ortamdan çekildikten ve ufak kızımız uyuduktan sonra biz büyük kızımın gönlünü hoş etmeye başladık. O anlattı biz dinledik, çeneye vurdu ses etmedik. Fotoğraflarımız çekti durmadan, başkalarını da çekti durdu, tacizleri bitmedi.
Sonra ben sarılı sağ elimle kamerayı tutarak sol elimle kadeh tokuşturmayı bile başardım. İnsan kendini geliştiriyor. Güzeldi ya o gün. Özlemişim Batum’u.
Bir haftalık bir Singapur seyahatini, benden sonra gideceklere bir rehber oluşturabilmesi açısından sürekli notlar alarak geçirdim. Benim için hem iş, hem tatil içeren bir geziydi. Yurt içi veya yurt dışı bir yere gitmeden önce, biraz çalışıp gidiyorum. Eskiden deliler gibi çalışırdım, şimdi birazcık… Eskiden dakika dakika ne yapılacağını ayarlardım, şimdi sadece yapılacak-görülecek-yenilecek yerleri öğrenmeye çalışıyorum. Herhalde hayat boyu, hiçbir yerde avare avare dolaşamayacağım: ) Ve bu sene, hep içimde tuttuğum, kendime bile itiraf edemediğim gerçeği söyleyebilecek cesareti buldum kendimde: Deniz tatilini sevmiyorum!!! Benim 15 dakikadan fazla deniz-havuz kenarında bir şezlongda oturmam/ yatmam mümkün değil. Güneşte yatmak, zaten lügatimde yok. Dolayısıyla otelde veya pansiyonda, çevreme huzursuzluk vermeden en fazla iki gün kalabiliyorum. Yazlık ortamını seviyorum, çünkü kendi yaşam üçgenimi kurabiliyorum bir köşeye. Bu kadar az dinlenmek, insanı çok yıpratıyor; pek de tavsiye etmem. Ama benim bünyem boş durunca daha çok yorulan bir bünye. Neyse, çok kişisele girmeyelim, Singapur’a gelelim.
- Metroya MRT deniliyor. Eğer metro kullanmayı düşünüyorsanız, havaalanından çıkmadan, kendinize bir bilet edinebilirsiniz. Bu kartlar Akbil mantığında. Kart ücreti olarak 5$ ücret veriyorsunuz (Yazdığım tüm dolarlar, Singapur doları; orada da öyle.). Üstünü bittikçe doldurtuyorsunuz. Otobüslerde de geçiyor.
- Otobüs veya metroda, gidilen mesafeye göre ücret veriyorsunuz. O yüzden, ikisine de bir kere binerken kartı okutuyorsunuz, bir de çıkarken. Aradaki mesafeyi ölçüp ona göre bir ücret düşüyor. Eğer basmazsanız, en uzak mesafe ücreti alıyor.
- Orchard Road, çok büyük bir alışveriş caddesi. Cıvıl cıvıl, sağlı sollu alışveriş merkezi, cafeler. Dikkatimi çeken bir şey, yolun üzerindeki ağaçların tepesindeki kuşların deliler gibi cıvıldaması. Hiç böyle bir şey duymamıştım.
- Elektronik denince, Mustafa diye bir çarşıdan bahsediliyordu. Little India bölgesinde. Bir gidelim dedik. Çok fazla ilgimizi çekmedi bizim. Ancaaaak, kocaman bir market var, ayakkabılar, kremler, çantalar, her türlü ıvır zıvır. Mesela, Tiger Balm markalı, bizdeki viks tarzı kremler. Bol mentollü, kas ağrılarında, baş ağrılarında kullanılan krem çeşitleri. En ucuzları oradaydılar. Bir sürü uzak doğu yağı, aromaterapi yağları… Bir de kendime Crocs aldım oradan, çok ucuzdu. Girişinde, koskocaman bir mücevher köşesi var. Mücevher dediğim, çoğu altın, biraz pırlanta. Pek ilgilenmedim, fiyatları bilemeyeceğim.
- Starbucks’larda internet vardı. Biz de akşamları, Orchard Road’daki Starbucks’da oturup; hem gelen geçeni dikizledik, hem de internetten faydalandık. Öneririm, gece geç saate kadar oturabilirsiniz.
- Hava çok nemli, bunaltıcı.
- Çin Mahalles’nde, tesadüfen girdiğimiz bir çok katlı mağaza vardı. Upper Cross Road’un üzerinde girişi olan. Kaliteli Çin ürünleri bulabilirsiniz, antikalar, çay takımları, biblolar, taraklar, ipekler, çaylar…
- Clark Quay, iki yakası dipdibe restoranlardan oluşan kanal üzerinde bir bölge. Turistik tabii. Her ülkenin mutfağını bulabilirsiniz. Meksika mutfağından, Kore mutfağına. Mado’nun da bir standı vardı. Jumbo, meşhur bir yer mesela, deniz ürünleri yiyebileceğiniz. Çok sıra vardı.
- Otel seçimi çok önemli. Biz iş sebebiyle merkeze çok ters bir otelde kaldık. Bize çok vakit kaybettirdi. Oteller genel itibariyle pahalı. Ama örneğin Clark Quay’de bir otel seçebilirsiniz. Hatta Swissotel Merchant Court, altında metro olan yeri çok güzel bir oteldi. Düşünüp düşünüp vazgeçmiştik, hata yapmışız. Gecesi 157 dolardı. Orası için pahalı sayılmaz.
- Orchard Road’un üzerinde Takashimaya diye kocaman, çok katlı bir alışveriş merkezi var. Güzel. Bir de alt katında food court var, yani yemek katı. Tavsiye ederim. Çok çeşitli seçenekler var. Fiyatlar da uygun. Biz iki kez Seoul Street Food’cu da yedik, çok sevdik. Özelliği kızartma satması. Şinitzel, şişe geçirilmiş patates çeşitleri, karides, vs. Hepsini kızartıyorlar, peçeteyle iyice yağını alıyorlar ve veriyorlar. Karidesi çok güzeldi mesela. Ve çok ucuz. Koca bir tavuk şinitzel, ama cidden büyük 3.5 $, karides galiba 4.5$ idi. Her biri kendi başına çok doyurucu.
- Mağazalarda vergi iadesi almanız mümkün. Mesela Takashimaya’da, 3 ürün 100 doları geçiyorsa %7 tax free oluyordu.
- 1 US $ = 1.27-1.36 S$. Havaalanında 1.32 idi, otelde 1.27, Mustafa’nın girişinde 1.36’ya yakın. Eğer yüklü bir para bozduracaksanız, Mustafa’ya gidi.
- Metroda bile herkesin kolunda Louis Vuitton, Gucci çantalar, Rolex, Omega saatler…
- Bir de Funan diye bir elektronik market var. Amerika’ya göre fiyatlar pahalı, ama Türkiye’ye göre daha uygun.
- Her yerde alışveriş merkezi demiştim ya, dolayısıyla dünyadaki her marka var. Her marka, abartısız. Herşeyin en son modelleri de mevcut. Zaten Singapur için “Birleşmiş Milletler’de koltuğu bulunan tek alışveriş merkezi” diye yazıyordu rehberde: )
- Mutfak malzemeleri çok çeşitli ve çok eğlenceli. Çok hoş yapma çiçekler bulmak mümkün. Ayrıca 220 V oldukları için, mutfak aletleri de alabilirsiniz. Sadece prize takmak için bir converter priz almak lazım.
- Burada Ebru Şallı zayıf hamile diye kıyamet kopuyor, sanki çok çok anormal bir şeymiş gibi. Oysa orada herkes Ebru Şallı gibi ve birçok hamile var: ) Bir sorun yok yani, rahat olalım:)
- Sabahları erken kalkmamız gerektiğinden, gece hayatını bilemeyeceğim.
- Gece yapılan bir safari var, Night Safari. Vahşi hayvanları yakından görme şansınız var, 120 $.
- Her yerde Mc Donalds, Burger King. Uzak Doğu Mutfağı’nı sevmeyenler için.
- Kırtasiye ürünleri çok çeşitli. Kabalcı’da, Buldum Buldum’da satılan birçok şeyin kaynağı belli oldu.
- Sentosa diye bir ada var. Vivocity’den tramvayımsı bir şey kalkıyor. Çok yakında zaten. Gidiş-geliş 3 $. Ayrıca camdan teleferik de var, o nereden kalkıyor bilmiyorum. Birçok atraksiyon var adada. Bilet alıyorsunuz. Toplu alınca daha indirimli oluyor elbette. Biz Underwater World-Dolphins Show-Insects&Butterfly Park bileti aldık, 29.9$’a. Akvaryum güzeldi, yunuslar da fena değildi. Böcek ve kelebek müzesine de meraklılar gidebilir; ama çok da tavsiye etmeyebilirim. Çok değişik kelebekler gördüm, ama böcekler korkunçtu.
- Cuma geceleri çok kalabalık oluyormuş, herkes dışarı çıkıyormuş.
- Taksi de pahalı değil, ama elinizi kaldırdığınızda da boş taksi bulunmuyor.
- Sentosa adasına giderseniz, kumların üzerinde bir yerde, bir şeyler içmenizi ve bir şeyler atıştırmanızı öneririm. Zevkli oluyor.
- Adada denize de giriliyormuş, ama mesela Siloso Beach pek de denize girilecek gibi değildi. Deniz kirliydi.
- En meşhur yemeklerinden biri chili crab (Chili soslu yengeç denebilir herhalde).
- Bence mutlaka görülmesi gereken bir yer de Botanik Bahçesi. Orchard Road’a yakın bir mesafede girişi var. O kadar güzel bir park ki…. Cins cins ağaçlar, çiçekler, bir göl ve içinde kuğular. Çimenlerin üzerinde grup grup insanlar, piknik yapanlar, spor yapanlar… Parkın içinde, bir de Orkide Bahçesi (National Orchid Garden) var, mutlaka ve mutlaka gezmenizi öneriyorum. Cins cins, renk renk orkideler, insan elinden çıkmış harika düzenlenmiş bir bahçe. Biz çok etkilendik, mutlaka 2-3 saatinizi bu geziye ayırın derim. Bizim uçağımız olduğu gün, biraz vakit bulabilip gittik. O gün de üstümüz ince değildi, uçakta giyeceğimiz kıyafetlerimiz vardı. Hava da çok nemliydi, çok zorlandık, terledik. O yüzden son güne sıkıştırmamaya özen gösterin derim.
Bana nazar değmiş (içtiğim kahvelerde de sinyalleri vardı zaten). Başıma gelen minik kaza sonrası geçmiş olsun‘dan sonra en fazla bunu duydum. Artık ben de inanıyorum. Zaten kelime enerji olduğu için, artık 40 kere telaffuz edildi, değmediyse de değmiştir. Ya da evren bir yere not etmiştir, bir ara gereği yapılacaktır. Katkılarından dolayı herkese teşekkür.
Olay şöyle oldu: Tam “Artık Gürcistan seyahat yazılarını yazmaya başlamalıyım, aradan beş ay geçti, yuh!” tipinde laflar etmeye başladığımız günlerdi. Kapalı havuza gitmek üzere hazırız. Bizim bir numaralı ufaklığın içinde mayo, üzerinde kot, elinde de havuz simiti var. Simite de ip bağlı, çünkü bir iki dakika evvel yere koyduğu simide oturmuş, babasına kendini çektiriyordu. Ben de sırt çantalarımıza son rötuşları yapıyorum.
İki numaranın mama kavanozu çıt çıkarmadan kırılıp, sağ el serçe parmağımın o dünya tatlısı orta boğumunu, Zorro’nun imzası gibi bir desenle paramparça etti. Hemen aklıma derin ven trombozu sebebiyle aldığım kan sulandırıcı iğneler geldi; allah dedim gurbette ölmek de varmış. Çünkü iğne kullandığım dönemde “parmağını kesme, ölürsün” şeklinde uyarılar aldığım olmuştu. İnsanın doktoru sıkça espri yapma çabasında olduğunda artık ne doğru, ne yanlış ucunu kaçırıyor. Anlık bir panik yaşadım, sonra son birkaç aydır iğne veya Coraspin’i kullanmadığım aklıma geldi. Zaten kanama da durur gibiydi. Yatıştım.
Hemen her işten anlayan bir tanıdığı aradık, sağolsun hemen geldi. 2 çocuk, 2 sağlam yetişkin, 1 yaralı yetişkin, bir de ip bağlı kırmızı simit şeklinde kapıdan fırladık. O anda özel sağlık sigortası kartımı almadığımı fark ettim. Ya yok gerekmez dendi. Hâlbuki sigortam yurt dışında da geçerli, ama şimdi hastanedeki muhabbetleri hatırladıkça o sigortanın neye yarayacağını anlatana kadar epey zorlanırdım diye kendi kendime gülüyorum.
Arabaya bindiğimiz anda malına çok düşkün büyük kızım, simidi bizim evin kapısının dışında bıraktıkları için babasına söyleniyordu, çalarlar onu oradan diye. Bizim kata kimselerin o saate çıkmayacağına ikna etmeye çalıştık kendisini. Yemedi. Eve dönene kadar söylendi. Benden çok simit için endişelendi. Eşimin anlattığına göre ben evde şakır şakır kanarken, kağıt havluyla yere damlayan kanları siliyormuş. Belki evde TV seyrederken daha dikkatli olmalıyız, kız çocuk dediğin biraz kandan korkar, yara görünce fena olur falan filan. Cidden eve döndüğümüzde ortada bir tane kan lekesi yoktu.
Gürcistan’da hastanelerin itibarı hiç iyi değil. Tiflis’te görev yaparken çocuklarını Rize’li bir doktora getiren bir tanıdığımız var. Allahtan Batum’da Medina diye yeni özel bir hastane açılmış da göreceli olarak iyi bir muamele gördüm. Hastaneye girdikten sonra çat pat Rusça yardımıyla elimi kestiğimi ve damar tıkanıklığı mevzuunu anlattık. Cerrah bulunana kadar bir allahın kulu yarama bakmayı akıl etmedi. Belki parmak koptu, evde unuttuk değil mi? İnsan bir bakmaz mı?
Operasyon, başlarda yaranın göbeğine yapıldığını tahmin ettiğim 3 iğne dışında acısız geçti. O ilk 3 iğne esnasında ise arkadaşımızın bacaklarımın üzerine bastırdığını hatırlıyorum. Azcık acıdı. Gerek araba kullanma teknikleri, gerek telefonuna olan aşırı yakın ilgisi çerçevesine 14 yaşında bir erkek çocuğuna benzettiğim arkadaşımız, operasyonun bir kısmını telefonuna kaydetti. Orada burada satışını yapıyordur eminim, ama anonim olduğumdan umurumda değil, bir tek elim gözüküyor.
Bu arada operasyon esnasında devamlı Grey’s Anatomy’i falan düşündüm. O aralar sıkça seyrediyordum. Öyle teknolojiler Gürcistan’da benim gittiğim yerde yoktu, o kadarını söyleyeyim. Acil servislerdeki o telaş bile insanı rahatlatabilir, benim için çırpınan birileri var diye. Orada telaş falan yoktu.
Operasyon esnasında doktorlara vucudumdaki bazı ufak dikişleri de göstermek suretiyle havamı attım. Lisede cama girdiğim sağ kol dikişi, bir otoparkta roller blade yaparken, yokuş aşağı hızla gitmeye çalışırken uçup çene üzeri yere konuşum.
Doktorlar da sıcaktılar, allah razı olsun, arada çok iyisin, çok iyi şeklinde gaz veriyorlar. Eve dönünce tendonu toparlat dediler. Tamam dedik. Antibiyotiği aldık. Bu arada Batum’da eczaneler 24 saat açıkmış onu öğrendik. Eve döndüğümüzde kızın simidi de yerindeydi, bir facia daha önlendi.
Ankara’da hemen el cerrahına gittim. Tendon ve sinir tahribatı olduğu tespit edildi. Derhal ameliyat oldum. 3 hafta alçıdayım. Annem yazık, 2 torun bakıyordu, bir tane daha eklendi gibi oldu. Sol elle zor da olsa arada işe gidiyorum. Alçının sivri ucunu sağ el gibi kullanarak yazı teknikleri geliştirdim. Mouse olayına çözüm bulamadım. Sargı bezleri de açık renk olmamalı bence, kir gösteriyor.
Alınacak dersler:
Cam, can dostu değil, nankör birşey, mesafe korunacak.
Sağlık sektörü sıkıntılı ülkelerde cerrahi müdahaleye ihtiyaç duyulmamasına duacı olunacak.
Minik bebeklere daha bir dikkat edilecek, zor dayanılacak fiziksel acılar var bu alemde.
Babil filmini izlememiş olanlara, veterinerin müdahale sahnesi anlatılacak. Azami dikkat konusunda kamuoyu yaratılacak.
Mümkünse cerrah bir kanka ve anestezi malzemesi eşliğinde seyahat edilecek.
Derin ven trombozu ile ilgili yazımız için burayı tıklayın.
Gamze’nin başının etini yemiştim Stockholm sonrası yazacaksın bir şeyler diye, kırmadı yazdı sağolsun:
“Sevgili D.ye İsveç-Stockholm gözlemlerimle ilgili bir post için sözüm vardı… Biraz gecikmeli geliyor…
Önce herkesin bildiği şeylerden başlayalım: Doğru metro durağı; ancak yanlış çıkış kapısından çıkınca şehrin “Nişantaşı” sayılabilecek bir kısmından çıktım. Tabii yol hali elde valiz vs. anında mod düştü. Çünkü bir moda dergisinin sayfasına davetsiz bir şekilde dalmış oldum. Herkes elinde kahvesi, birası, açık havada oturmuş inanılmaz zevkli (modanın başkenti burası mıydı yaw dedirten) kıyafetlerle keyif çatıyordu. Zaten ne kadar güzel olduklarını anlatmaya gerek yok. Güzel olan bir diğer görüntü, her tarafın ortalama 25 yaş civarı ve 2 çocuklu annelerle dolu olmasıydı. Devlet çocuk konusunu maddi olarak desteklediği için -bizim ülkedeki gibi bir tüp bebek piyasasına ihtiyaç duymaksızın- anneler gencecik, incecik. Dertsiz tasasız büyütüyorlar işte.
Aklımda kalan en değişik yer “Skansen”. Şehir adalar üstüne kurulu. Zaten uçak yere inerken şaşırıyorsunuz. Sanki minik tabletlerin üstüne bir sürü brokoli yapıştırılmış gibi. “Kıyı şeridi” yok çünkü her yer ama her yer ağaç. Hatta bazı evlerin çatısını ot bürümüş. Normal çünkü devamlı yağmur yağıyor. Neyse ki size bahsedeceğim Skansen, yani açık hava müzesinin olduğu bölgeye gittiğim gün, hava dışarıda yemek yenebilecek kadar güneşli ve güzeldi.
Skansen’e gidince yapılacak çok şey var. Eski bir gemi müzesi, akvaryumlar vs, alan çok büyük. Ben sadece en tuhafıma gidenleri paylaşmak istiyorum. İçinde bir lunapark var. Hayatımda görmediğim türde deli oyuncaklar. Bir süre sonra fark ettim ki İsveçliler -çocukluklarından beri geliyor olmalı ki- onlara hiç garipsemeden, bir bir biniyorlar. Ben 2 taneye bindim. İndiğimde kalp çarpıntısı, titreme vs. Bir baktım önümde minicik çocuklar, karizma çizildi tabii. Böyle büyüyor bunlar. Bol adrenalinli. Bir tanesini fotoğraflarla paylaşmak istiyorum. Zaten alet tuhaf. Ucu suyun üstüne geliyor. Yetmemiş, amca bir de çark yapmış. Çark kendi etrafında da dönüyor. Hızını görmeniz lazım. Binmeye cesaretim olmadı. Sudan ayakkabı toplamak da istemedim.
Bir şey daha paylaşmak istiyorum. Hayvanat bahçesi kısmında keşfettiğim maymun benzeri hayvan: Lemur… Ay yanlış yerden girdik maymunların içine düştüm, korksam mı? önce kaçsam mı? derken karşılaştığım manzara:
Kirpiye bayılıp tahtını da kimseye vermeyen ben, ilk görüşte aşk yaşıyordum. Tek derdi sarılmak ve ara sıra zıplamak olan inanılmaz sevimli bu lemurla tanışmıştım. Evde besleyebilir miyim diye düşünürken buldum kendimi. Ama kendisi komik, çığlık benzeri bir ses çıkarıyor. Komşulara anlatamazsınız. Lemurum bugün biraz huysuz kusura bakmayın?? Olmaz yani. Ama çok sevimli, bir sevmediği durmak, sarılmadan da yapamıyorlar
Stockholm ile ilgili bir tuhaf tespitim daha: Şehrin ortasında bir asansör. Yukarı çıkmak paralı. Onu anladık. Aşağı inerken gene paralı. E neden bunu yukarı çıkarken söylemiyorsun?. İntihara teşvik mi bu? Çık ama inme atla mesela. Tek çıkış çok uzun bir yolu yürüyüp, şehrin başka bir noktasından çıkmak. Tuhaf.
İmza Gamze.
Gamze’nin daha önceki bir Kıbrıs yazısı için buraya tıklayın lütfen. Gamze’den alınan tüyolarla yazılan bir Palamutbükü-Hayıtbükü yazısı için de buraya tıklayalım.
Evin babasının belli bir süre Gürcistan’da yaşaması gerektiği ortaya çıktığında tahmin ettiğim gibi keyfimin üzerine kara bulutlar inmedi. Ben işi bırakamayacağıma göre, mecburen sık sık seyahat edeceğiz diye kendimi avutmaya çalıştım. Türkiye’de kızlarla kalacak olanın eşim değil de ben olması da, olayı benim açımdan nispeten tolere edilebilir kıldı. Kızları şimdiden özleyen eşimi de, yahu sık sık geliriz diye rahatlatmaya çalıştım. Garibim de kızlardan ayrılacağı için buruldu, öte yandan değişikliğe de heveslendi. Genel olarak bir süre idare edebiliriz kanaati oluştu bende.
Kızlarla bir süre yanlız yaşayacağız diye küçük ve merkezi sitemle ısınan ve işe taş çatlasın 3 km uzaklıktaki bir eve taşınmam gerektiği için sevindim. Zira daha az yol, kendime daha fazla zaman ayırmam demek. İş günleri bile TV karşısı kahvaltılar, sıcacık kış, 30 dakikada toparlanabilen bir ev vs.
Hemen işe giriştim: Babamızı yolcu ettikten sonra kiraladığımız evi boyattım, temizlettim, eşyaları taşıttım, eski evi temizlettim vs herşeyi bir haftada bitirdim. Bu arada kızlara alelacele Ankara’nın ilçelerinden birinden e-pasaport başvurusu yapmak gerekti; çünkü Haziran ortaları gibi Ankara’dan 2 ay sonrasında randevu veriyorlardı.
Ankara emniyetinde soru sormayı başardığım 5 memurdan 3′ü bana, 1 Haziran sonrası artık çocukları kendi pasaportunuza işletemezsiniz, bağımsız başvuru yapmanız ve çocukları da başvuru esnasında yanınızda bulundurmalısınız dediği için, bebeleri de perişan ederek bir ilçeden başvuru yapmak zorunda kaldık. Başvuru esnasında, bağımsız başvuru yapmamıza gerek olmadığını, dolayısıyla yaptığım masrafların gereksiz oldugunu öğrenip, ufak çapta krizler geçirdim. Sonra memurlar bebekleri de getirip perişan olduğumuz için deliler gibi yardımcı olmaya çalıştılar. Hepsini kucaklayasım geldi, yatıştım. Halen bit kadar olduğu için bir gözü bir tarafa diğer gözü öte tarafa bakan bir halde poz vermiş 2 numaralı ufaklığın vesikalığı/pasaport başvurusu emniyetten döner diyen şom ağızlı diyebileceğim memurlar oldu. Çocukcağız zaten kafasını dik tutamıyor, avuç içi kadar, biz arkadaşları ikna etmeye çalışırız diyen memurlar da oldu, hepsinden allah razı olsun, başvurular tamamlandı. Üç gün sonra pasaportlar adrese postaladı (bu arada İngiliz pasaportu gibi çok fiyakalılar, benim lacivert eski pasaport onların yanında eski tip cep ajandası gibi kaldı). Herşey halloldu.
Resim frankcreations‘dan
Sonunda İstanbul aktarması yapmak istemeyen ve son iki yıl içerisinde artan oranlarda uçak korkusu geliştirmiş olan bendeniz yüzünden, Ankara-Trabzon uçağıyla Gürcistan’a doğru yola çıktık. Çekirdek ailenin kalan tarafı, bizi Trabzon’da karşıladı. Geçen seneki Karadeniz gezisi sonrasında, bu sene mutlaka tekrar gitmeye niyetliydim, ama bu kadar ötesini düşlemiyorduk tabii. Trabzon Sarp kapısı arası 2 saat gibi birşey. Kapıda geçince 15 km sonra ise Batum’a ulaşıyorsunuz.
Fotoğrafı buradan buldum.
Arhavi’de yemeğimizi yedik, iki numaralı ufaklığa bebek bezi, ateş düşürücü vs yığdık. Sınıra hamle yaptık; 2 aylık bebeğin hatırına kimse bizi sıraya sokadı, hatta sıraya girme teşebbüslerime sinirlenen her iki ülke memur ve vatandaşlarından fırça yedim. İte kakıla sıranın önlerine itildim. Yani tereyağından kıl çeker gibi öte tarafa geçtik. Ankara’dan hareket ettikten 6 saat kadar sonra Batum’daydık. Ama kapı bazen çok yoğun olabiliyor diye duyduk, hatta dönüşte tanık da olduk. Mesela bir yolcu otobüsüne denk gelirseniz iki üç saat beklenebilir. Şans tamamen. Ama kapıda sıra yoksa bence Karadeniz gezisi yapılırken rahatlıkla Batum’a geçilebilir.
Gerisini ufak ufak anlatacağım. Sevdim orayı ben:)
Bu aralar gerek üzerimize yığılmış ev kredisi, gerek inişli çıkışlı sağlık durumum, gerekse mevsimin kış olması ve bunun da motivasyonumuzu düşürmesi gibi sebeplerle, pek seyahat edemiyoruz. Bu çerçevede gidemediğim yerler ile ilgili ufak ufak ilginç noktalar derledim. Ara ara vereceğim.
Belki biliyorsunuzdur, Tibet-Nepal sınırındaki Everest dağı, dünyanın en yüksek noktası. Dile kolay 8850 metre. Ama bu onu durdurmuş mu? Hayır. Zirvesi, tektonik tabakaların birbirine sürtünmesi sebebiyle sanırım her sene yaklaşık olarak 4 mm daha yükseliyormuş. Nepal’e niyetiniz var ise ve turla gitmeyeyim, halkın arasına karışayım, biraz kaybolayım, yeniden yolumu bulayım, daha fazla yorulayım ama içine nüfuz edeyim gibi tilkiler kafanızda cirit atıyorsa, visitnepal.com ‘u şiddetle öneririm. Kardeşim sen gitttin mi ki, ne diye öneriyorsun? derseniz diyecek bir şeyim yok, ama biz de zamanında ufak tefek araştırmalar yapmıştık, niyetimiz vardı, olmadı kısmet:(.
İkinci minik haber de Mexico City ile ilgili. Mexico City her sene 10 cm batıyormuş. Yani Venedik’ten tam 10 kez daha hızlı bir şekilde. Sebebi ise pek sağlam bir zemin üzerine kurulmamış olması. Yer kabuğundaki hareket, zaten kaldırımlarda falan ciddi olarak fark edilebiliyormuş. Bir de sanırım Bağımsızlık Meleği Anıtı diye bir anıt varmış, onun etrafına da 26 basamak kadar bir yükselti eklemek zorunda kalmışlar. Belki G. akademik çalışmalardan vakit bulduğunda, bize bir Cancun seyahat yazısı patlatır da (okyanus kenarında beyaz kumlu plajı olan otel resmini de koyarsan çok sevinirim:)) biz de gün yüzü görürüz.
Bu arada bilmeyenlere minik bir faydam olsun; nereye giderseniz gidin bir Lonely Planet seyahat kitabı edinmeye çalışın. Bu kadar güncel ve bu kadar eğlenceli, gündelik dille yazılmış seyahat kitabı ben bilmiyorum, bilen varsa söylesin…
Geçenlerde gazetelerde “Ovit Dağı geçit vermiyor” haberlerini duyunca içim kıpır kıpır etti. Heyecanım Ovit Dağı’nın kış şartlarında bir sürü insanın hayatını zorlaştırmasıyla ilgili değildi elbette. Ben buraları görmüştüm gibisinden bir minik heyecan.
Yazın yaptığımız Karadeniz gezisinden sonra, Artvin’e kadar olan kısmı çeşitli yazılarımda yazmıştım. Ama Artvin sonrasını yazamadım; bir türlü, elim gitmedi, pilim bitti.
Evde uzun süre raporlu takılıp işe falan gidemeyince, insanın rafa kaldırdığı işleri sırayla bitiresi geliyor. Dandik filmleri bile seyreder buluyorsun kendini veya zuladaki tüm kitapları okurken. Bu çerçevede, Artvin civarını yazmanın vakti geldiğini fark ettim.
Artvin, Kars ve Hopa arasında bir dağın tepesine kurulmuş bir şehir. Temmuz civarındaki gezimiz esnasında, Hopa’dan yola çıkıp, baraj gölünün kenarından Artvin’e doğru yol alırken, güneş yavaştan alçalmaya başlamıştı ve manzara inanılmazdı. Yol kenarında da, çeşitli su sporları ile ilgili malzeme satan dükkanların ilanları var. Artvin’i görünce, insanın bunların gerçek olabileceğine inanası gelmiyor; çünkü Artvin o kadar sarp ki. Ama baraj gölleri su sporlarına imkan sağlıyor.
Şehre varınca bir tırmanış başlıyor ki, o kadar olur. Dediklerine göre şehrin tepesine ulaşmak için 17 tur dönülüyormuş. Biz saymadık doğrusu. Ama tırmanılan cadde dışında bir arka sokak yok gibi. Şehir meydanı gibi bir yer de yok. Çok enteresan, insan kışını düşünmek istemiyor, çünkü yazın bile kamyonların falan şehri tırmanması zor. Yaşlılar nasıl tırmanır o yokuşu, veya çocuklar nerede oynar? Kışın kafa göz patlatmadan buzda nasıl yürünür o dik caddede (dikkat ederseniz sadece tek caddeden bahsediyorum:) insan öyle sanıyor) . Artvin’in uzaktan resimlerine bakınca nispeten daha düz ayak semtleri de olduğunu farkediyorsun.
Resim buradan.
Şehre ulaştığımızda zaten akşam olmak üzereydi, doğrudan otele gittik. Şehrin yamaçlarından birinde manzarası süper, Koru Otel‘de kaldık. Ben gayet memnundum doğrusu, ama eşim otelin odalarını çok küçük ve yapıyı çok eski buldu. Sağdan soldan duyduğum şey, Artvin’in ailelerin kalabileceği oteller açısından çok zengin olmadığı. Onun için Koru Otel idare eder.
Yazın otelin önünde manzara karşısında yemek yenebiliyor. Kışın restoranları da ferah, ama kaçınılmaz olarak arada, sanatçı ortamı oluyor:) Otelde, Borçka civarında bir inşaatın müteahitliğini yapan, Ankara’dan bir abimize rastlayınca garip olduk; çünkü bir hafta önce Ankara’da da görüşmüştük. Valla dünya küçük gibisinden laflar ettik. Yemeği de birlikte yedik.
Ertesi sabah, bir sürü yayla arasında bir seçim yapmamız gerekiyordu. Kafkasör’ü seçtik. Şavşat yaylasına gitmek istedik, ama yaylaların çoğu gezilmek isteniyorsa – ve Artvin’de bir kere daha gecelemek istenmiyorsa- yaylalarda yatacak bir yer ayarlamak lazım. Biz Yusufeli’ne devam etmek ve Rize civarında konaklamak istiyorduk. Ve daha önemli bir planımız vardı; bu nedenle Artvin’de sadece bir gece konakladık.
Artvin’i daha önceden görmüş olmama rağmen, bu sefer farklı bir amacımız vardı. Eşimin ailesi Samsun’lu olmasına karşın, Gürcistan’dan göçtükten sonra 1900′lerin başında Artvin’e yerleşmişler. Eski adı Salkımlı, yeni adı Tolgum olan bir köye yerleşmişler. Tek bildiğimiz buydu ve yola düştük. Köyü bulmak zor olmadı. Herkes biliyordu zaten. Hatta Kafkasör yaylasında rastladığımız bir adam, akraba olduğumuzu iddia etti:)
Artvin dev bir baraj inşaatı gibi. Her yerde inşaatlar var. Aldığımız tarif üzerine Artvin-Erzurum yolu üzerinde, hemen şehirden çıkınca varyantın yanında Salkımlı/Tolgum köyünü bulduk.
Aşağı Tolgum kısmen baraj göleti inşaatı altında kalmış. Ama yarısı hala dışarda. Sarp yamaçta bir köy. Eşim, önce milletin köyüne alıveriş merkezi yapılır, bizimki sular altında kalmış, zaten bizde şans olsa gibisinden konuştu, sonra yatıştı. Köyü bulduktan sonra Artvin’de çok oyalanmadık. Çünkü Rize’ye Yusufeli üzerinden dönecektik ve yol çok sarptır, aman ha karanlığa kalmayın şeklinde uyarlar aldığım için tırstım. Gerisini başka bir yazıda yazayım.
Kırmızı Baykuş’taki diğer Karadeniz seyahati yazıları:
Gezi yazıları – Samsun’dan doğuya doğru Gezi yazıları – Samsun Gezi Yazıları – Fatsa’dan doğuya doğru Gezi yazıları – Amasra Gezi yazıları – Artvin
Gezip Gördük‘te de güzel bir Karadeniz yazısı var. Daha fazla ayrıntı isteyenler için biçilmiş kaftan.
New York gezi notlarımızı, şu haritayı vererek taçlandıralım:)
Kırmızı Baykuş’taki diğer New York gezi notları:
New York’a gitmeden önce yapılması gerekenler Metropolitan Museum of Modern Art (MoMA) New York Gezi Notları – 1. gün New York Gezi Notları – 2. gün New York Gezi Notları – Long Island New York Gezi Notları – 5. gün New York Gezi Notları – 6. gün New York Gezi Notları – 7. gün New York Gezi Notları – 8. gün