»
M
E
N
Ü
«
Gidemediğim yerler ile ilgili minik geyikler
5.Ocak.2010

nepalBu aralar gerek üzerimize yığılmış ev kredisi, gerek inişli çıkışlı sağlık durumum, gerekse mevsimin kış olması ve bunun da motivasyonumuzu düşürmesi gibi sebeplerle, pek seyahat edemiyoruz. Bu çerçevede gidemediğim yerler ile ilgili ufak ufak ilginç noktalar derledim. Ara ara vereceğim.

Belki biliyorsunuzdur, Tibet-Nepal sınırındaki Everest dağı, dünyanın en yüksek noktası. Dile kolay 8850 metre. Ama bu onu durdurmuş mu? Hayır. Zirvesi, tektonik tabakaların birbirine sürtünmesi sebebiyle sanırım her sene yaklaşık olarak 4 mm daha yükseliyormuş. Nepal’e niyetiniz var ise ve  turla gitmeyeyim, halkın arasına karışayım, biraz kaybolayım, yeniden yolumu bulayım, daha fazla yorulayım ama içine nüfuz edeyim gibi tilkiler kafanızda cirit atıyorsa, visitnepal.com ‘u şiddetle öneririm. Kardeşim sen gitttin mi ki, ne diye öneriyorsun? derseniz diyecek bir şeyim yok, ama biz de zamanında ufak tefek araştırmalar yapmıştık, niyetimiz vardı, olmadı kısmet:(.

MexicoCityİkinci minik haber de Mexico City ile ilgili. Mexico City her sene 10 cm batıyormuş. Yani Venedik’ten tam 10 kez daha hızlı bir şekilde. Sebebi ise pek sağlam bir zemin üzerine kurulmamış olması. Yer kabuğundaki hareket, zaten kaldırımlarda falan ciddi olarak fark edilebiliyormuş. Bir de sanırım Bağımsızlık Meleği Anıtı diye bir anıt varmış, onun etrafına da 26 basamak  kadar bir yükselti eklemek zorunda kalmışlar. Belki  G. akademik çalışmalardan vakit bulduğunda, bize bir Cancun seyahat yazısı patlatır da (okyanus kenarında beyaz kumlu plajı olan otel resmini de koyarsan çok sevinirim:)) biz de gün yüzü görürüz.

lonely_planetBu arada bilmeyenlere minik bir faydam olsun; nereye giderseniz gidin bir Lonely Planet seyahat kitabı edinmeye çalışın. Bu kadar güncel ve bu kadar eğlenceli, gündelik dille yazılmış seyahat kitabı ben bilmiyorum, bilen varsa söylesin…

İmza D.

Gezi Yazıları – Artvin
8.Aralık.2009

Geçenlerde gazetelerde “Ovit Dağı geçit vermiyor” haberlerini duyunca içim kıpır kıpır etti. Heyecanım Ovit Dağı’nın kış şartlarında bir sürü insanın hayatını zorlaştırmasıyla ilgili değildi elbette. Ben buraları görmüştüm gibisinden bir minik heyecan.

Yazın yaptığımız Karadeniz gezisinden sonra, Artvin’e kadar olan kısmı çeşitli yazılarımda yazmıştım. Ama Artvin sonrasını yazamadım; bir türlü, elim gitmedi, pilim bitti.

Evde uzun süre raporlu takılıp işe falan gidemeyince, insanın rafa kaldırdığı işleri sırayla bitiresi geliyor. Dandik filmleri bile seyreder buluyorsun kendini veya zuladaki tüm kitapları okurken. Bu çerçevede, Artvin civarını yazmanın vakti geldiğini fark ettim.

Artvin, Kars ve Hopa arasında bir dağın tepesine kurulmuş bir şehir. Temmuz civarındaki gezimiz esnasında, Hopa’dan yola çıkıp, baraj  gölünün kenarından Artvin’e doğru yol alırken, güneş yavaştan alçalmaya başlamıştı ve manzara inanılmazdı. Yol kenarında da, çeşitli su sporları ile ilgili malzeme satan dükkanların ilanları var. Artvin’i görünce, insanın bunların gerçek olabileceğine inanası gelmiyor; çünkü Artvin o kadar sarp ki. Ama baraj gölleri su sporlarına imkan sağlıyor.

Şehre varınca bir tırmanış başlıyor ki, o kadar olur. Dediklerine göre şehrin tepesine ulaşmak için 17 tur dönülüyormuş. Biz saymadık doğrusu. Ama tırmanılan cadde dışında bir arka sokak yok gibi. Şehir meydanı gibi bir yer de yok. Çok enteresan, insan kışını düşünmek istemiyor, çünkü yazın bile kamyonların falan şehri tırmanması zor. Yaşlılar nasıl tırmanır o yokuşu, veya çocuklar nerede oynar? Kışın kafa göz patlatmadan buzda nasıl yürünür o dik caddede (dikkat ederseniz sadece tek caddeden bahsediyorum:) insan öyle sanıyor) . Artvin’in uzaktan resimlerine bakınca nispeten daha düz ayak semtleri de olduğunu farkediyorsun.

artvin_artvin_merkez

Resim buradan.

Şehre ulaştığımızda zaten akşam olmak üzereydi, doğrudan otele gittik. Şehrin yamaçlarından birinde manzarası süper, Koru Otel‘de kaldık. Ben gayet memnundum doğrusu, ama eşim otelin odalarını çok küçük ve yapıyı çok eski buldu. Sağdan soldan duyduğum şey, Artvin’in ailelerin kalabileceği oteller açısından çok zengin olmadığı. Onun için Koru Otel idare eder.

fg1

Yazın otelin önünde manzara karşısında yemek yenebiliyor. Kışın restoranları da ferah, ama kaçınılmaz olarak arada, sanatçı ortamı oluyor:) Otelde, Borçka civarında bir inşaatın müteahitliğini yapan, Ankara’dan bir abimize rastlayınca garip olduk; çünkü bir hafta önce Ankara’da da görüşmüştük. Valla dünya küçük gibisinden laflar ettik. Yemeği de birlikte yedik.

Ertesi sabah, bir sürü yayla arasında bir seçim yapmamız gerekiyordu. Kafkasör’ü seçtik. Şavşat yaylasına gitmek istedik, ama yaylaların çoğu gezilmek isteniyorsa – ve Artvin’de bir kere daha gecelemek istenmiyorsa- yaylalarda yatacak bir yer ayarlamak lazım. Biz  Yusufeli’ne devam etmek ve Rize civarında konaklamak istiyorduk. Ve daha önemli bir planımız vardı; bu nedenle Artvin’de sadece bir gece konakladık.

Artvin’i daha önceden görmüş olmama rağmen, bu sefer farklı bir amacımız vardı. Eşimin ailesi Samsun’lu olmasına karşın, Gürcistan’dan göçtükten sonra 1900′lerin başında Artvin’e yerleşmişler. Eski adı Salkımlı, yeni adı Tolgum olan bir köye yerleşmişler. Tek bildiğimiz buydu ve yola düştük. Köyü bulmak zor olmadı. Herkes biliyordu zaten. Hatta Kafkasör yaylasında rastladığımız bir adam, akraba olduğumuzu iddia etti:)

Artvin dev bir baraj inşaatı gibi. Her yerde inşaatlar var. Aldığımız tarif üzerine Artvin-Erzurum yolu üzerinde, hemen şehirden çıkınca varyantın yanında Salkımlı/Tolgum köyünü bulduk.

salkımlı köyuAşağı Tolgum kısmen baraj göleti inşaatı altında kalmış. Ama yarısı hala dışarda. Sarp yamaçta bir köy. Eşim, önce milletin köyüne alıveriş merkezi yapılır, bizimki sular altında kalmış, zaten bizde şans olsa gibisinden konuştu, sonra yatıştı. Köyü bulduktan sonra Artvin’de çok oyalanmadık. Çünkü Rize’ye Yusufeli üzerinden dönecektik ve yol çok sarptır, aman ha karanlığa kalmayın şeklinde  uyarlar aldığım için tırstım. Gerisini başka bir yazıda yazayım.

Kırmızı Baykuş’taki diğer Karadeniz seyahati yazıları:

Gezi yazıları – Samsun’dan doğuya doğru
Gezi yazıları – Samsun
Gezi Yazıları – Fatsa’dan doğuya doğru
Gezi yazıları – Amasra

Gezip Gördük‘te de güzel bir Karadeniz yazısı var. Daha fazla ayrıntı isteyenler için biçilmiş kaftan.

İmza D.

New York’ta alışveriş
6.Ekim.2009

New York gezi notlarımızı, şu haritayı vererek taçlandıralım:)

alisveris

İmza G.

Kırmızı Baykuş’taki diğer New York gezi notları:

New York’a gitmeden önce yapılması gerekenler
Metropolitan Museum of Modern Art (MoMA)
New York Gezi Notları – 1. gün
New York Gezi Notları – 2. gün
New York Gezi Notları – Long Island
New York Gezi Notları – 5. gün
New York Gezi Notları – 6. gün
New York Gezi Notları – 7. gün
New York Gezi Notları – 8. gün

Çatır çatır yesin..
28.Ağustos.2009

wedding

(Kaynak: Burası)

Bu yaz bir sürü arkadaşımızın düğünü oldu. Önünden arkasından muhabbeti de bol oldu tabii. Genelde bu  muhabbetler şatafattan pek haz etmeyen bir grubun arasında döndüğü için, sıklıkla “yuh ya bu kadar para vereceğime balayında Güney Amerika’ya giderim, 3 ay kalırım” tipinde sonuçlara bağlandı. Bizi delirten bir kaç  mevzuyu aktarayım:

Gelin başı mesela: Bir arkadaşımız adı sanı bilinen bir kuaföre “Gelin başını ne kadara yapıyorsunuz? ” diyerek bir piyasa araştırmasına girişmiş. Adam 1750 YTL, mekana gelirsek 2000 YTL deyince bunun şafak atmış. Sonra arkadaşımız hiç düğünden bahsetmeyip, gelin başı lafını da telaffuz etmeyip sıradan bir kuaföre gitmiş. 50 YTL’ye saçını toplatmış. 80 YTL’ye makyajını yaptırmış, duvağını da annesi takmış. Gördüğüm en güzel/ sade ama alımlı  gelinlerden biriydi.

Bir de fotoğraf  konusu var bizi delirten: Mesela belli bir seviyenin üzerindeki düğünlerde (mekan isimlerini söylememeye dikkat edeceğim çünkü neticede sağdan soldan duydum:)) önümüze gelen yemeklerin yazıldığı menü kartının fiyatı 4-5 TL’den başlıyormuş. Zira bunlar ekstra süslü oluyor son zamanlarda, dikkatinizi çekti ise, her sayfada bir yemek adı yazan, püsküllü vs., gelin kadar süslü, minik dosyalar adeta. Bugün en kralından kitaplarların 20 YTL civarı olduğunu duyunca garip geliyor. Hemen hesap yapıyoruz;  400 konuk olsa 2ooo YTL  menüye gitti. Elinde 10 saniye tutup bıraktığın şey, bir ton kağıt israfı öte yandan…

Fotoğrafçı aynı arkadaşımızdan 4000 Euro (yazıyla; dörtbin yüroğ) istemiş ve başka fotoğraf makinasıyla çekim yapılmasına da izin vermemiş. Adam savunma olarak “Ama benim adamların hepsi tek tip kıyafet giyiyorlar” diyormuş. Arkadaşımız “Ben onları damat gibi giydiririm, siz bana bırakın, hesabı biraz düşürelim.” argümanlarıyla epey bir direnmiş. Sonunda araya adam katıp olayı 5000 YTL’ye bağlayabilmişlar. Ve de sadece 18:00-01:00 arası  çekim yapılmış, yani kuaför, evde hazırlanma süreci, arkadaşların gelip gitmesi, ağlaşan anneanneler falan gibi muhabetin büyük kısmı fotoğraflanamamış. (Biz şanslıyız. En yakın arkadaşlarımızdan biri benim tamamlamayıp bıraktığım Afsad kursu sonrasında Nikon D70S aldığından beri tüm önemli/önemsiz günlerimizi fotoğraflıyor. Karada ölüm yok bana:))

Ben bir alternatif hesap çıkardım. 2000 YTL saç baş+5000 YTL  fotoğrafçı parası +2000 menü ücretinden bir nebze  yırtabilirseniz 9000 YTL’ye -düğünün diğer masraflarından da kısarak- gidebileceğiniz balayı gezilerini kısaca örneklendiriyorum:

Mesela Şili plajları, Cartagena Colombia, Karayipler. Veya Kamboçya;

cambodia_khmer-dancers

Veya Tahiti’de yüzen evler;

tropical-photos_housesinthesea

Bu arada konudan  şaştım, National Geography’nin web sitesinden bir de Tibet resmi aranırken, karşıma çok sevdiğim   fotoğrafçı (Afgan kızı resmine değinmeyeceğim, içimiz şişti ondan.) Steve McCurry‘nin bir resmi çıktı. Kimseyi bir balayına özendirecek nitelikte değil, ama Steve abiye hürmetimden koymaya niyetlendim. Olmadı. Linkini veriyorum.

Son olarak da şunu söylemek istiyorum: Bizim ufaklık bundan yirmi, yirmibeş veya daha fazla sene sonra bana düğün haberiyle geldiğinde, gelinin annesi/ kız tarafının yarısı olarak şatafatlı birşey istemeyeceğime, sevimli minicik bir kutlamayla tatmin olacağıma ve normalde düğün masrafları için harcamam beklenen parayı çatır çatır yemesi  için kendisine nakden takdim edeceğimi taahüt (doğru mu yazdım bunu?) ediyorum.

İmza D.

Gezi yazıları – Kıbrıs
19.Ağustos.2009

Bu sefer Gamze’yi konuk yazar olmaya ikna ettim:

“D.’ye bir Datça yazısı sözüm vardı, ama ben hazır Kıbrıs’tan dönmüş ve anılarım tazeyken orayı anlatmak istiyorum… Öncelikle beklentim çok büyük gittim –ki bunun Kıbrıs’la alakası yok, her yere öyle bir hevesle gidiyorum- … Öyle gitmemekte fayda var… Ama adayı mutlaka görmek lazım … Ben 7 gece kaldım, benim tavsiyem 4-5 geceden fazla kalınmaması, ama bir şekilde de mutlaka gidilmesi… Deniz kum sefası severim diyenler daha uzun da kalabilir tabii…Ya da bir kumar oynayayım diyenler… Ben kurtluyum, aynı yerde sabit duramadığım için, son 2-3 gün etrafta başka ada var mı diye düşünmeye başladım…

Herneyse biz Acapulco Otel‘de kaldık… Lüks arayan biri değilseniz, hem konumu iyi hem de denizi çok güzel…Biz villa odalarda kaldık ki çok sevimli ve büyüktü… O sayede kalabalığa girmemiş olduk. Yemekler de iyiydi, ama kalan turist profili karman çormandı, ki bu da bizi epey eğlendirdi… Akşamları herkesi görebilecek bir masa seçip sosyolojik analizlerde bulunuyorduk.

Trafik sağdan akıyor…Araba kiralamak için kendine epey güvenmek lazım, yoksa bir yerlerde virajı yanlışlıkla geniş alacakken dar alabilir, ya da yan yoldan çıkarken karşıdan gelene toslayabilirsiniz… En tuhafı da bazı arabaların direksiyonunun solda olmasıydı… Bir kamyonu nasıl sollayabiliyor? mesela… Hadi bir deneyelim belki karşıdan gelen yoktur diye herhalde.. Rus ruleti gibi.

Normal plakalar ön beyaz arka sarı, kiralık arabalar kırmızı… Araba kiralamazsanız dolmuş-servis bir şekilde ulaşım rahat ve ucuz. Biz otelin 2 tane günübirlik turuna katıldık…Bir tanesi Lefkoşe -Magosa bir tanesi Karpaz’a…Kıbrıs’la ilgili biraz genel bilgi verdikten sonra buralara da dönerim…Bu arada Kıbrıs’la ilgili seyahat kitabı bulmak imkansızdı…Oraya gidince de zor bulduk.

Tuhaflıklar havaalanında başlıyor…Yani aslında yurtdışı çıkış yapıyorsunuz, ama nüfus cüzdanı ile geçiyorsunuz… Sonuçta insanlar KKTC vatandaşı ama her yerde Türk bayrağı, para birimi TL, market ürünlerinin hepsi (hellim ve Türk kahvesi hariç) Türkiye’den… Yani aslında ayrı bir ülke ama değil, uluslararası havaalanı var ama tanınmıyor… Çok tuhaf ve ilginç…Bir yandan da üzücü…Bir ülkeye bağlı kalmış izole olmuş … Neyse bunlar işin siyasi yönü… Dönelim turistik yönümüze… Bu arada Kıbrıs aksanı süper sevimli geliyor bana bir de “mi mu” soru eki yok gibi… Mesela havaalanı görevlisi “çantayı koyuyorsunuz” derken meğerse “çantayı koyuyor musunuz” diye bir soru sormuş… Bir de inceltmeler yok harflerin üstünde, yani baaadem değil de direkt badem diyorlar…

Kıbrıs, Sardunya ve Sicilya’dan sonra Akdeniz’in 3. büyük adası… Türkler nüfusun %35′i iken, toprakların %28-29’ unda yaşıyorlar. Bu oranları tur rehberinden kaptım. Tam 2 gün Rumlara karşı doldurdu bizi. Önce duymazdan geliyordum, ama son anlarda elimde kılıç adanın karşı tarafına Allah Allah naralarıyla koşarken hayal ettim kendimi. Şaka bir yana, iki taraf arasında barış olur mu? Bence zor. Türk tarafında dağda dev bir KKTC bayrağı var. Rehber bayrağın Guinness rekorlar kitabına girdiğini söylemişti, gerçekten doğruymuş. Rum tarafından her yerden görünüyormuş. Gece de ışıkları yanıyor. Rehberimize göre bu olay BM’ye şikayet edilmiş, bari ışıkları gece yakmasınlar görmeyelim diye.

bayrak

Kıbrıs bütçesinin dörtte biri üniversitelerden…. Sanırım geri kalanın tamamı turizm… Ki turizm büyük ölçüde gelirini Casino’lara borçlu. Bakır çıkıyor. Tarım pek yok, hayvancılık var. Susuzluk epey büyük bir sorun (gerçi bir gün yüzerken yağmur yağdı, ama genelde her yer kurak gibi.)

Girne’de kaldığım için buradan başlamak istiyorum.

girneBurada Kale görülmeli. Etrafı kafe ve publarla dolu. Buz gibi birayla teknelere karşı keyif yapılabilir. Girne içerisinde mağazalar var…. Birşey almak pek mümkün değil… Bir vitrinden çektiğim fotodan anlaşılabilir.

vitrin

Bellapais Manastırı: Çoook güzel.

manastir

Kybele restoranda yemek yiyin. Manzarası çok güzel.

Lefkoşe hem Rum hem Türk tarafının başkenti. En ilginç yer barbarlık müzesiydi. Müze tek katlı ve şirin bir ev (Tek katlı ve bahçeli evlere bayılırım. Alaksız oldu ama söylemeden geçemedim)… Ben evden çok etkilendim… O kadar ki bu kısmı kendime saklamak istiyorum… Müzeyle ilgili bilgi şu linkte var.… Neyse gidip görmek lazım, anlatmaya çalışsam da beceremem… Boğaz Şehitliği’ne giderseniz orada şehit olan bir askerin günlüğü var… Günü gününe tüm ayrıntılarıyla olanları kaydetmiş… Sayesinde tüm ayrıntılar biliniyor.

Namık Kemal’in kaldığı zindan da görülebilir… Kapkaranlık in gibi… Ama tuhaf olan pencerenin sokağa bakması… Acaba gelip geçenle konuşabiliyor muydu?… Ya da gelip geçen var mıydı?… Sonra bir üst kata taşımışlar.

Gazimağosa-Maras bölgesine gittik. Deniz o kadar güzel ki … Oteller çürüyor (110 tane)… Sadece orduya ait bir sahil var ama siviller giremiyor…

maras

Karpaz’a gelince, adanın en doğu ucu. Denizi tertemiz turkuvaz ama kimse yüzerken açılmıyor, çünkü çok fazla köpekbalığı varmış. Etrafta görülebilecek sadece manastır var. Etrafı tezgahlarla dolu. 80li yıllardan kalma oyuncak bebekten su ısıtıcısına kadar herşey var. Bir de Dipkarpaz köyü var. Rum ve Türk kahveleri karşı karşıya. Maalesef biz durup bir kahve içemedik (rehberimizin Rum düşmanlığı bir neden miydi buna bilemiyorum).

Kıbrıs mutfağına da bir bakarsak kahve ve hellim peyniri dışında, mesela şeftali kebabı var ama şeftali ile alakası yok. Aslı Şef Ali’nin kebabı, ama zamanla isim dönüşmüş. Yemedim çünkü epey yağlı. Sonra molehiya (ekşili sebze). Nane gibi minik yapraklı bir ot. Marketlerde kurutulmuş satılıyor. Hem yoğurtlusunu hem etli yemeğini yedim. Özellikle yoğurtlusu çok güzel. Hatta çantaya bir paket attım, getirdim.

Kıbrıs kısacık olarak böyle. Her yere değinmedim. En önemlileri bunlar. Sadece Güzelyurt’a gidemedim. Bitirmeden şunu diyeyim; alakasız da olsa Kıbrıs’ta kediler çok güzel. Hepsi uzun bacaklı. Neden acaba?

kedi

İmza D. (aslında Gamze :)

Şişedeki periler
18.Ağustos.2009

İngiltere’de yaşadığım, bana kısacık gibi gelen dönemde, çeşitli aile bireyleri, arkadaşlar fırsat bu fırsat diye beni  ziyarete gelmişti. Hepsiyle de adanın ortalarından yola çıkıp İskoçya’ya, sonra da Galler üzerinden kıvrılarak güneye inen standart geziler yapmıştık. Bunların birinde teyzemle York’a gitmiştik.

yorkda-bir-amca

Resim buradan.

Belki annemle falan da gitmiştik; ama nedense teyzemle olanı hatırlıyorum. York; boyle incik cincik hediyelik, el sanatları falan tipinde şeylerin yoğun satıldığı bir yerdi.

york

Resim buradan.

Bu vesileyle, hiç unutmadığım, ve nedense son zamanlarda devamlı aklıma gelen birşeyden bahsetmek istiyorum: Dükkanın birinde, 4-5 cm büyüklüğündeki kavanozların içinde hapsolmuş periler/minicik insanlar tipinde biblolar vardı. Ama hepsi süper gerçekciydi. Kimi, beni dışarı çıkarın gibisinden duvarlara yumruk atıyor, kimi mutsuz mutsuz bakıyor, kimi de pes etmiş yere çökmüş ağlıyordu. Özetle hepsi mutsuzdu. Fakat işçilikleri o kadar sadeydi ki; kanatları falan yoktu, süslü püslü değillerdi, Peter Pan gibiydi kılıkları. Kavanozun içi de çok sadeydi. Bir minik insanı hapsetsek anca o tip görüntüler verebilir. Biraz internet bakındım benzer bir şey bulamadım. Yanlış hatırlamıyorsam, fiyatı  30-40 Pound falandı. Öğrenci bütçeme fazlaydı, almamıştım. Son zamanlarda o kadar sık aklıma geliyorlar ki. Bu kadar aklımda kalacaklarını da tahmin etmemiştim, yoksa havada karada alırdım. Neyse bu da böyle bir hikaye işte…

İmza D.

Gezi yazıları – Söğüt Marmaris
9.Ağustos.2009

Bu sene, bazı yazılarımızdan da gözlenebileceği üzere, Doğu Karadeniz’in çeşitli bölgelerini tekrar gezmek nasip olmuştu (Bkz Gezi Yazıları Fatsa’dan doğuya doğru, Gezi Yazıları Samsun’dan doğuya doğru, Gezi Yazıları Samsun). Vur deyince öldüren bir çift olduğumuz için, tekrar gidelim, ama bu sefer nokta vuruş yapalım dedik.

İzmirli olup, genelde güneybatı Ege dışına çıkmayı şiddetle reddeden bir arkadaş grubumuz var. Aslında grubun genelinin Ege dışına çıkmakla bir sıkıntısı yok, ama elebaşının negatif etkisi büyük. Bu nedenle haritanın belli bir  kısmına tıkılıp kalıp, değişik parkur sıkıntısı çekiyoruz. Bu sene ne olduysa oldu, elebaşının yumuşak karnına oynayınca, “balığın alası var oğlum” ana temalı bir seyahate ikna oldu. Çekirdek aile olarak başarımıza inanamadık, heves yaptık, detayları günlerce kendi aramızda konuştuk durduk. Ama elebaşının gene talihi güldü; Karadenizi sel aldı. Son ana kadar kabul etmedik, ama yola çıkacağımız Cumartesi öncesi, Perşembe günü gibi olay artık reddedilemeyecek düzeye ulaştı. Biz mecburen gene İzmir ekibinin kucağına düşüp, soluğu güneybatı Ege’de aldık. Ama aslında bu bana da yaradı. O kadar ihtiyacım varmış ki bu rota değişikliğine :)

haritaSöğüt’te kalmayı planladığımız yerde Cumartesi akşamı için oda olmadığından, o gece Selimiye’de vasat bir yerde kaldık. Bir daha bungalowda zor kalırım herhalde. Aynı gece içinde bu kadar üşüyüp, bu kadar terlediğimi hatırlamıyorum. Katil klima. Ertesi sabah Söğüt’e yola çıktık.

Bu arada parantez açıp yoldaki bir yerden bahsetmek istiyorum: Selimiye Söğüt arası, bir sürü koy var; hepsi de güzel.  Ama bir tanesinin denizi akvaryum gibi. Kimse girmiyor, çünkü zaten bir sürü güzel koydan biri ve dibinde bir tersane var. Bir tersane bu kadar mı güzel bir yerde kurulur? Minicik gariban bir işletme, ama dünyanın en güzel koyunda kurulu. Haset oldum, ama yapacak bir şey yok, devam ettik yola.

Söğüt’te küçücük bir otel var; Denizkızı. Kalınacak iki yerden biri sanırım. İlk olarak balık restoranı olarak işe başlamışlar, ama yıllar sonra 9 kadar oda eklemişler işletmeye. O kadar güzel ki, yemek yenen masa, şezlong ve deniz arası en fazla ikişer metre.

sogut2

Deniz güzel, akvaryum gibi.

iskele4Kalabalık yok, hatırda kalan bir müzik yok kıyıda, su sesi duyuluyor. Arada yelkenliler yanaşıyor, akşam yemeğini yiyorlar. Dolayısıyla aynı 3-5 kişiyle 5 gün yemek yemekten de kurtuluyorsunuz. Sonra, sabah kahvaltısını  kaçırmayayım diye 10′a çeyrek kala saat kurmak zorunda değilsiniz. Her daim kahvaltı mevcut. Yemekler harika.  Şezlong kavgasına gerek yok. İskelenin üstü bile sebil şezlong. Neyse özetle ben çok mutluydum. Çünkü canım öğlen uykuları uyumak, salaş iskeleler üzerinde havlu bile sermeden yatıp denizi elimle çay kaşığıyla karıştır gibi karıştırmak, boş boş yatmak, bir süre arabanın anahtarının nerede olduğunu unutmak, motor sesi falan duymamak istiyordu. Hepsine nail oldum.

Bizim ufaklık o kadar mutluydu ki. Biz deniz kenarında otururken, o saatlerce suda kalıyordu. Scooter’ını götürmüştü, devamlı restoranda ona bindi. Akşam merdivenin ağzına park ediyorduk; kitabını unutuyorsun, sabah koyduğun yerde buluyorsun vs, ev gibiydi.

denize

Güneş batana kadar denizde kaldık,sonra da daha sularımız damlarken kısacık sahil şeridinde yürüyüşler yaptık. Taş topladık, bizimki denizde taş kaydırmaya çalıştı, beceremedi. Sonra bir gün iskelenin yanında yengeç avlayan bir oğlana yardım ettim. Tam bir beyefendiydi; “Taşı tutar mısınız lütfen? Teşekkür ederim. Yengeci ittirir misiniz?  Teşekkür:)”

sogutiskele-yengecoglan1

Becerdi de kerata. Sonra pet şişelere koydu, ben de yardım ettim. Hayvan ezilecek diye de çeşitli çığlıklar attım. Çünkü bacağını falan koparsak yaşayamazdım, öyle bir ruh halindeyim bu aralar. Ufaklık iki tane yakaladı, yanlız kalmasınlar  diye. Paketleme bitince bana bir poz verdi.

sogutiskeleyengeccocuk3

Çok güzeldi, Söğüt. Karadeniz’de 2500 km yol yapmamış olsak, sonrasında da Söğüt yapıp eve dönüp, bir hafta sonra tekrar Bodrum’a gitmemiş olsak, kesin Eylül’de bir daha giderdik. Ama şu an cidden yorgunuz. Daha sonra artık:)

İmza D.

Yine Palamutbükü…
3.Ağustos.2009

stone11

İlkem kardeş yoğun ısrarıma dayanamayıp bir Palamutbükü postu yolladı bize:

“Bu yaz kızlarla Datça Palamutbükü’ne gittik. Ben geçen sene de gitmiştim, denizine, sakinliğine hasta olmuştum. Geçen yıl kaldığımız yerde kaldık yine. Ceylan Pansiyon diye bir yer. Çok temiz, odaları çok basit, sade olsa da gerekli olan her şey var. Deniz hemen pansiyonun önünde o yüzden odalarda deniz manzarası da var. Üst kattaki odalarin, yani denizi banko gören odalar geceliği 30 lira, aşağıdaki odalar 25 liraydı. Ama pansiyonun sahibinin “bu fiyatlar sadece size” tarzı muhabbetleri de çekti bize. Neyse, Palamutbükü zaten deniz kıyısı boyunca uzanan pansiyonlardan oluşuyor. Yani büyük oteller yok ortamda.

Denize girmek ve akşam yemek yemek dışında pek bir aktivite de yok aslında. Sakin tatil arayanlar için mükemmel bir yer. Denizi de mükemmel. Biz gündüzleri deniz, akşamları da etraftaki restoranlarda yemek yemek şeklinde takıldık. Bodrum’daki Adamik Bar’ın sahibinin kardeşi mi, yoksa akrabası mı, öyle bir insan orada bir restoran açmış: Adamik Restoran adında. Orada birkaç akşam yemek yedik. Gayet başarılıydı. Özellikle sakızgırığı köfte ve sakızgırığı tavuk diye iki spesiyaliteleri var. Çok güzeldi. Yalnız bir akşam çok büyük bir turist grubunu ağırladıkları için bizim yemekleri geciktirdiler; ama güleryüzleri ve ikramları ile bu açığı kapatmayı bildiler.

Bir akşam yine orada yemek yerken Şener Şen geldi, restoranın sahibi ile hoş beş etti. Bize de iyi akşamlar falan dedi. Datça’da bir festival varmış, oraya ödül almaya gelmiş galiba. Adamik restoran dışında bizim beğenerek yemek yediğimiz başka bir yer de Şef Restoran idi. Orada da güzel balık yemekleri var, bir de manyak pidesi var karışık pide gibi bir şey ama adı “Manyak Pide”.

Asıl tatilin olayı bizim bir köy düğününe katılmamız oldu. Düğünün olacağı akşamın sabahında, gittiğimiz markette, yemek yediğimiz yerlerde, kaldığımız pansiyonda herkes akşam düğüne gelecek misiniz? diye sormaya başladı. Bütün Palamutbüklüler davetliydi düğüne. Adamik restoranın sahibi istersek bizi düğüne arabasıyla götürebileceğini söyledi, biz de kabul ettik. Böylece bir köy düğünü görmüş olduk. Biraz anlatayım düğünü: Köy meydanına herkes toplanmış. Yaşlı amca ve teyzeler için sandalyeler dizilmiş, isteyen oturuyor. Elinde mikrofon olan bir adam çalacak şarkıları ve kimin şarkıyı istediğini söylüyor. Mesela “oğlan tarafının isteği üzerine kolbastı çalıyoruz” gibi. Gelin ve damat çok gençti. Gelinin belinde kırmızı kuşağı da vardı. Tam teşekküllü bir gelindi yani. Çok Ege ezgisi çalındı. Düğün sahipleri ve davetliler çok güzel danslar yaptı bu ezgiler eşliğinde. Benim gibi İç Anadolu’nun bağrından kopmuş biri için çok ilginçti. Biz de birkaç Ankara havasında oynadık. Gece 1 gibi oradan ayrıldık. Biz ayrılırken çok çılgın danslar pistte hüküm sürüyordu.

Son akşamımızda da Datça’ya gittik. Oradan bal, badem ve zeytinyağı aldık. Deniz kenarındaki restoranların birinde yemek yedik. Ama pek memnun kalmadık, hatta arkadaşın midesi biraz rahatsız oldu. Sonra taksiyle Palamutbükü’ne döndük.”

Ben de gittim buraya bu sene.Yazacağım bir ara…

Resim pbphotography’den

İmza D.

New York Gezi Notları – 8. gün
28.Temmuz.2009

Metropolitan Museum of Modern Art (MoMA)’ı gezmeyi çok istiyordum. Aynı zamanda, listemizde Rockefeller Plaza’nın tepesinde yer alan Top of the Rock da vardı. Bir baktık ki, her ikisini kapsayan bir bilet satılıyor: 30$. Ayrıntılı bilgiyi daha önce yazdığım bu postta bulabilirsiniz. Aslında sonradan şunu öğrendim: Pek çok müzeye, örneğin Metropolitan’a, NY Museum of the City’e giriş ücretsiz. Kapıya birşey yazıyorlar, 10$-20$ diye, yerseniz. Aslında o paralar “recommended”! Yani ayıp olmasın diye 2$ verip girebilirsiniz. Yorgunluktan yıkılacak haldeyken gezmeye başlamama rağmen, ben çok keyif aldım. Keşke vaktimiz daha fazla olsaydı da, Metropolitan Museum of Art’ı da gezebilseydik.

Rockefeller Plaza’nın bulunduğu sokakta NBC Store diye bir mağaza var. NBC’nin dizilerine ait t-shirtler, kupalar, ıvır zıvırlar bulabilirsiniz. Mesela Heroes, House, Friends, My Name is Earl ilk aklima gelenlerden. Bence o da eğlenceli bir mağazaydı. 3 t-shirt 65 $’dı. Doktor House’un hastane önlüğü çok güzeldi mesela, nerede giyilir bilmesem de: )

nbc-magazasi1

Ayrıca aklımda kalan bir diğer sergi de Bodies The Exhibition oldu. Las Vegas’tayken de gidememiştim; aklım kalmıştı. Kriminal şeylere aşırı meraklı bendeniz, insan vucudunun her çeşit kasını, organını canlı kadavralar üzerinde gösteren böyle bir sergiyi kaçırmamalıydı aslında. Yeri, Brooklyn’e geçişlerin yapıldığı yerde, Fulton Market’in içindeydi. Aaah, aaahhh… Çekirge 3 kere zıplar, bir daha karşılaştığımda her işimi bırakıp gideceğim. Şimdi baktım Atina ve Dublin’de de varmış sergi. İnşallah oralarda görme şansım olur: )

fulton-market

Biraz da Top of the Rock’tan bahsetmek isterim. Herkes ağız birliği etmişçesine, NY manzarasının Empire State’ten değil, Top of the Rock’tan izlenilmesi gerektiğini söylüyordu. Eh, karşı koyacak halimiz yoktu. Rockefeller Plaza’nın içinden bir asansörle 67 kat çıkıyorsunuz. Ve 67 kat tam 42 saniye sürüyor. Çıkarken kulaklarınız pıtlıyor. Gerçekten tüm NYC’yi görebileceğiniz, çok güzel fotoğraflar çekilebilecek bir mekan. Hemen çıktığınız katta fotoğraf makinelerinize veya kameralarınıza yapışmayın benim gibi. Bir üst katı da var. Hatta bir üst kat daha var ki, orada kenar camlar daha alçak olduğundan harika netlikte resimler çekebiliyorsunuz. Bence hemen en üste çıkın. Yükseklik korkusu olanlar için uygun bir yer, öyle aşırı korkutucu değil. Kenarları iyi korumuşlar, kapatmışlar camlarla. Güzel bir deneyim. Bilet alırken 2 dolara bir de broşür satıyorlar. Hangi gökdelen ne binası, tanımak için. Güzel bir broşür aslında, ama biz gerek görmedik. Zaten en bilinenleri biliyorduk; diğerleri de aklımızda sadece 4 gün kalacaktı nasılsa. (Ayrıca NY’taki gökdelenleri tanımanın bana bir katma değer sağlamayacağını hissettim bir an…)

top-of-the-rock-2top-of-the-rock-1

NY’ta yaşayan arkadaşımız sayesinde, kendimizin zor keşfedeceği yerleri gezdik. Bunlardan birisi Chelsea tarafında Frying Pan (Kızartma tavası) Tam adresi: (West Side Highway&26th St.). Eski bir gemiyi bar-restoran ortamı haline getirmişler. Biz Cumartesi akşamüstü gittik, inanılmaz kalabalıktı. Yine de şansımıza bir masa bulduk ve oturabileceğimiz kadar oturduk. Çok keyifliydi. Açık hava, bira, çok güzel yemekler, Manhattan manzarası… Şiddetle tavsiye edilir. Hatta arkadaşım, acaba herkese söylemesek mi bile dedi: ) Yok dedim, benim okuyucularım en güzeline layık: )

frying-panden-gorunusfrying-pan

Yıkılan ikiz kulelerin yeri “Ground Zero” diye anılıyor. Şu anda kenarları kapalı bir inşaat alanı halinde. O kadar büyük bir arsa ki, insan yıkılan şeylerin büyüklüklerini kavrayabiliyor. Hakikaten ürperiyorsunuz. West Village’da, sahil tarafında J. St. Vincent’s hastanesi var. Titanik’ten kurtulanlar buraya getirilmişler. Ayrıca Dünya Ticaret Merkezi’ne en yakın hastane olduğundan, yaralıların çoğu yine buraya getirilmiş. Hastanenin yakınlarında, bir köşede dikenli tellerle çevrili bir boşluk var. Tellerin üzerine, 11 Eylül saldırısı sonrası ailesini, yakınlarını kaybeden veya o mühitte yaşayan ve olaylardan etkilenen çocuklar, bazı şeyler hazırlayıp asmışlar. Yakında resmi olarak, 11 Eylül parkı yapacaklarmış orayı. Park olabilmek için çok ufak da, bir anıt gibi olacak herhalde.

11-eylul-duvariground-zero

Ground Zero, Wall Street’e çok yakın. Ayrıca Özgürlük Anıtı’nı görmek için binilen, ücretsiz Staten Island feribotlarının kalktığı iskeleye de çok yakın. Bir taşla tüm bu taşları vurabilirsiniz. Staten Island Ferry’ye bindiğinizde, Özgürlük Anıtı’na gitmiyorsunuz, sadece yakınından geçiyorsunuz. Bu da yine her giden turistin yapması tavsiye edilen aktivitelerin başında geliyor. Ama biz yapmadık, hihiii: ) Çünkü o kadar farklı yerlerden, Özgürlük Anıtı’nı gördük ki, bir daha görmek istemedik. Özgürlük Anıtı’na gidip, tepesine çıkmak isteyenler için başka botlar varmış; ben bilmiyorum, araştırın.

Yine bu muhitte, başlarda da bahsettiğim Century 21 bulunuyor. Bu aradaki günlerde, o kadar çok şey okuduk ki burayla ilgili, bir şans daha vermeye karar verdik. İkinci gittiğimizde daha fazla şey bulduk. Fırsat denebilecek şeyler var hakikaten. Yine de hiç sevimli bir ortam değil; eşeleme ortamı. Alışveriş yapmayı düşünüyorsanız, uğramanızda fayda var.

century-21-icicentury-212

Century 21st benzeri ziyaret edilmesi gereken yerler: Filene’s Basement, Loehmann’s ve Marshalls imiş. Bunlardan bir tek Loehmann, Century gibi çok marka satar, diğerleri daha makul markalar satıyormuş. Michael Kors filan bulmak mümkünmüş hepsinde. Ayrıca yine bir tavsiye: Aldığınız şeylerin üzerlerindeki etiketleri dönünceye kadar çıkartmayın, fişlerini de atmayın. İnsan bazen bir girdaba kapılıp saçma saçma şeyler alıp, otele gittiği gece pişmanlıktan kıvranabiliyor (biri gibi…:). Ürünleri aldığınız halde tutarsanız, fişiyle birlikte iade etmeniz çok kolay oluyor.

Uptown’da mutlaka yapılması gereken, hemen hemen 90. cadeden itibaren 5. cadde, Park, Madison şeklinde gide gele aşağı doğru yürümek. Yukarılarda özellikle zenginlik inanılmaz; bebek gezdiren genç kadınların çoğu Sex and the City’den fırlamış gibiler. Cumartesi-Pazar zengin Hıristiyanlar/yahudiler son derece lüks arabaları ile cemaatleri ile buluşmaya gidiyorlarmış. Zaten 5. Cadde’nin üst kısımlarından bayağı lüks çocuk dükkanları var, hepsi veliaht prens/prenses gibi. NY’un gerçek kaymak tabakası onlarmış işte.

Barnes and Noble ve Borders’da oturup saatlerce kitap okumanız mümkün. Hatta kitaplari alıp B&N’da Starbucks içine girebilirsiniz, Borders’da da Seattle’s Best’in içinde oturabilirsiniz. Bir not daha: Aldığınız kitabın temiz olması şartıyla iadesi mümkünmüş, nedeni sorulmadan, ne ilginç değil mi? (-”Bu kitabın giriş ve sonuç bölümü iyi de, gelişme bölümünde bazı kurgu eksiklikleri buldum, iade etmek istiyorum”.. -”Hay hay!!”)

Brooklyn’in pek güvenli bir bölge olmadığından bahsediliyor. Geceleri Tribeca civarı da değilmiş. Zaten NY genelde pek güvenli değilmiş.

MOMA’da oldukça tarz, pahalı ama ultra minik porsiyonlu bir restoranı varmış. Hava yapmak isteyenlere duyurulur :)
Wall Street denilen şey bir sokak. Sık sık gökdelenler var Financial District’te. Şehir oradan gelişmeye başlamış. Dolayısıyla caddelere ilk buldukları, hiç yaratıcı olmayan isimleri vermişler. Örneğin nehrin kenarında olduğu için Water Street, duvar olduğu için Wall Street, vs. Sonradan bakmışlar şehir yukarı doğru gelişiyor, bir yerden sonra grid sistemine geçmişler. Uptown’da büyük bulvarlarla, aradaki caddelerin kesişiyorlar. Tepeden bakıldığında kareli defter gibi. Her adres çok kolay bulunabiliniyor.

Manhattan’ı, Manhattan ve Brooklyn köprüsünü karşıdan seyredebileceğiniz harika bir adres vereceğim şimdi, sıkı durun: DUMBO (Down Under the Manhattan Bridge Overpass). Manhattan’dan Brooklyn’e doğru giden metroda, York Street’e inip, sahile doğru yürürseniz, işte oradasınız. Jerry Seinfeld (o da Brooklyn’li, aynı Barbra Streisand, Harvey Keitel, Paul Auster gibi… Daha o kadar çok ki, ama şu an hiç aklıma gelmediler.) bir şovunda burası için “Down Under Manhattan Bridge” demiş. Ama New Yorklular kısaltması DUMB olmasın diye, sonuna bir de “O” eklemişler. DUMBO sahilinde bir park var. Mutlaka bir sabah, alın elinize bir sandviç, atlayın metroya ve bu parka gelin. Müthiş bir manzara, arayıp da bulamayacağınız türden. Biz gece yaptığımız turla da buralardan bir yerden resim çekmiştik zaten.

dumbodan-gorunusbrooklyn-dumbo
Parkta biraz oturduktan sonra yukarılara doğru yürüyüp, sokakların arasında tur atabilirsiniz. Zenginlerin oturdukları çok güzel sokaklar var. Evler harika. Manhattan ilk gelişmeye başladığı zamanlar Downtown’da iş sahibi zengin tüccarlar evlerini burada yaptırırlarmış.

brooklyn-sokaklari-2brooklyn-sokaklari-1

Ayrıca yine sahil tarafında bir yürüme yolu var, promenade deniyor. Brooklyn Heights da buralara deniyormuş zaten. İki köprüyü de içine alan harika resimler çekebilirsiniz. Sonra aynen geldiğiniz metro ile downtown’a geri dönebilirsiniz.

Buralarda bir de Jacques Torres’in çikolata ve dondurma dükkanları var. Elinize bir külah dondurma alıp, promenade’da gezi yapmanız şiddetle tavsiye olunur.

brooklyn-jacques-torresbrooklyn-promenade

Şehir içinde, yorulduğunuzda oturabileceğiniz çok keyifli bir park: Bryant Park. (40-42.Sokaklar arası, 5-6.Av.arası. Yazın konserler, sinema gösterileri, ve yılda 2 kere NY moda haftası çadırları orada kuruluyor-bu seneden sonra NY Moda Haftası orada olmayacakmış.)

Son bir yeme-içme önerim de: Rice to Riches. (37 Spring Street’de) Bin çeşit sütlaç ve topping var. Dünnak ayrıca çok şeker sloganlarla dolu: “Dieting is optional”, vs.. Oralardan geçerseniz, bir göz atın.

İmza G.

Kırmızı Baykuş’taki diğer New York gezi notları:

New York’a gitmeden önce yapılması gerekenler
Metropolitan Museum of Modern Art (MoMA)
New York Gezi Notları – 1. gün
New York Gezi Notları – 2. gün
New York Gezi Notları – Long Island
New York Gezi Notları – 5. gün
New York Gezi Notları – 6. gün
New York Gezi Notları – 7. gün
New York Gezi Notları – 8. gün
New York’ta alışveriş

New York Gezi Notları – 7. gün
28.Temmuz.2009

Downtown turunu bugüne bırakmıştık. (Bizim 2 gün için 54 dolar verdiğimiz tura, bugün yanımızda biri pazarlıkla 3 gün 54 dolar yaptı, haberiniz olsun. Hoş 3 gün de dolaşılmaz otobüsle, ama yine de pazarlık imkanı da varmış.) Turun ilk duraklarından biri Penn Station-Macy’s. Macy’s bizdeki Boyner tarzı bir department store. Ama bu Macy’s’in özelliği dünyadaki en büyük department store oluşuymuş. 2.2 milyon feet kare imiş. Bir boş vaktimde m2’ye çevireceğim (www.birimcevir.com). 13-14 katlı bir bina ve gerçekten çok geniş tabanlı. Ayrıca yürüyen merdivenleri tahtadan, hoşuma gitti. Biz de her turist gibi bir ziyarette bulunduk elbette. Macy’s’in kendine ait bir kartı var, %15 indirim yapılan. Bir turist olarak onu alamıyorsunuz, ama %11 indirim yapılan ziyaretçi kartı alabiliyorsunuz. Müşteri hizmetleri kısmına pasaportunuzla giderseniz, size bir kart veriyorlar. Kozmetikte ve sanırım güneş gözlüklerinde geçmiyor. Sadece kıyafet, ayakkabı, ev eşyalarında geçiyor. Yine de fena değil.

macys-ny

Kitapseverler için rüya gibi olan Barnes & Noble ve ilk defa gördüğüm Borders’lar var. Dalıp da saatler harcamamak işten değil. Kırtasiyelik ıvır zıvır bölümlerinden ayrılmam bile dakikalar sürebiliyor: ) Ayrıca NY’un en köklü ve eski kitapçıları Strand (828 Broadway, 12.Sokak’ta – hem eski hem yeni kitaplar, hepsi piyasa değerlerinin oldukça altında satılıyor) ve Shakespeare&Co. (716 Broadway&Washington Place) ‘yu da kaçırmayın.

broadway-colony

Müzikle ilgilenenler, 49. Cadde ve Broadway’in köşesindeki Colony adlı dükkanı gezebilirler. Her türlü müzik aleti için, başta Broadway showlarının olmak üzere, birçok filmin, dizinin notaları bulunuyor. Sadece onlar değil, her müzik enstrümanı ile ilgili birçok kaynak var, kitap, dvd, vs. Orada da bayağı bir vakit ve dolar harcadım, itiraf ediyorum. Şu an çalmamın imkansız olduğu şeyleri bile; bir daha nerede bulurum, hayatta bulamam mantığıyla satın aldım. Pişman değilim, hem de hiç.

5. Cadde’deki NBA Store, basketbol hastaları için ilginç olabilir. T-shirt’leri denemeden almayın derim, kolları bir tuhaf durabiliyor. Sanırım NBA’deki kusursuz heykel biçimli uzun insanlardan feyz alınarak yapılmışlar: ) T-shirtün omuzları dirseğe yakın bir yerlerde bitiyor…:)

Soho, Çin Mahallesi, Tribeca, West Village, Greenwich Village, turun durakları arasında. Bugün inip de gezecek vaktimiz olmadı, ama yarın olacak. Gördüğüm kadarıyla asıl renkli NY, West Village tarafında başlıyor. Oraları gördükten sonra, Uptown’da fazla zaman geçirdiğimizi düşündüm.

cin-mahallesi1

Çin mahallesi (China Town), ciddi anlamda küçük bir Çin. Kendimi bir an Şanghay’da zannettim; neredeyse hiçbir farkı yoktu. Yürüyen insanlar da Çinli. Komik. Mott Street’te, dünyada yiyebileceğiniz en güzel Çin yemeklerini yiyebiliyormuşsunuz. Ayrıca, bütün filmlerde Çin mahallesi diye çekilen sokak Penn Street’miş (Umarım ismini karıştırmıyorumdur.). Hakikaten görünce çok tanıdık geliyor insanın güzüne. Tur rehberinin dediğine göre, evlerde 20-30’a yakın Çinli yaşıyormuş. Şimdi ev deyince de, aklınıza ev gelecek; ama değiller. Resmen baş sokulabilecek büyüklükte yerlermiş çoğu. Zaten bu bölgeye melting pot deniyormuş, insanlar birbirleriyle fazlasıyla kaynaştıkları için. Ayrıca NY’ta toplam 3 ev değiştirmiş bir arkadaşımdan öğrendiğim bilgiye göre; yeni yapılan condo tarzı binalar dışında, evlerin hiçbirinde çamaşır makinesi yokmuş! O yüzden her köşe başında laundromat denen çamaşırhaneler mevcut. Bunu Ayşe teyze kılıklı Türk annelerine anlatmak bile zor olmalı!

brooklynden-gorunus

Gece turu ise, Uptown ve Brooklyn turlarının bileşimi gibi ve adı üzerinde gece oluyor. Bütün binaları ışıklarıyla görüyorsunuz. Ayrıca en güzeli Brooklyn’den, gece Manhattan görüntüsünü görüp, resim çekme imkanı buluyorsunuz. Bu turlara mutlaka üzerine kalın bir şeyler alarak gidin. Hava ne kadar sıcak da olsa, otobüsün üzerinde rüzgardan serseme dönüyorsunuz. Biz de acayip üşüdük, bugün hava kapalıydı çünkü.

subway-map1Metrolardan da bahsetmek istiyorum: Özellikle iş saatleri çok kalabalıklar, çok havasızlar, kötü kokuyorlar… Günde 5.5 milyon insanın taşındığı bir metro sistemi için kaçınılmaz tabii. Doğru hattı bulmak hiç kolay değil, bir hattan bir hatta geçmek için bayağı bir yürünüyor. Paris metrosundan sonra, arap saçı gibi geldi bize. “Toplu taşıma” diye buna denir! Bizim en sıkış tıkış otobüslerimiz veya metrolarımız, NY metroları yanında taksi hizmeti gibi kalır bence. Değerini bilelim. Dönüşte, son derece kaotik bulduğum İstanbul, gözüme sayfiye yeri gibi gelecek; hissedebiliyorum: )

Yine kendimi şehirde dolaşan bir karınca gibi hissettiğim bir gün daha…

İmza G.

Kırmızı Baykuş’taki diğer New York gezi notları:

New York’a gitmeden önce yapılması gerekenler
Metropolitan Museum of Modern Art (MoMA)
New York Gezi Notları – 1. gün
New York Gezi Notları – 2. gün
New York Gezi Notları – Long Island
New York Gezi Notları – 5. gün
New York Gezi Notları – 6. gün
New York Gezi Notları – 7. gün
New York Gezi Notları – 8. gün
New York’ta alışveriş

Yazarlar: D. - G. - B.
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin