Geçen hafta İstanbul’da iş seyahatinde iken beraber gittiğimiz bir arkadaş ile İstiklal’de kitapçı karıştırıyorduk. Ben o sıralar John Irving’in Twisted River isimli kitabını bitirmeye uğraşıyorum, elimden bırakamıyorum (hatta, o gün katıldığım sempozyumda arada kitabın son sayfalarını bitirmek amacıyla kendime dosyalardan barikat yaptığımı itiraf etmeliyim. Kimsenin fark etmediğini tahmin ediyorum. Özellikle televizyon kameraları salonu terk ettikten sonra kitabı çıkardım zira akşam haberlerinde basının ” bak nasıl sevimli bir şey yakaladık, kız sempozyumda kitap okuyor” diye gösterebilecekleri, uyuklayan sempozyum dinleyicisine benzer bir görüntü vermek istemiyordum.)
Neyse arkadaşım John Irving kimdi ya? dedi. The World According to Garp‘ın yazarı dedim, zira en bilinen kitabı o herhalde. Arkadaşım da hatırladı, ver onu bana bitirince dedi. Ama aynı akşam yemek yediğimiz kuzene kitabı bırakınca arkadaşa başka bir kitabını getirmem gerekti. Bu arada başka bir arkadaşa da John Irving’e giriş babında, onu ürkütmeyecek başka bir kitap getirmeyi vaat etmiştim.Dün iki kitabı da sabah unutmayayım diye yatınca haliyle John Irving rüyama girdi.Rüya şöyle; Irving bir otelde konuşma yapıyormuş. Biz de eşimle oradayız. Ben kendisinin çıkan her kitabını edinip ( biri hariç) okuduğum için, hastasıyım, en önlerde saf tutmuşum. Bakıyorum adamın sol kolu normal bir kolun yarısı uzunluğunda. Allah diyorum adamın bin tane resmini gördüm yoktu böyle bir olayı, zira kendisi eski güreşci, sporcu vs. Neyse, o mevzu geri planda kalıyor, bir sohbet ortamı da oluyor. Ben tüm kitaplarınızı okudum, falan filan, şu kitapta da söyle yazmıştınız vs diyorum. Adam ayy canıımm gibi bana şefkat duyan, hiç ecnebi işi olmayan bir sesle onu da mı okudun diyor? Ben de yaaa hepsini okudum diyorum diye cevap veriyorum. Biraz isyan ediyorum yahu biz beş saattir ne anlatıyoruz gibisinden, detaylıca açıklıyorum: Bir tek diyorum Son of the Circus’u bitiremedim ingilizcesi çok ağır geldi bir de diyorum Until I find You ‘yu daha piyasaya çıkmadan 6 ay önce sipariş edip okuyamadım onu da okuyacağım en yakın zamanda. Bir de çok gençken okuduğum için konusunu hiç hatırlamadım bu vesileyle benim açımdan sıfır kilometre kitap gibi tekrar okuyabileceğim 1-2 kitap var demiyorum. Rüyayla ilgili hatırladığım başka bir şey yok. Meşhur görmek iyidir, hayırdır inşallah diyorum. Bana bir yerden para gelecek, super seyahatlere çıkacağım, şeklinde yorumluyorum ki öyle çıksın. Rüyaları neye yorarsanız ona çıkar, kulağınıza küpe olsun, onun için şom ağızlılara rüya anlatırsanız kendi kendinizi yakarsınız.
Durum bu. Özetle ilk arkadaşıma The Fourth Hand, Diğerine ise Trying to Save Piggy Sneed isimli hikaye derlemesini getirdim.
Wickipedia‘da Irving’i okurken şunu fark ettim, sevindim; herkese döne döne Irving anlatırken sıklıkça adamın hep aynı temaları kullandığından bahsederim. Hakikaten böyle bir şey varmış, sağolsunlar tablosunu bile yapmışlar. Bu arada adamın 2012 de bir kitabı daha çıkacağını tespit ettim:) In One Person.
Title
New England
Prostitutes
Wrestling
Vienna
Bears
Deadly accident
Absent Parent
Film-making / Screen Writing
Writers
Setting Free the Bears
Y
The Water-Method Man
The 158-Pound Marriage
The World According to Garp
The Hotel New Hampshire
The Cider House Rules
A Prayer for Owen Meany
A Son of the Circus
A Widow for One Year
The Fourth Hand
Until I Find You
Last Night in Twisted River
Şiddetle tavsiye. Hem de hepsi:):):)
İmza sadık okuyucu D.
Kontrast isimli blog‘da dendiğine göre Elif Şafak’ın romanları birbirleriyle görünmez köprüler kurarmış. Ben çok sayıda kitabını okumadığım için bu değerlendirmeyi yapamıyorum ama doğruysa ( ki herhalde doğrudur) benim çok hoşuma gider. İskender, bol olaylı ve bol karakterli, dolu dolu bir kitap, beni epey meşgul etti. Kitap Güneydoğu Anadolu’da bir köyde, İstanbul’da, Londra’da ve Abu Dabi’de geçiyor.Bir kaç hikâye bir arada ilerliyor. Kitap bittikten sonra da günlerdir devamlı kitabı düşünürken buluyorum kendimi. İmkân olsaydı elimden bırakmadan bitirirdim ama iki çocukla tatil yapmaya çalıştığımızdan bitirmesi gereğinden fazla sürdü. Ondan önce de Firarperest’i okumuştum, bunun kadar olmasa da onu da beğenmiştim.
En favori karakterim İskender’in cezaevinde tanıdığı Zişan. Pakistanlı galiba emin değilim. Zişan saatlerce konuşsun, anlatsın ben de oralara bir yere kıvrılıp dinleye dinleye uykuya dalayım istiyor gönlüm. “Sen nasıl görürsen odur hakikat” diyor mesela Zişan veya ” İnsan yüreği soba gibi. Sıcaklık üretiyor, enerji yayıyoruz. Ama başkalarını suçlayınca, onları karalayınca, dedikodu yapıp kem konuşunca enerji kaybolur. Yüreğimiz soğur”… Bir de haksız yere hapse düşmüşün denince “hayır Zişan özgür, hapsedilemez” gibisinden bir laf ediyor ama onu not almamışım bir daha da bulamadım, tam ifadesini yazamadım.
Uzun lafın kısası, millet ne derse desin son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biriydi.
Baba ve Piç kitabı ile ilgili postumuz için tıklayın.
İmza D.
Geçen hafta ilk defa Portekizli yazar Saramago’yu okudum. Körlük adlı kitabı eşime birisi hediye etmiş, beni depresyona soktu deyince ben okumaya hamle yaptım, biraz zaman aldı bitirmesi.
Bir websitesinden bulduğum özeti şöyle:
“Arabasının içinde geçmesine izin verecek, ya da geçmek için kendini haklı göreceği yeşil ışığı beklerken kör olan bir adamın duyduğu korku ve çaresizlikle başlar, Saramago’ nun modern insan ve onun üretiği liberal demokrasiye eleştirilerini anlatır bu kitap…Körlük o denli hızlı yayılır ki, yayılma hızı Etna’ nın püskürmesiyle civarında ne kadar yerleşim varsa lavların altında kalmasına benzetilir. Saramago’ nun da yarattığı, yada zaten olan ama görmek için kafaların kumdan çıkması gerektiği bir çürüyüşün öyküsüdür körlük.Arabasında kör olan adamın yardımına giden hırsız, ve bu iki adamı tedavi etmeye çalışan doktor hepsi kör olurlar. İktidar derhal çözümü bulur! Bu insanları eski bir akıl hastanesine kapatır. “
Körlerin tusaklık günleri uzun uzadıya anlatılıyor kitapta. Aralarından sadece bir kişi görüyor o da başlarda kocası dışında kimseye söylemiyor korkusundan. Açlık baş gösteriyor, çeteler ortaya çıkıyor. İşler öyle bir noktaya geliyor ki doktorun karısı kendilerine baskı yapan çetenin başında bulunan adamın boynunu makasla parçalar. Ahlak, seçme özgürlüğü, ve insanın yapabileceklerinin sınırını bol bol tartışılmış. Günler geçiyor, körlük yayılıyor.…. Gerisini okursunuz artık..
Saramago, demokrasi ve liberalizme son derece ağır eleştirilerde bulunarak bir röpörtajında şunları söylemiş;
“Demokratik bir sistemle yönetilmiyoruz. Demokrasi halkın belli aralıklarla oy vermesiyse, o yapılıyor. Bence bu bir aldatmaca. Ötesi siyasetçilerin, büyük sermaye sahiplerinin, feodal beylerin ağaların elinde. Onların büyük başarısı insanları demokrasinin böyle bir şey olduğuna inandırmaları…
Mesela IMF, Dünya Bankası demokratik kurumlar değil. Bunları biz seçmedik ki. Onlar kendi aralarında oturuyorlar, bizim düşüncemizi almadan bizim için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar veriyorlar. İnsanoğlu özgürdür, ama ne zaman özgürdür, doğduktan sonraki birkaç ay boyunca özgürdür. Hiç kimse boynunda haçla doğmaz. Sonra da kendisi Hıristiyan olmaz,onu Hıristiyan yaparlar…”
Bu kitaptaki körlük metaforuna benzer bir başka metaforu da Patrick Süskind’ de okuruz. O kitapta da burun ve koku alma üstüne kurulu bir öykü çıkar karşımıza. Edebiyat için mecazlar, metaforlar, abartı ve diğer zenginliklerin kullanımı elbette kaçınılmaz bir güzellik. Ancak, hem körlük, hem de kokuda insanın iç dünyasına dalışı ve bunu yaparken de zihni, görüngüsel gerçeklikten olabildiğince, kopararak yapılmaya çalışılması ister istemez vardığımız bu noktada şunu sormamıza neden olur. Her şey göründüğü gibi midir, görünen her şey olduğu gibi midir?” ( bunlar benim değerlendirmelerim değil elbet :) bir yerlerden buldum)
Saramago’yu ilk defa okudum hoşuma gitti. Kitabın filmini de yakınlarda televizyonda seyrettiğimi hatırladım. Başlarda biraz sıktığını kabul etmeliyim (daha birikimli edebiyat okuru sıkmayabilir ama benim kapasite belli) sonradan cidden elimden bırakamadım. Diğer kitaplarını da deneyeceğim okumayı.
Haftasonu Chris Cleave‘in Kundakçı isimli kitabını okudum. Adamın bir başka kitabı Küçük Arı’ya bayılmadığımı yazmıştım (son zamanlarda kitaplarla ilgili yazdığım postlar hep yazarın bir önceki kitabına çamur atar şekilde başlamaya başladı:) ) Bu kitabı, Küçük Arı’dan sonra yazdı sanmıştım ama 2005 tarihliymiş.
Hikayesi şöyle: Kadının kocası bomba imha ekibinde ve günün her saati işe çağrılma potansiyeli var. Bu da, adamcağız her çağrıldığında tek parça dönmeyecek diye fazlasıyla stres yapıp başkalarıyla birlikte olan bir İngıliz kızcağız. Kadını yargılamamak elde değil ama sonra da başına bir sürü şey geliyor diye hiç ilişmiyorum. Bir de 4 yaşında bir oğulları var. Bazen oğlanı evde tek başına uyurken bırakıp pub’a inip sabaha karşı geliyor mesela. Yani yatacak yeri yok…
Oğlu ve kocası maç seyretmeye gittikleri bir Cumartesi, açık tribunle birlikte havaya uçuyorlar. Onlarla birlikte 1000 kadar kişi daha havaya uçuyor. Bizim ki o esnada gene geçen gece pub’da tanıştığı herifle birlikte.
Sonrasında kadın kafayı üşütüyor. Oğlan hala yaşıyor gibi davranıyor vs. Kitabın gerisi hayli kasvetli ama sürükleyici de. Kadın’ın Osama Bin Laden’a yazdığı mektuplar şeklinde yazılmış. Adamın kaşının üzerinden vurulduğu haftanın ertesinde kitabı okumuş olmamı da ilginç buldum. Hayat fani işte.
Kitabın filmini de çekmişler hatta Ewan McGregor falan da oynamış ama hikayesine bakılırsa kitapla alakası yok.
Şöyle yorumlar almış:
“Büyüleyici ”
-The Economist
“Harikulade ”
-Daily Telegraph
“Hayran olmamak ve duygulanmamak imkânsız ”
-Guardian
“Çarpıcı”
-New York Times
“Chris Cleave dehşet verici bir zeminde, etkileyici ve güzel sahneler yaratma becerisine sahip Elimden bırakamadım, altüst edici, kışkırtıcı ve iyi yazılmış ”
-Observer
Ama bence hiç o kadar abartacak bir şey yok. İlginç olan bir şey var. 2005 yazında Londra’ya yönelik terör saldırıları, tam kitabın çıktığı gün gerçekleşmiş. Ben yazarın yerinde olsam tüylerim diken diken olurdu…
Uzun aradan sonra bir kitap bitirmeyi başardım.
Paul Auster‘dan en son Görünmeyen‘i okuyup, çok da beni sarmadığını yazmıştım. Hâlbuki kitap süper eleştiriler almıştı. Bu defa çok sevdim. Bu, artık kitabın edebi değeri hakkında bir ipucu verir mi orasını bilemiyorum.
Kitap Miles Heler adında 20′li yaşlarının sonlarında ki bir arkadaşımızın kendini Florida’ya sürgün etmesi ile başlıyor. Miles 7 sene önce üniversiteyi terk ettiğinden beri ailesi ile konuşmamış. Halen, kaza ile erkek kardeşinin ölümüne sebep olması olayının, kendisi, babası ve üvey annesi üzerindeki etkisini tartışıp duruyor. Evi terk ettikten sonra oradan oraya göçüyor, garip işlerle uğraşıyor. Florida’da son işi, terk edilen evlerde insanların bıraktıkları eşyaları toparlamak. Miles, Florida’da iken kendine bir sevgili yapıyor ama ona babasının bir yayınevi sahibi annesinin de ünlü bir oyuncu olduğundan bahsetmiyor. Sonra bir şekilde New York’a dönmek zorunda kalıyor ve borçtan dolayı kredisi ödenememiş ve bankanın el koyduğu bir eve yerleşen bir arkadaşının yanına yerleşiyor. Bir sürü şey oluyor ( şu anda kitabı okumaya niyetlenenlerin hevesini kaçırmadan ne kadarını çıtlatabileceğimi kestirmeye çalışıyorum ama fazla anlatamayacağım sanırım).
Değişik karakterlerin ağzından dinliyoruz bir de hikâyeyi. Çok güzel kitap. Okuyun okutun. Hatta bir kısmını Auster’ın kendi sesiyle dinleyin …
İnsan tüm hafta sonu evden hiç çıkmadan iki çocukla cebelleşince tüm standartları düşürüyor. Elde avuçta ne varsa onunla takılıyor. Biz de aynen öyle bizim 5 yaşındakiyle birlikte saçma sapan ne varsa seyrettik televizyonda. Öbür bücür de kah orada, kah burada ayağa kalkma egzersizleri yaptı. Yürüyecek bence yakında.
Collateral
Mesela Pazar gecesi kendimi, bugüne kadar en az 5 defa seyretmeye hamle edip asla tamamlayamadığım Collateral‘ı seyrederken buldum. Çok kötü bir film değildi. Beş kere hamle yapmamış olsam iyi bile diyebilirdim. Hatta bir de yönetmeninin eski filmlerine bakalım dedim ki ne göreyim. Michael Mann bir sürü sevdiğim filmi de çekmiş. Manhunter, Ali, The insider, The last of Mohicans vs.
Her şeyden öte, özellikle tavsiye edeceğim şey müzikleri. Not ettim kenara, edineceğim.
Collateral: Original Motion Picture Soundtrack
1. “Briefcase” Tom Rothrock 2. “The Seed (2.0)” (Extended Radio Edit) The Roots, Cody Chesnutt 3. “Hands of Time” Groove Armada 4. “Guero Canelo” Calexico 5. “Rollin’ Crumblin’” Tom Rothrock 6. “Max Steals Briefcase” James Newton Howard 7. “Destino De Abril” Green Car Motel 8. “Shadow on the Sun” Audioslave 9. “Island Limos” James Newton Howard 10. “Spanish Key” Miles Davis 11. “Air” Klazz Brothers & Cuba Percussion 12. “Ready Steady Go (Korean Style)” Paul Oakenfold 13. “Car Crash” Antonio Pinto 14. “Vincent Hops Train” Howard 15. “Finale” Howard 16. “Requiem” Pinto
Lionel Shriver –The post birthday world
Bari dedim evde tıkılı kaldığım bir şeye yarasın. Taaa yazın Banur’la gittiğimiz Amasra’da kızcağıza plajda okurken çabuk oku diye acele ettirdiğim Lionel Shriver –The post birthday world sonunda bitti ama bu arada kitap aşındı, eskidi, evin eşyası gibi oldu. Shriver’in başka bir kitabını okuyup bir de post yapmıştım. Bakınız “Kevin hakkında Konuşmalıyız”. Son kitap diğeri kadar süper değil, İngilizcesi de çok ağır, biraz zor okunuyor, ya da benim için öyle oldu, bilemem artık. Ama güzel. 500 küsur sayfa ama iki kitap gibi düşünülürse çok denemez. Biraz yorucu işte. Konusu biraz Gwyneth Paltrow’un Sliding Doors’u gibi. İki alternatif hayat.
Irina isimli Londra’da yaşayan Amerikalı bir kızcağız var, çocuk kitaplarını resimliyor, bir de bir think-tank’de çalışan sevgilisi (Lawrence) var. Herif yıllarca bununla evlenmiyor, kız arada buna içerliyor ama iyi araları. Bir de sadece adamın yaşgünlerinde buluştukları bilardocu Ramsey var. Bu da bilardoda çok iyi, bu arada bilardo (ya da snooker, ikisi aynı şey mi bilemeyeceğim) İngiltere’de çok popüler. Dolayısıyla Ramsey çok ünlü. Irina eninde sonunda ikisi arasında kalıyor. Kitap iki kitap gibi; birinde Ramsey’e giderse ne oluyor. Diğerinde ise gitmezse ne oluyor şeklinde. İkisi de tahmin edildiği gibi bitmiyor.
Lawrence entellektüel ama sıradan bir tip. İçkiye sigaraya karışıyor, bir de siyasi konularda falan ben en iyisini bilirim havasında. Öbürünün tipi daha iyi, biraz sığ ama daha coşkulu, zengin, vur patlasın, çal oynasın vs. Bir de konuşunca dinliyor, daha insan bir tip gibi, ama onunla da hep kapışıyorlar, herifin coşkulu olmasından hareketle herhalde (ne demekse). Özetle fena kitap değildi.
Canım şöyle 500 sayfalık , İngilizcesi zor bir kitap okuyup azcık hırpalanmak istiyor diyenlere şiddetle tavsiye ediyorum.
Bugün CNBC-e’de 22:00′de Infamous/Gerçeğin Peşinde diye bir film var. Anita Shreve‘ın the Weight of Water diye bir kitabıyla ilgili bir post yapmıştım. Çok sevmiştim o kitabı ve o kitapta geçen cinayetle ilgili Truman Capote‘ın In Cold Blood diye bir kitabı olduğunu öğrenip, edinip okuyayım diye niyetlenmiştim. Ama mümkün olmadı henüz. Bu akşamki film de Capote’un bu kitap için araştırma yaptığı zamanları konu alıyormuş. İlginç olabilir. Ben seyredeceğim. Nasıl olsa benim bücürler en geç 21:00′de horlamaya başlamış oluyorlar.
Resim shakapapa‘dan
Geçen gün Ertuğrul Özkök’ün Tuhaf isimli kitabını satın aldım. Bir akşam saat 19:00 gibi başladım, ertesi gün öğlen saatleri gibi bitmişti. Özkök okumaya bayıldığım gazetecilerden değildir. Hep hayatım boyunca süper müzikler dinledim, Paris’te okuduğum yıllar falan tarzında muhabbetleri vardır bana ara ara itici gelir. Ama Tuhaf’a resmen bayıldım. 15 hikaye var, hepsi enteresan. Kitabı benden sonra okuyacak olan eşime yalvar yakar ettim bir tanesini zorla kendisine anlattım. Bıraksa tamamını anlatabilirdim. Şiddetle tavsiye ediyorum.
Ayşe Arman’ın bu konuda Özkok’le yaptığı söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz. Murat Bardakçı da methetmiş. Cidden ben de çok sevdim. Özkök’ün şimdi de Artakalan Zaman isimli kitabını edinip okuyayım diyorum.
Batum’a giderken yanımda prematüre bebekler ile ilgili iki tane kalıncana kitap götürmüştüm. Kitapların büyük bölümü küvözde geçen sürelerle ilgili tedavilerin açıklamalarından vs. ibaret idi. Bizim de o dönem geride kaldığı ve çok şükür hiç bir tedavi de gerekmediği / yapılmadığı için beni uzun süre oyalayamadılar. Hızlı hızlı atlaya atlaya okudum. Sonra eşimin okuyup bitirdiği Dan Brown’un son kitabını biraz karıştırdım. Diğer kitaplarında olduğu gibi bu da hiç açmadı (Napalım sevmiyorum). Öylecene ortada kaldım.
İngilizce kitap satan yer var mı buralarda? dedim, millet güldü. Sonra Trabzon’a geçen bir tanıdığa, (sırf heyecan olsun diye) kitap adı vermeden yahu siz kafanıza göre birşey alın ne olsa okurum diye kitap ısmarladım. O da sağolsun, ne bilsin, okuyup da hafif depreştiğim, o kadar da bayılmadığım ( Bakınız Şubat’ta yazdığım bir post) Küçük Arı’yı alıp geldi. Halbuki değişik bir şey gelecek, usul usul okuyacağım diye epey heveslenmiştim.
Sonra eşimin ofisinde mutfakda dolanırken başta Gürcü olduğunu sanıp sonradan Gürcüce bilen bir Azeri olduğunu tahmin ettiğim hanımın elinde Türkçe bir kitap gördüm. Kadıncağızın okumakta olduğu kitaba da hamle yapamadım ama tünelin sonunda ışık gördüm, başladım koşmaya; Yahu dedim sizin evde Türkçe kitap var mı? ben çok sıkılıyorum vs. Kadıncağız mutfak dolabından bir kitap çıkarıp verdi.
Kitap neden bahsediyor diyenlere Kontrast isimli blogda yazanlara göz atmalarını öneririm, benim anlatmaya halim yok. Daha önce Terry Goodkind’in hiç bir kitabını okumamıştım, sanırım bundan sonra da başım çok sıkışmadıkça tercih etmeyeceğim. Ama kötü diye söylemiyorum, paralel evren falan bana (o da ancak arada bir) sinema perdesinde cazip gelebilir. Öte yandan bir kere başlayınca kitap insanı heyecan içinde de bırakıyor, dur yahu şunu bir an önce bitireyim havasına giriyorsunuz. Ben dönüşte Trabzon’da uçağa yetişene kadar okuyup, bitirip öyle eve döndüm. Ama ne bileyim o kadar fazla methedemiyorum, bu türü sevenlerin aklında bulunsun.