»
M
E
N
Ü
«
Ali ile Ramazan
16.Şubat.2010

Perihan Mağden‘den yetiştirme yurdunda tanışan iki sevgilinin gerçek hikayesi;

“Gırtlağına kadar pisliğe gömülse Ramazan, boka bulansa; gözlerinin önünde Ali’yi canlandırarak, Ali’ye aşkını, Ali’nin ona aşkını; hala temiz olduğunu, olabileceğini, kalabileceğini hayal edebilir.”

Mağden’in okuduğum ikinci kitabı.  Bir de “Biz kimden kaçıyorduk anne?” yi okumuştum. İkisini de çok beğendim, ama ikisi de beni perişan eden kitaplar olarak kayda geçti. KAOS GL’nin websitesinde de kitapla ilgili iki yazı (burası ve burası) var.

İmza D.

Küçük Arı
9.Şubat.2010

Kısacık İstanbul’a gittim geçen gün. Dönüşüm 21:00 uçağıylaydı. Zaten günün sonunda adım atacak halim kalmamıştı. Onun için saat 18:00 gibi Taksim’den bir kitap edinip, Havaş’a atlayıp, kendimi alanda kuytu bir koltuğa atıp, kalkışa kadar kitabımı okurum diye planladım. Bir yerlerde Uçurtma Avcısı kadar etkileyici olduğunu okuduğum Chris Cleave‘nin Küçük Arı’sını aldım. Kitap çok kolay okunuyor, sürükleyici de. Ama sonu bence biraz havada. Zaten yazarın web sitesinde gezindim, bir sürü mail ay sonunda ne olmuş, biz pek anlamadık tadında.

Fazla uzatmadan Uçurtma Avcısı nereeeeee, Küçük Arı nere demek istiyorum. Hastası olduğum Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı veya A Thousand Splendid Suns adlı kitapları ile aynı rafa bile koymam, kimse kusura bakmasın:)

İmza D.

Yılın ilk kitabı
5.Ocak.2010

untitled

Yılın ilk günü, Mazhar Alanson’un Mazhar Olmak isimli kitabını okudum. Kitap değişik bir formatta. Genelde Mazhar Alanson’un çizimleri ve üzerine el yazısıyla karalanmış gibi. Biyografileri çok sevdiğimden,  kitap da 500 sayfa olmadığından, bir çırpıda okudum. Şu şarkıyı da şöyle yazdık, sonra seneler sonra kullandık/kullanmadık gibisinden notlar var. Okuması zevkli. Herşeyin ötesinde içinden Alanson’un tek gitarla söylediği şarkıların olduğu bir CD çıkıyor. Zaten MFÖ balladları hastası olan ben, iyice bir aşka geldim. Canım deli gibi deniz kenarında olmak istedi, falan filan. Güzel oldu.

İmza D.

Fethiye Çetin, Anneannem ve diğerleri
18.Aralık.2009

Geçtiğimiz senelerde, eve dönüşte uçakta okuyacak bir şeyler olsun diye, İstiklal’de kitapçı gezinirken, Fethiye Çetin‘in Anneannem isimli kitabını görmüştüm. Fethiye Çetin’i zaten avukat olarak tanıyordum, kitabı da duymuştum, atladım üzerine. Bir solukta bitti ve beni tahminimden çok daha fazla etkiledi. Ankara’da doğup büyümenin sıkıcılığı belki de, otuzlu yaşlarıma kadar gayrimüslim hiç bir Türk vatandaşı ile yakın olmadığım için, hiç empati ihtiyacı duymamışım demek ki. Hiç gayrimüslim mahalle, sınıf, üniversite arkadaşım olmadı; dolayısıyla zahmet edip kafa yormamışım.

anneannem-fethiye-cetin

Fethiye Çetin bir dönem İstanbul Barosu Azınlıklar Komisyonu sözcüsü idi sanırım. Şimdilerde de, Dink ailesinin avukatı yanılmıyorsam.  Anneannem, Çetin’in Elazığ Palu, Habab köyünden mühtedi (yani sonradan dönme müslüman olan) anneannesi Heranuş hanım’ın hikayesi. Heranuş hanım, 1915 sonrasında Müslüman bir aile tarafından Seher adıyla büyütülmüş. Bir sürü torun, torba sahibi olmuş; hep kendine saklamış hikayesini. Çetin, anneannesi ile ilgili gerçeği çok sonra öğrenebilmiş. Akrabaları Gadaryan’lara ise ölümünden yıllar sonra ulaşabilmişler. Baştan sonra iç parçalayıcı ve düşündürücü idi. Anneannem kitabını bu kadar beğenmişken, geçen gün de Ayşe Gül Altınay ile birlikte hazırladıkları Torunlar isimli kitap karşıma çıktı. Onu da havada kaptım.

torunlar

Torunlar kitabında da, Müslümanlaştırılmış Ermeni asıllı vatandaşların hikayelerini, torunlarının ağzından dinliyoruz. Geçmişte gayrimüslim nüfusun ne kadar çok vilayete yayılmış olduğunu ama şimdi ne kadar  azının kaldığını görünce, insanın içi cız ediyor. Kitap, kendi küçücük dünyamızda yaşayıp, tek gazete okuyup, belli TV kanallarını seyredip, ahkam kesmek yerine, başkalarının hikayelerine kulak kabartmaya davet ediyor insanı. Çok sevdim ben.

emanet  çeyizTorunlar‘ı okuduktan sonra arka sayfalarda referans verilen bir şeyleri daha okumak istedi canım, ama çoğunu bulamadım. Kemal Yalçın’ın Emanet Çeyiz’ini bulabildim şans eseri. Bu kitap da mübadele ile yerlerinden olmuş insanların hikayelerini anlatmış. Çoğu, temelli göçtüklerine inanmak istememiş, seneye döneriz diye diye, dönemeden ölmüşler. Eski köylerine gidip görebilen şanslıların kimi, köyün toprağını yastıklarına doldurup ölene kadar başını koymuş, ya da babasının evinden içeri girmeye içi elvermemiş, kapısında oturup dönmüş. Bunlar gibi bir sürü insana dokunan hikaye var. Kaçışları, geride bıraktıkları, vs. Her üçünü de şiddetle tavsiye ediyorum. Ama en çok Anneannem‘i. Sonra Torunlar‘ı, sonra Emanet Çeyiz’i. Bu arada, ben bir süre başka türde bir şeyler okuyacağım sanırım.

İmza D.

Paul Coelho – Kazanan Yalnızdır
30.Kasım.2009

winner_20Bayramda  kendimi çok kalabalık bir ortamın içinde buldum. Ama şansım vardı, etrafta ilgiden azmış haldeki kızımla ilgilenmeye dünden razı, bir sürü eli öpülesi insan olduğundan, kendi başıma kalıp bol bol kitap okuma fırsatı buldum. Önce Yaşar Kemal’in son kitabını okuyordum, sonra  sıkıldım.  Bayramdan hemen önce de Coelho‘nun son kitabını bulmuştum, mecburen ona sardım.

card-24-lowSimyacı‘dan beri çok sevdiğim, sadakatle okuduğum, ama Simyacı’nın tadını da sonra hiç bir kitabında bulamadığım Coelho, yine bana bir festival tadı yaşatmadı dogrusu. “Lüks, şafahat, başarıya olan düşkünlük” gibi klişeler yine ön planda. Kitap festival esnasında Cannes’da geçiyor. Hayalleri için herşeyi göze almış tipler var, ara ara yahu benim hayattan istediğim bu muydu gibisinden sorguluyorlar konumlarını, ama kimse de bu lüks ortamını terk etmeye yanaşmıyor. Böyle her yerde karşımıza çıkan muhabbetler dönüp duruyor kitap boyunca.

Şunu da itiraf etmeliyim: Her kitabı bana sanki bir öncekinden daha basit gelmeye başladı. Sinirimi bozmuyor değil doğrusu. Bence artık neyin sattığını da keşfetti, aynı telden çalıyor. Neyse okuyoruz işte karşımıza çıktıkça. Sonuç olarak şiddetle tavsiye edemiyoruz.

İmza D.

Gözleri dinlendirmeli bir süre
18.Kasım.2009

Geçtiğimiz  ay nedense elime geçen bir iki kitap ve film hep azınlıklarla ilgili çıktı. Baba ve Piç’i okumuştum, onu yazdım zaten. Kevin Hakkında Konuşmalıyız‘ı okumuştum. Orada da Ermeni asıllı Amerikalı bir anne vardı, habire soykırım göndermeleri falan.

Sonrasında bir aralar alıp bir kenarda unutuğum ; “Bir  Doktorun Yaşadıkları, Garabet Haceryan’ın Güncesi”ni bitirdim. Kitap 1922 Eylül ayında İzmir’de yaşananları,  Ermeni  bir doktorun bakış açısıyla yazmış. İnsan keşke trajediyi önceden farkedebilip zamanında çoluk çocuk evi barkı terk etme gücünü kendinde bulsa. Ama o zamanlama dünyanın en zor şeyi olsa gerek. Kitap 1922 İzmir yangınının, İzmir’in Ermeni mahallelerinde tamamen Türkler tarafından çıkarıldığı iddiası üzerine kurulu. Bu konuda bin tane görüş var.  Ekşi Sözlük‘ de farklı görüşlere etraflıca değinilmiş, meraklısı okuyabilir.

guz-sancisi-resim-1

Geçen gün de oldukça gecikmeyle de olsa Güz Sancısı‘nı seyrettik. 6-7 Eylül olayları üzerine kurulu konu içimizi daralttı, ama konunun bir şekilde sinemaya yansıması güzel tabii. Hikayenin dekoru bana ortaokul piyeslerini hatırlattı. Kostümleri başarılı, ama yağma sahnelerini çok sahte buldum. Film olduğunu unutma şansımız olmadı, hep aynı sokağı, bir sağdan bir soldan izleyip durduk. Ayrıca ben artık azınlıkları klişe rollerde seyretmekten de bıktım. Bir de keşke insanlar ölmeden önce edebi bir şeyler söylemeye çalışmasalar. Doğrudan ölseler mesela, seyirciye daha bir dokunsa.

Erol Katırcıoğlu ve Hakkı  Devrim’in yazılarını da okumanızı öneririm.

Velhasıl, ben bir süre daha eğlenceli şeyler okuyacağım..

İmza D.

Baba ve Piç
5.Kasım.2009

babavepicElif Şafak’ın Aşk‘ını okuyup sevince daha önce hamle yapıp, bayılmadığım bazı diğer kitaplarına da el atayım dedim. Elime Baba ve Piç geldi.

Kitapta Amerikalı bir Ermeni ailesine gelin gidip, sonra tüm sülaleden boşanmış Rose’un ve kızı Armanuş’un hikayesinden tutun da, İstanbul’daki eski bir konakta yaşayan, erkeklerinin genç yaşta ölmesi lanetinden müzdarip bir Türk ailesinin,  dolayısıyla evin kızlarından Zeliha’nın, babası belli olmayan kızları Asya’nın hikayesine değin bir çok kişinin hikayesini bir arada okuyoruz.

Sonra hikayeler o kadar şekilleniyor, birbirine dolanıyor ki, biraz abartmamış mı duygusuna sık sık kapılıyor insan. 1915 olayları olayın göbeğine yerleştirilmiş. Gerçi hep daracık kapılardan bu konuya bakanlar için, kapı aralıklarını  genişletebilir, empati yapmalarına yardım edebilir, o açıdan iyi. Türkiye dışında yaşayan Ermeniler’in Türklere karşı nefreti de iyi işlenmiş, ve insanın içini şişiriyor. Bir de Şafak kitabı İngilizce yazıp yabancı okuru hedeflediği için olsa gerek, çok beylik tabirlerin falan yabancı okuyucu için açıklanmasını biraz itici buluyorum ben. Mesela genç kızlara çıtır denir gibisinden şeyler. Pamuk’un Masumiyet Müzesi‘nde de benzer sıkıntılarım olmuştu. Khalid Hosseini’nin A Thousand Splendid Suns‘unda da. Yazar yahu bu kitabım da kesin çevrilir kaygısına düşünce, olayın tadı biraz kaçıyor, kör göze parmak mı derler o tipten açıklamalar oluyor.

Ben de Aşk‘ın yarattığı etkiyi kesinlikle yaratmadı. Gerçi çok sevmiş olmama rağmen Aşk‘ın sonunda da sıkılmıştım. Burada da konunun deliler  gibi dallandırılıp budaklandırıldığını düşündüm. En azından araya cinler girmeseydi, onlar vasıtasıyla tarihe tanıklık etmese idik. Yordu beni ama aslında çok aleyhte konuşmayayım, bir solukta da bitirdim. Elif Şafak’ı   sevmediğim izlenimi yaratmak da istemem. Siyah Süt’ü de sevmiştim.

Prof Dr. Aysel Ekşi’nin bir yazısı var kitap hakkında göz atmak isterseniz. Elif Şafak bu kitap dolayısıyla TCK 301. maddeden yargılanmıştı hatırlarsanız ve beraat etmişti. Kitap süksesini bir nebze de ona borçlu bence. Kitapla ilgili, metheden güzel bir yazı da buradan okunabilir.

Bir de biraz karanlık bulduğum kitabın kapağı, tüm web sitelerinde daha da karanlık görünüyordu. Sonbahar manzarasını arkaya alarak kendim çekeyim dedim, o da tipsiz oldu, makineyi camdan düşürme tehlikesi yaşadım vs,  idare edelim artık:)

İmza D.

Lionel Shriver- Kevin hakkında konuşmalıyız
19.Ekim.2009

kevin2“Kevin hakkında konuşmalıyız” Lionel Shriver’ın okuduğum ilk kitabı ve kendisine 2005 Orange ödülü  kazandırmış. Yaşgünümde bir arkadaşım hediye etti, elimde de okuyamadığım ama elimde sürünen en az yedi-sekiz kitap olduğu için biraz raf süsledi. Başta da çok çekici gelmedi itiraf etmeliyim. Ama sonradan sardı. Daha da bitirmedim, ama şimdilik gayet iyi gidiyor.

Kitap 16 yaşında bir sürü okul arkadaşını katleden bir oğlanın annesinin, babasına mektupları olarak yazılmış. Kadıncağız, bütün kitap boyunca oğlanın doğumundan beri  sergilediği  piskopat, mesafeli, donuk kişiliği  kendisinin ona karşı hislerinin bir yansıması, dolayısıyla kendi suçu olabileceğini düşünüyor, bunu sorguluyor.

Anne Eva, seyahat kitapları yazan ve doğum öncesi yılın üçte birini seyahat ederek  geçiren biri. Kevin de dünyanın en kolay bebeği, çocuğu değil. Doğum sonrası Eva hapı yutuyor. Eşi de oğluna düşüyor, oğlanın bütün garipliklerini nomal karşılıyor, evlilik de duman oluyor. Kevin’in tüm çocukluğu piskopatlık eylemlerle dolu; annesini fotoğraflarını yakıyor, nadide haritalardan duvar kağıdını rezil ediyor, kardeşine zarar veriyor, herkesten nefret ediyor kanaati uyandırıyor vs…

Çocuklar canavar mı doğar? Yoksa çevre şartları mı onları uyumsuz yapar? İtiraf etmeliyim ki kitap ara ara  bana kadın bassın gitsin o evden yahu oğlana babası baksın dedirtti. Kendime inanamadım, ama sanırım Kevin’in katil olduğunu bilmemin etkisi büyük, yoksa, yoksa benim içimde de bir Eva mı var (hayır seyahati de seviyoruz o açıdan…) Neyse, kadıncağız  kitap boyu ben mi onu kötü yaptım? o mu kötüydü? sorgulaması  yapıyor. Depresif ama sürükleyici bir kitap.

Yazar ile bir söyleşi için burayı tıklayabilirsiniz. Seneye filmi çekiliyor galiba. Tilda Swinton oynayacak diye duydum, ki kendisine hayranımdır (Bkz. Michael Clayton) hakkını verir ama kadında pek Ermeni asıllı tipi yok  (Eva, Ermeni asıllı ve kitap da ara ara soykırım göndermeleri var) ama onu da hallederler.

Bitirince belki gene yazarım. Şimdilik tavsiye ediyorum.

İmza D.

Sabahattin Ali’yi yeni keşfetmek
20.Eylül.2009

kuyucakli-yusuf1Önerdiği kitap isimlerine kutsal muamelesi çektiğim bir arkadaşım var. Kendisi şu aralar bir Doğu Avrupa  başkentine yerleşmekle meşgul, ama önerilerin devam edeceğine inancım sonsuz. Cehaletimle barışığım, onun için bunu anlatmakta sakınca görmüyorum: Beni Sabahattin Ali ile tanıştıran odur. Okuduktan sonra sağda solda satış yapayım diye niyetlenmiştim, ama özellikle evdeki erkek tarafının arkadaşları gayet aşina çıktılar Ali ile. Benim arkadaş grubunun profili daha değişik. Sadece bir tanesi tanıyor çıktı.

İlk Kuyucaklı Yusuf’u okudum. Galiba bu Sabahattin Ali’nin ilk başarılı bulunan kitabıymış. Kitap, 1930′lu yıllarda Anadolu’da geçiyor. Yusuf bir kaymakamın yanına evlatlık aldığı, gururlu, soğuk, duygusuz görünümlü ama aslında gariban ve içinde fırtınalar kopan biri. Sevgisi  yüzünden bir sürü şeyi  göze alıyor ama  önleyemediği  dış koşullar yüzünden kaybetmeye mahkum biri.

Gerçi bana ters gelen minik şeyler vardı;  Yusuf deliler gibi romantik biri olarak resmediliyor halbuki geçmişini de bildiğimizden,  kendisini daha ziyade tutunamayan  bir karakter olarak  düşlüyoruz. Bir de kitapdaki  üvey kardeşi Muazzez’e olan aşkı emsalsiz gibi anlatılsa da genelinde romanın bir yerinde Muazezzez’in aradığı kişi olmadığını, sadece aradığına ulaşması için geçmesi gereken bir yol olduğunu, kendi kendine itiraf ediyor.

“Bu manasız ve yabancı hayatta ancak bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez’ınvarlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onu bu kadar sebebsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf’un hayatından kopartılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu fakat Muazzez olmadan bunu yamaya muktedir olmayacağını sanıyordu.”

Sabahattin Ali 1930′larda bir arkadaş toplantısında Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu ihbarı üzerine bir süre cezaevinde yatmış. Çıktıktan sonra tekrar öğretmenlik yapmak için Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurmuş. Dönemin bakanı “eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini istemiş. O da Varlık dergisinde “Benim Aşkım” diye bir şiir yazarak paçayı kurtamış.

1980′lerde Fevzi Tuna filmini de çekmiş Kuyucaklı Yusuf’un. Talat Bulut, Derya Arbaş falan oynamış. Görmedim ben,  görsem de kitabı  kadar etkilemeyeceği tecrübemle sabit. Filmin müziklerini Timur Selçuk yapmış, ama çok süper şeyler okumadım katkısı hakkında. Leylim Ley, Ben Yine Sana Vurgunum, Melankoli, Dağlardır Dağlar hep bestelenen şarkıları. Şaibeli bir ölümü var Sabahattin Ali’nin. Kendi de çok çekmiş…

Kürk Mantolu Madonna‘yı da okudum yeni. Bir ara yazacğım.

İmza D.

Dan Brown – The Lost Symbol
16.Eylül.2009

the-lost-symbolDaha okumadan bir kitap hakkında ahkam keseceğim, başlıyorum dikkat: Sağda solda okuduğuma göre, Da Vinci’nin Şifresi ile  Katoliklerle arasına limon suyu sıkan Dan Brown isimli best seller yazarımız, yeni kitabında da Masonları hedef almış. Bence çok mantıklı, yaz yaz bitmez, seri haline de dönüştürebilirsin. Zaten bin türlü komplo teorisine bulaşmış Masonluk teşkilatının adı neye karıştırsan garip kaçmaz, bir şekilde hak veren çıkar.

Kitap daha yeni çıktı (Eylül ortası galiba, 15 Aralık’ta da Türkiye’de çıkacak diye duydum.), ben doğal olarak okumadım. Okuyabileceğimi de sanmıyorum. Zira “Da Vinci’nin Şifresi”ni ailecek bitiremedik, halbuki başta iyi gidiyorduk. Filmini seyredip anlayalım, aklımızda kalmasın dedik, onu da pek anlamadık. Sonra “Melekler ve Şeytanlar”ı seyretmeye heves ettik, onu da bitiremedik. The Lost Symbol da bana ipi göğüsleyecek gibi gelmiyor. Ama bu tamamen benden kaynaklanıyor. Masonlara bulaşık komplo teorileri ara ara ilgimi çekse de, bu aralar gerçek insan hayatlarına dair şeyler okumak istiyorum. Bu çerçevede kendimi rezil etmek pahasına bir sırrımı  da açıklayacağım: Bu aralar ben 300-500 sayfalık kitaplar okuyamıyorum. Yani arada tabii ki okuyorum :) Ancak elim kalın kitapları hemen rafa geri koyma eğiliminde.

National Geographic’in web sitesinde gezinirken kitapla ilgili bir yazıya ulaştım. Şöyle bir soru var yazıda; Ya Masonlar dev bir uluslarası gizli teşkilat olmak yerine, sosyalleşme peşinde, kendilerini geliştirmeye çalışan ve topluma hizmet peşinde bir grup insansa? Bunun cevabını asla bilemeyeceğiz; çünkü Masonluk’ta belli bir yere gelmiş amcalar bile (büyük üstad mı deniyor onlara?) “bizim  bildiğimizden ötesi var mıdır ki?” teredütünden hiç kurtulamayabilirler. Yaşlı bir Mason amca, “Kızım gel sana bir sır vereyim; böyle derin devletvari bir teşkilat var cidden” dese bize mesela, bunu çürütemeyeceğimize göre (ayarla amcacım bir ayine birlikte katılalım, eylem planını görelim) teredüt baki kalacak.

National Geographic birtakım uzmanlarla masonluk efsanelerin bazılarının aslını astarını araştırmışlar. İlginç  şeyler var: Mesela bir sürü Mason sembolü sırf  Masonlara has değilmiş. Sonra efendim, “herşeyi gören göz”ün  (Kötü bir tercüme oldu bence ama daha iyi bir şey çıkaramadım.) ABD Mührüne ve ABD dolarına girişi, Mason olmayan sanatçı Pierre Du Simitiere sayesinde olmuş. Figürün “Büyük Mühür”e girmesinde etkili olan ekipte sadece bir adet Mason olmayan eleman varmış; Benjamin Franklin. Ama onun teklifinde göz yokmuş ve reddedilmiş zaten. Benim için o göz, daha ziyade  “Alan Parson’s Project“in albüm kapağıdır. O kadar..

41395akqxkl__sl500_aa240_

Masonluğun kaynakları, sembolleri konusuna girip ne kendimi ne de sizleri yormaya niyetim yok. Ama bana ilginç gelen bir nokta var  National Geographic’in yazısında. Şu iddiaya da değinilmiş; güya Washington DC’nin caddeleri topyekün birtakım Mason sembollerini oluşturuyormuş. Uzmanların dediğine göre Masonlar Amerikan şehirlerinin yapılmasında şöyle veya böyle söz sahibi olduklarından  şehirlerin sağında solunda Masonluk işaretlerine rastlanıyormuş, ama  koca şehrin dev gibi bir işaretler dizini oluşturduğu iddiası komik.  Düşünsenize İstanbul’da da öyle bir şey varmış mesela eskiden (abii biz 2004′de oraya bi trafo yaptık, arkasına da bi rezidıns yapıldı sonradan)…

İmza D.

Yazarlar: D. - G. - B.
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin