Geçenlerde bir arkadaşım Norveçli fotoğraf sanatçısı Kjell Sandved‘in fotoğrafladığı kelebeklerle ilgili bir mail atmıştı. Baktım internette de bir sürü şey var bu konuda. Butterfly alphabet…
Sandved, yıllardır bu işin peşindeymiş. Kelebek desenlerinde alfabenin tüm harflerini görüntülemiş. Gerçekten güzel şeyler var. Kjell Sandved, taaaa 1960’lı yıllarda Smithsonian Enstitüsü Doğa Tarihi Müzesi’nde çalışırken tavanarasında, bir köşede egzotik kelebekleri keşfetmiş ve üzerlerindeki desenler üzerinde çalışmaya başlamış. Ama işin garibi, fotoğrafçılığı kelebekleri keşfettikten sonra öğrenmeye başlamış. Güzel fotoğraflar var vaktiniz olursa bakın.
İmza D.
İlgilenenleri Güneydoğu Avrupa ile ilgili bir fotoğraf yarışmasından haberdar etmek isterim. Batı Balkanlar ve Türkiye’den amatör ve profesyonel fotoğrafçıların katıldığı bir yarışma. En fazla katılım da Hırvatistan,Türkiye, Sırbistan ve Romanya’dan gelmiş.
26 Mart oylama için son gün. Brüksel’deki oylama sonucu 24 fotoğraf finale kalmış. Oylama da çok kolay, çarçabucak (kızımın deyişiyle çubuçak) yapılabiliyor. Güzel fotoğraflar da var.
Bu aralar gerek üzerimize yığılmış ev kredisi, gerek inişli çıkışlı sağlık durumum, gerekse mevsimin kış olması ve bunun da motivasyonumuzu düşürmesi gibi sebeplerle, pek seyahat edemiyoruz. Bu çerçevede gidemediğim yerler ile ilgili ufak ufak ilginç noktalar derledim. Ara ara vereceğim.
Belki biliyorsunuzdur, Tibet-Nepal sınırındaki Everest dağı, dünyanın en yüksek noktası. Dile kolay 8850 metre. Ama bu onu durdurmuş mu? Hayır. Zirvesi, tektonik tabakaların birbirine sürtünmesi sebebiyle sanırım her sene yaklaşık olarak 4 mm daha yükseliyormuş. Nepal’e niyetiniz var ise ve turla gitmeyeyim, halkın arasına karışayım, biraz kaybolayım, yeniden yolumu bulayım, daha fazla yorulayım ama içine nüfuz edeyim gibi tilkiler kafanızda cirit atıyorsa, visitnepal.com ‘u şiddetle öneririm. Kardeşim sen gitttin mi ki, ne diye öneriyorsun? derseniz diyecek bir şeyim yok, ama biz de zamanında ufak tefek araştırmalar yapmıştık, niyetimiz vardı, olmadı kısmet:(.
İkinci minik haber de Mexico City ile ilgili. Mexico City her sene 10 cm batıyormuş. Yani Venedik’ten tam 10 kez daha hızlı bir şekilde. Sebebi ise pek sağlam bir zemin üzerine kurulmamış olması. Yer kabuğundaki hareket, zaten kaldırımlarda falan ciddi olarak fark edilebiliyormuş. Bir de sanırım Bağımsızlık Meleği Anıtı diye bir anıt varmış, onun etrafına da 26 basamak kadar bir yükselti eklemek zorunda kalmışlar. Belki G. akademik çalışmalardan vakit bulduğunda, bize bir Cancun seyahat yazısı patlatır da (okyanus kenarında beyaz kumlu plajı olan otel resmini de koyarsan çok sevinirim:)) biz de gün yüzü görürüz.
Bu arada bilmeyenlere minik bir faydam olsun; nereye giderseniz gidin bir Lonely Planet seyahat kitabı edinmeye çalışın. Bu kadar güncel ve bu kadar eğlenceli, gündelik dille yazılmış seyahat kitabı ben bilmiyorum, bilen varsa söylesin…
Evde sıkıntıdan patladığım bugün, Etsy‘de gene hoşuma giden resimlere rastladım. Aşağıda ekliyorum. Önce en sevdiğim kuş;
Kırmızı çiçekler,
En son da rengarenk su dalgaları;
Hepsi ara133photography‘den.
Radikal gazetesinin web sitesinde LIFE dergisinde yılın fotoğrafı seçilen resimlerden bazıları vardı. Ya da hepsi bilemiyorum. Bir tanesi çok sevimliydi.
Eylül ayının National Geographic dergisinde oyalanırken Maitre’in resimleri çıktı karşıma. Meraklanıp baktım, 1955 doğumlu fotoğrafçı Afganistan’dan Güney Amerika’ya dünyanın dört bir tarafında çalışmış. In the Hearth of Africa ve Madagascar Travels, a World Apart isimli iki kitabı var.
Hakkında bir röportajı buradan okuyabilirsiniz. Fotoğrafları da buradan görebilirsiniz. Seyahat ve iyi fotoğrafçılık süper bir ikili.
Kaslandıkça, dengesini mi yitirmiş ne? Kendi kendine ayakta duramıyor bu adam…
İmza G.
(Kaynak: Burası)
Bu yaz bir sürü arkadaşımızın düğünü oldu. Önünden arkasından muhabbeti de bol oldu tabii. Genelde bu muhabbetler şatafattan pek haz etmeyen bir grubun arasında döndüğü için, sıklıkla “yuh ya bu kadar para vereceğime balayında Güney Amerika’ya giderim, 3 ay kalırım” tipinde sonuçlara bağlandı. Bizi delirten bir kaç mevzuyu aktarayım:
Gelin başı mesela: Bir arkadaşımız adı sanı bilinen bir kuaföre “Gelin başını ne kadara yapıyorsunuz? ” diyerek bir piyasa araştırmasına girişmiş. Adam 1750 YTL, mekana gelirsek 2000 YTL deyince bunun şafak atmış. Sonra arkadaşımız hiç düğünden bahsetmeyip, gelin başı lafını da telaffuz etmeyip sıradan bir kuaföre gitmiş. 50 YTL’ye saçını toplatmış. 80 YTL’ye makyajını yaptırmış, duvağını da annesi takmış. Gördüğüm en güzel/ sade ama alımlı gelinlerden biriydi.
Bir de fotoğraf konusu var bizi delirten: Mesela belli bir seviyenin üzerindeki düğünlerde (mekan isimlerini söylememeye dikkat edeceğim çünkü neticede sağdan soldan duydum:)) önümüze gelen yemeklerin yazıldığı menü kartının fiyatı 4-5 TL’den başlıyormuş. Zira bunlar ekstra süslü oluyor son zamanlarda, dikkatinizi çekti ise, her sayfada bir yemek adı yazan, püsküllü vs., gelin kadar süslü, minik dosyalar adeta. Bugün en kralından kitaplarların 20 YTL civarı olduğunu duyunca garip geliyor. Hemen hesap yapıyoruz; 400 konuk olsa 2ooo YTL menüye gitti. Elinde 10 saniye tutup bıraktığın şey, bir ton kağıt israfı öte yandan…
Fotoğrafçı aynı arkadaşımızdan 4000 Euro (yazıyla; dörtbin yüroğ) istemiş ve başka fotoğraf makinasıyla çekim yapılmasına da izin vermemiş. Adam savunma olarak “Ama benim adamların hepsi tek tip kıyafet giyiyorlar” diyormuş. Arkadaşımız “Ben onları damat gibi giydiririm, siz bana bırakın, hesabı biraz düşürelim.” argümanlarıyla epey bir direnmiş. Sonunda araya adam katıp olayı 5000 YTL’ye bağlayabilmişlar. Ve de sadece 18:00-01:00 arası çekim yapılmış, yani kuaför, evde hazırlanma süreci, arkadaşların gelip gitmesi, ağlaşan anneanneler falan gibi muhabetin büyük kısmı fotoğraflanamamış. (Biz şanslıyız. En yakın arkadaşlarımızdan biri benim tamamlamayıp bıraktığım Afsad kursu sonrasında Nikon D70S aldığından beri tüm önemli/önemsiz günlerimizi fotoğraflıyor. Karada ölüm yok bana:))
Ben bir alternatif hesap çıkardım. 2000 YTL saç baş+5000 YTL fotoğrafçı parası +2000 menü ücretinden bir nebze yırtabilirseniz 9000 YTL’ye -düğünün diğer masraflarından da kısarak- gidebileceğiniz balayı gezilerini kısaca örneklendiriyorum:
Mesela Şili plajları, Cartagena Colombia, Karayipler. Veya Kamboçya;
Veya Tahiti’de yüzen evler;
Bu arada konudan şaştım, National Geography’nin web sitesinden bir de Tibet resmi aranırken, karşıma çok sevdiğim fotoğrafçı (Afgan kızı resmine değinmeyeceğim, içimiz şişti ondan.) Steve McCurry‘nin bir resmi çıktı. Kimseyi bir balayına özendirecek nitelikte değil, ama Steve abiye hürmetimden koymaya niyetlendim. Olmadı. Linkini veriyorum.
Son olarak da şunu söylemek istiyorum: Bizim ufaklık bundan yirmi, yirmibeş veya daha fazla sene sonra bana düğün haberiyle geldiğinde, gelinin annesi/ kız tarafının yarısı olarak şatafatlı birşey istemeyeceğime, sevimli minicik bir kutlamayla tatmin olacağıma ve normalde düğün masrafları için harcamam beklenen parayı çatır çatır yemesi için kendisine nakden takdim edeceğimi taahüt (doğru mu yazdım bunu?) ediyorum.
Fotoğrafları arşivlediğim bir ek bellek var. Bembeyaz şık birşey. Oradan oraya taşıyorum. Kaybolacak veya sakarlığımdan başına bir şey gelecek veya bir gün açılmayacak diye ödüm kopuyor. Hep, fotoğrafları dijital ortama terk etmeyeyim, seçeyim, güzel olanları albümleyeyim diye niyetleniyorum, ama genelde kalıyor. Bazen de zaten bastırdığım resimleri (çalışma odası dağınık olduğu için nereye koyduğumu bilemediğimden), yeniden bastırmış buluyorum kendimi. Delirip kendimi ısırasım geliyor.
Bir fantazim de, ek bellek ve evdeki sürüsüne bereket fotoğraf CD’lerini bir düzene koymak. Çift olanları elden çıkarmak. Ama bu işe vakit asla gelmiyor. Dün izin dönüşü zaten kimseye faydam olmaz deyip, işi gücü bir kenara bıraktım. Fotoları düzenlemeye çalıştım, ama back up sapığı olduğumdan olsa gerek, bir sürü back up dosyası çıktı ortaya. Onları düzenlemek yıllarımı alabilir. Erteledim olayı.
Gezinirken eskilerden sevdiğim resimler çıktı ortaya. Pek orjinalliği olan resimler değil, ama seviyorum. İlk koyduğum resimde yaprağı sanki içine hapsetmiş gibi. Mahpus o yaprak..
Yukardaki de aslında ilk resme benziyor ama olsun bunu da seviyorum. Ve bunu da;
Bu mavi çam ağacının Kasım 2007′de minicik kozalakları vardı. Şimdi dev gibi oldular. Çok fotojenik bence:)
Güzel bir kampanya gözüme çarptı. “İklim İçin Gençlik Girişimi“.
Peki ne yapıyorlar? Farklı gençlik gruplarını ve bireyleri biraraya getirerek, 2009 Aralık’ta, Kopenhag’da düzenlenecek UNFCCC-15. Taraflar Toplantısı’nda (COP-15) Türkiye’nin elle tutulur bir iklim politikası yürütmesi için baskı/lobi oluşturmaya çalışıyorlar. Kolay gelsin. www.twitter.com/iklimgençtir adresinden takip edilebilirler. Daha da sevimli olanı, bir fotoğraf kampanyaları var:
BU İKLİM ÇEKİLMEZ, FOTOĞRAFINI ÇEKERİM DAHA İYİ! Katılmak için herhangi bir şekilde poz vererek, üzerinde “Bu iklim çekilmez! www.iklimicingenclik.com ” yazılı bir pankartla resim çektirmek ve girişimi destekleyen bir cümleyi göndermeniz yeterli.
Ayrıntılar burada.
Fotoğrafların 1 Ağustos 2009′dan itibaren sitelerinde yayınlanmaya başlamış olması lazım. Gerçi ben bulamadım, ama oradadır heralde:)