SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Collateral, Shriver, 48 saat aralıksız evden hiç çıkmadan iki çocuk bakımı vs.
15.Mart.2011

İnsan tüm hafta sonu evden hiç çıkmadan iki çocukla cebelleşince tüm standartları düşürüyor. Elde avuçta ne varsa onunla takılıyor. Biz de aynen öyle bizim 5 yaşındakiyle birlikte saçma sapan ne varsa seyrettik televizyonda. Öbür bücür de kah orada, kah burada ayağa kalkma egzersizleri yaptı. Yürüyecek bence yakında.

Collateral

Mesela Pazar gecesi kendimi, bugüne kadar en az 5 defa seyretmeye hamle edip asla tamamlayamadığım Collateral‘ı seyrederken buldum. Çok kötü bir film değildi. Beş kere hamle yapmamış olsam iyi bile diyebilirdim. Hatta bir de yönetmeninin eski filmlerine bakalım dedim ki ne göreyim. Michael Mann bir sürü sevdiğim filmi de çekmiş. Manhunter, Ali, The insider, The last of Mohicans vs.

Her şeyden öte, özellikle tavsiye edeceğim şey müzikleri. Not ettim kenara, edineceğim.

Collateral: Original Motion Picture Soundtrack

1. “Briefcase” Tom Rothrock
2. “The Seed (2.0)” (Extended Radio Edit) The Roots, Cody Chesnutt
3. “Hands of Time” Groove Armada
4. “Guero Canelo” Calexico
5. “Rollin’ Crumblin'” Tom Rothrock
6. “Max Steals Briefcase” James Newton Howard
7. “Destino De Abril” Green Car Motel
8. “Shadow on the Sun” Audioslave
9. “Island Limos” James Newton Howard
10. “Spanish Key” Miles Davis
11. “Air” Klazz Brothers & Cuba Percussion
12. “Ready Steady Go (Korean Style)” Paul Oakenfold
13. “Car Crash” Antonio Pinto
14. “Vincent Hops Train” Howard
15. “Finale” Howard
16. “Requiem” Pinto

Lionel Shriver –The post birthday world

Bari dedim evde tıkılı kaldığım bir şeye yarasın. Taaa yazın Banur’la gittiğimiz Amasra’da kızcağıza plajda okurken çabuk oku diye acele ettirdiğim Lionel Shriver –The post birthday world sonunda bitti ama bu arada kitap aşındı, eskidi, evin eşyası gibi oldu. Shriver’in başka bir kitabını okuyup bir de post yapmıştım. Bakınız “Kevin hakkında Konuşmalıyız”. Son kitap diğeri kadar süper değil, İngilizcesi de çok ağır, biraz zor okunuyor, ya da benim için öyle oldu, bilemem artık. Ama güzel. 500 küsur sayfa ama iki kitap gibi düşünülürse çok denemez. Biraz yorucu işte. Konusu biraz Gwyneth Paltrow’un Sliding Doors’u gibi. İki alternatif hayat.

Irina isimli Londra’da yaşayan Amerikalı bir kızcağız var, çocuk kitaplarını resimliyor, bir de bir think-tank’de çalışan sevgilisi (Lawrence) var. Herif yıllarca bununla evlenmiyor, kız arada buna içerliyor ama iyi araları. Bir de sadece adamın yaşgünlerinde buluştukları bilardocu Ramsey var. Bu da  bilardoda çok iyi, bu arada bilardo (ya da snooker, ikisi aynı şey mi bilemeyeceğim) İngiltere’de çok popüler. Dolayısıyla Ramsey çok ünlü. Irina eninde sonunda ikisi arasında kalıyor. Kitap iki kitap gibi; birinde Ramsey’e giderse ne oluyor. Diğerinde  ise gitmezse ne oluyor şeklinde. İkisi de tahmin edildiği gibi bitmiyor.

Lawrence entellektüel ama sıradan bir tip. İçkiye sigaraya karışıyor, bir de siyasi konularda falan ben en iyisini bilirim havasında. Öbürünün tipi daha iyi, biraz sığ ama daha coşkulu, zengin, vur patlasın, çal oynasın vs. Bir de konuşunca dinliyor, daha insan bir tip gibi, ama onunla da hep kapışıyorlar, herifin coşkulu olmasından hareketle herhalde (ne demekse). Özetle fena kitap değildi.

Canım şöyle 500 sayfalık , İngilizcesi zor bir kitap okuyup azcık hırpalanmak istiyor diyenlere şiddetle tavsiye ediyorum.

İmza D.

Capote ve In Cold Blood
14.Mart.2011

Bugün CNBC-e’de 22:00’de Infamous/Gerçeğin Peşinde diye bir film var. Anita Shreve‘ın the Weight of Water diye bir  kitabıyla ilgili bir post yapmıştım. Çok sevmiştim o kitabı ve o kitapta geçen cinayetle ilgili  Truman Capote‘ın In Cold Blood diye bir kitabı olduğunu  öğrenip,  edinip okuyayım diye niyetlenmiştim. Ama mümkün olmadı henüz.  Bu akşamki film de Capote’un bu kitap için araştırma yaptığı zamanları konu alıyormuş. İlginç olabilir. Ben seyredeceğim. Nasıl olsa benim  bücürler en geç  21:00’de horlamaya başlamış oluyorlar.

Resim shakapapa‘dan

İmza D.

Biutiful
10.Şubat.2011

Javier Bardem’i hep birlikte seyrettiğim arkadaşım Avusturya’ya kayak yapmaya gidip beni bu alemlerde yalnız koyduğu için Biutiful darbesini tek başıma karşılamak zorunda kaldım. Alacağı olsun.

Biz Bardem’e,  fazla tanınmadığı günlerden beri hayranız,  hatta ben şahsen, şu aralar önüne gelen yerde hakkında yazılar çıkıyor diye biraz gıcığım duruma. Dolayısıyla filmi es geçecek halim yoktu, gene ufaklıklardan birini amcasının yanına, diğerini anneannesine sepetleme fırsatını bulduğum anda uçarak sinemaya koştum. Dram olduğunu biliyordum, bu kadarını beklemiyordum. Mahvoldum, bir daha toparlayamadım. Bardem, filmde Uxbal isimli bir Barselona’lıyı oynuyor, adam iki çocuğun kendisi bakıyor çünkü karısı manik depresif. Yeraltı dünyasına da (çakma çanta, kaçak  Çinli işçi, vs.)  bulaşık biri ama insan bir tip. Sonra ruhlarla teması var, spirituel aleme de aşina. Her şey var filmde. Özetle beni parçaladı, gerçi ben parçalanmaya son derece müsait bir tipim bunu da göz önünde bulundurmak lazım. Herkesin derdi dert bana. Ama gene de, Pazar öğlen seyrettim, Pazartesi akşamına kadar kendime gelemedim. Kızlarım babalarını ayda sadece birkaç gün görebiliyorlar diye de sanırım, bana ekstradan dokundu. Hemen unutup normal hayata dönülecek bir film değil ona göre gidin.

Alejandro González Iñárritu zaten Babel‘i de, 21 Gram‘ı de çekmişti ki, her ikisi de favori filmler listemin tepelerinde. Biutiful Oscar’a da aday zaten, inşallah da kazanır, öbür filmler umurumda bile değil, ben bunu çok sevdim. Bardem galiba ilk defa İspanyolca bir rolle En İyi Erkek Oyuncu‘ya da aday. İnşallah onu da toplar. Biraz kendimi toparlayayım Amores Perros‘u da seyredeceğim.

Çok sevdim ama işte, of ki of.

İmza D.

Into the Wild hakkında biraz daha
25.Ocak.2011

Geçenlerde  ben de Into the Wild‘i seyrettim. Bizim B.’nin 2009 Nisan’ında yazdığı post’dan beri (buradan lütfen) aklımdaydı. Buldum DVD’sini, kaptım. Filmi çok sevdim. Gerçi biraz uzundu kabul etmeliyim.

Neyse, eski postumuzda B. bahsetmişti; film McCandless diye bir gencin 1992 yılında Alaska’da Stampede Trail diye bir yerlerde, göreceli olarak az hazırlıkla kışı geçirme mücadelesini anlatıyor. Arka planı da var olayın, ama o detaylara girmeyeceğim. Yanında sadece bir miktar pirinç, bir tüfek, biraz mermi, bir fotoğraf makinesi ve okuyacak bir şeyler var. Bunlardan biri hangi ot yenir, hangisi yenmez tarzında bir  kitap; Tana’ina Plantlore. Kış zor geçiyor tabii.

Filmin sonunu söylemiyorum. Ama öyle sahneler vardı ki içim gitti. Mesela vahşi atların (yılkı atı mı denir hepsine?) yakınlarına kadar gidebildiği, peşlerinde koşturduğu bir sahne var. O kadar belli ki o an dünyadaki en mutlu adam olduğu. Veya kanoyla nehirde giderken sessizliğe, manzaraya, insanın içi gidiyor (tabii suların durulduğu yerlerde). Bana böyle muhabbetler nasip olacak mı? falan diye sorgularken buluyorsunuz kendinizi.

Seyrederken, her sene en az iki tane süper istediğim bir şeyi yapma sözü veriyorum kendime. Ne olduğunu söylemem. Çıtam düşük şimdilik. Şimdi çıkar birileri, benim arkadaşım geçen yaz Katmandu’da bilmem nerede tırmanışa gitti falan der, sinirlenirim.

Filmi büyük insan, sinema adamı, düşünür, aktvist Sean Penn (biraz hayranım kendisine) çekmiş. Internet’de dolanırken gerçekten otobüsün bulunduğu yerlere trek yapmış Brandonun yazısı ile karşılaştım. Yazdığına göre geçenlerde iki genç, çok daha az hazırlıkla benzer bir yolculuğa niyetlenip sonrasında zar zor kurtarılabilmişler. Alaskalılar bu işe biraz bozuluyormuş.Doğal olarak Alaska doğasını ciddiye alıyorlar, almayanlara da bozuluyorlar.

Brandon, otobüsün yakınlarında bir kasabada birileri ile sohbet ederken, Sean Penn’in  filmin çekimi sonrasında otobüsün içine “Ne olur içerdeki eşyaları Chris McCandless ‘ın anısına koruyun” diyen bir mektubunu görmüş. Başka bir gidişinde bakmış mektubu birileri yürütmüş tabii. Ben olsam ben de yürütebilirdim, itiraf edeyim. Alaska’nın doğası o kadar etkileyici ki sizi Brandon’un bloguna yönlendirmek istiyorum, çünkü birsürü resim var.

Pearl Jam sevenlere de bir güzel haberim var:  Eddie Vedder, Sean Penn’in eski bazı filmlerinin soundtrack’lerine katkıda bulunduğundan dolayı bu filmin müzikleri için özel olarak seçilmiş ve Into the Wild da kendisinin ilk solo stüdyo albümü. Çook güzeldi. Şiddetle tavsiye ediyorum.

Benden bu kadar:)

İmza D.

Sol elimle yazdığım yazılar-3, Wall-E artık başköşede
9.Aralık.2010

Wall-E ve Eva’nın şu anda en favori film karakterlerimden olduğunu daha önce yazmıştım.

Geçenlerde Trabzon’dan Ankara’ya uçarken, bizim bir numaraya oyuncak alırken bunların minnacık oyuncaklarını gördüm. Paraya kıyamadım, Ankara’da bulurum dedim almadım.  Ankara’ya dönünce bulamadım. Etrafta dört döndüm hiç bir oyuncakçıda yok.

Hırs yaptım, tekrar Batum’a gitmek üzere Trabzon’a  gittiğimiz bir sefer affetmedim, aldım.

Gerçi bizim bir numara kendisine alındı sandığı için bir süre bana teslim etmedi, ama sonra ilgisini kaybetti. Şu anda evde baş köşede bir yerlerde duruyor:)

İmza D.

Wall-E postu için buraya tıklayalım lütfen.