SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
The Next Three Days
18.Ağustos.2011

Akşam kızlardan biri anneannesinin evinde kalıp diğeri de saat sekiz gibi sızınca ortalık bir sakinleşti, bir güzelleşti. Biz de taşındığımızdan beri ilk defa başbaşa film seyredelim dedik. The Next Three Days’de karar kıldık. Russell Crowe’ın rehine kurtarma tipi operasyonlarda abartma potansiyeline aşina olduğumuz için fazla şaşırmadık. Çok da sıkılmadık hatta sonlara doğru cidden heyecanlandık. “Fena değil” olduğuna karar verdik.

Konusu çok kısaca şöyle: Russel’ın eşi patronunu öldürmekten apar topar tutuklanıyor, adamcağız ufak oğluyla başbaşa kalıyor. Anneyi cezaevinde ziyaretler vs. Temyizden sonuç alamayınca kadıncağızı kaçıracağım diye hırs yapıyor, pasaport buluyor, sosyal güvenlik numarası için dayak yiyor vs. Fazla detaya giremeyeceğim zira film bundan ibaret ama arada sıklıkla yok artık dedirten şeyler oluyor. Başarısız da değil, sonlara doğru epey heyecan yaptık doğrusu. Russell Crowe, zira ciddi bir adamdır, değişik değişik tipleri oynar,  severim kendisini. Kısacık bir rolde Liam Neeson da var. Tavsiye edebilirim.

İmza D.

Larry Crowne
5.Ağustos.2011

Bizim 6 yaşındaki ufaklığın “ay ben yiycem bu kızı yaa” ayaklarıyla yakaladığı yerde 1 yaşındaki kardeşini taciz etme huyu sabit olduğundan, ikisini bir arada birilerine teslim edip gece dışarıları çıkmak artık çok sık rastlanan lüksler değil bizim için.

Geçen gün bir fırsat yakaladık, hemen bir kısa yemek ardından film yapalım dedik. Ben gözüme Hangover II‘yu kestirdim. Artık haftalardır oynamakta olduğu için sadece Ankara Kentpark Prestige’de buldum matinesini. Sallana sallana gittik. Bilet almak için terastan geçerken bir baktık bir duvara minik bir branda sermişler. Bu ne be dedik? Gişeye bir gittik ki sinema kafasına göre hiç internette falan ilan etme zorunluluğu gözetmeden 21:00 matinesini, 22:00 ve açık hava olarak değiştirmiş. Üstelik terasta rüzgârlar esmeye başlamış o sırada. Bilenler bilir Ankara’da açık hava sineması her zaman çok güzel bir tecrübe olarak anılmaz. Ben bir defasında insanların arkalardaki döner tezgahlarının etrafında kümelenip ısınmaya çalışarak film seyrettiğini hatırlarım. Ben tabii ( biraz abartarak) hayatta tek eğlencesi film seyretmek olan ve son bir yıldır da bebek ve eşimin yurtdışında olmasından hareketle kocasıyla film seyredememiş biri olarak hızla parladım, gişedeki kıza bir fırça çektim, yahu nasıl ilan etmezsiniz böyle birşeyi diye söylendim de söylendim. Kızın umru bile olmadı o da ayrı. Zaten Hangover II ertesi gün vizyondan kalktı, onu da kaçımış olduk. Öte yandan hızla parlayınca çabuk da söndüm, Larry Crowne‘a girmeye kadar verdik. Geçen gün David Letterman’da Julia Roberts ve Tom Hank’i seyretmiştik. Sevimli idiler.

Hikâyesi söyle: Larry, K –Mart kılıklı bir yerde işini severek çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor sonra sırf üniversite diploması yok diye aniden kovuluyor. Bir süre işsiz kalıyor ev kredisi zora giriyor. Sonrasında üniversitede dersler almaya başlıyor, arabasını bir kenara bırakıp tor tor giden bir scooter ediniyor vs. Giderek Larry daha parasız ama daha mutlu bir insan olmaya başlıyor. Üniversitede de Julia Robert’dan bir ders alıyor vs. vs.

Ben 60 yaşıma gelmeden kendime scooter kılıklı bir motor edinebilirsem asla üç motordan fazlasıyla birlikte gezmeyeceğim. Bunu da bir kenara yazıyorum.

Filmi de çok sıkıldığınız bir gün seyredebilirsiniz. Çok kötü de değil, sevimli ama o kadar işte.

İmza D.

Just Go with It
5.Mayıs.2011

Geçenler de bizim ufaklıkların sızdığı an ile benim de sızmam arasındaki genelde çok kısa olan zaman diliminde, Adam Sandler ile Jennifer Anistonun yeni filmleri Just Go with It ‘i seyrettim. Sonuna kadar uyumamayı başardım. Çok da hoşuma gitti.

Filmde Adam karakteri kadın tavlamak için evli numarasına yatan bir estetik cerrah, Jennifer da onun asistanı, boşanmış, iki çocuğu var. Bunlar Adam Sandler’ın tavlamaya çalıştığı bir kadına, herifin iyi bir baba olduğunu ve karısının ondan rızasıyla boşanmak üzere olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar. Bu arada Adam Sandler evli olmadığı için Jennifer ve bebeleri bu rolü oynamak zorunda kalıyor.

Nicole Kidman’a da eskiden millet  çok itici dediğinde hep  savunurdum kendisini, belki rolün etkisi, ama artık savunmaya gücüm/niyetim yok.  Sevimli biri değil..

Öte yandan, film çok sevimli idi. Zaten Adam Sandler ne rolde oynasa benden methiye alır herhalde. Bir de tatil ortamında geçiyordu. Yaza susamış Ankaralı olarak bana çok iyi geldi. Şiddetle tavsiye edebilirim.

İmza D.

Ankara Kazan Ben Kepçe Günleri
4.Mayıs.2011

Bizim ufaklıkları anneanne ve dedelerinin yanına katıp, babalarının yanına yolladığımda, benim için Ankara Kazan Ben Kepçe günlerinin başlayacağını yakın çevreme duyurmuştum.

Etkinlikler Pazartesi sabah biraz geç tarafından başladı. 09:00 uçağı sis sebebiyle 11:30’da kalktı. O saate kadar da % 90 iptal olacak dendi. Ofiste de işler süper yoğun olduğu için, en kötü ihtimal öğlen tatilinde gider ekibi toplar dönerim diye düşündüm. Bu arada işler yetişmeyecek diye devamlı başımdan aşağı kaynar sular dökülüyordu. Ama uçak kalktı, her şeyden önemlisi de sağ salim indi. Her şey halloldu.

Sonra bir baktım yalnız başımayım:)

Önce işlerimin çoğunu hallettim. Sonra eve bir koşu gidip jet hızıyla evi toparlayıp temizledim. Sonra arkadaşımla, evde bebeler bekliyor stresi olmadan uzun uzun dolaştık, boş boş takıldık, yemek yedik, sinemaya girelim mi dedik, vazgeçtik. Zaman çok bereketli geldi. Erken sokağa dökülmenin faydaları sanırım, eve döndüğümde saat daha 10:00 idi. Geçenlerde seyredip sonunu getiremeyip, horlaya horlaya uykuya daldığım No Strings Attached filmine sırf Ashton Kutcher’ın hatırına bir şans daha vermeye karar verdim.

Konusu fazlasıyla klasik: Natalie Portman karakteri; arada görüşelim, oynaşalım, ama fazla bulaşmayalım, kıskanırsan falan tadım kaçar, sabah da alarmım çalmadan arazi ol, doktorum, meşgulüm, uğraşamam havalarında. Ashton Kutcher karakteri de, tamam bana göre hava hoş diyor; ama sonra fazlasını istiyor, aşık oluyor, bana müsaade diyor. Bu sefer Natalie hırs yapıyor vs. Eğlenceli, ara ara çok komik. Genel olarak sinemada seyretsem tüh buna da vakit harcadık dedirtebilecek film. Black Swan’dan sonra insan bunda niye oynar? diye sordurdu bana. Gerçi Black Swan’a da bayılmamıştım, ama fantastik filmleri anlamakta zorlandığımdan, yoksa güzeldi. Bu arada Ashton’un babası rolünde oynayan Kevin Kline’mış. Sonradan birşeyler okurken fark ettim. Resmen yaşlanmış.

Elinize DVD’si geçerse seyredin, yoksa kanepeden  kalkıp sinemaya gittiğinize değmez bence.

İmza D.

Çoğunluk
23.Mart.2011

Çoğunluk‘u geçenlerde seyredip çok sevenlerdim. Baktım sevmeyeni de bolmuş ama benim çok hoşuma gitti. Özetle şöyle bir hikâyesi var: Mertkan, diye yaşasa bir, yaşamasa bir genç var. Babası müteahhit, bu da getir götür yapıyor. Kendi gibi arkadaşları var, alışveriş merkezlerinde dolaşıyorlar. Sonra garson bir kızla tanışıyor, kız Van’lı, İstanbul’da okumaya çalışıyor. Kurtköy’de arkadaşlarıyla yaşıyor. Kızcağız bunu seviyor -nesini seviyorsa o da tamamen ayrı bir mevzu-. Bu da sonradan kızı seviyor.  Sonra babası kızı bırak falan diyor, herif de fazla direnmeyip bırakıyor vs. Sonradan çok üzülüyor mu,  üzülmüyor mu onu da net anlayamıyorum. Çok kalabalık bir konusu yok filmin, öyle bir kesit Mertkan’ın hayatından.

Bir yerlerde söyle bir şey okudum hakkında:

Orta sınıf muhafazakar Türk ailesi ve bu sınıfın sahiden içi boş değerlerini çok sade bir dille seyirciye adeta tükürüyor. Aslında çoğunluk demek rahat konfor işin yürümesi demek. Bu bağlamda Mertkan duygusuzca itaat eder ve ben kimseye saygıda kusur etmiyorum kimse de bana edemez diyerek toplumsal saygınlığını içi boş bir itaat kültürüne borçlu olduğunu itiraf eder. İtaat etmeyenler ne olsa tehlikelidir; düşünenler, sorgulayanlar hele ki karşı çıkanlar ancak itelenir kullanılır.”

Başından sonuna kadar beni rahatsız eden bir filmdi. Olumlu anlamda söylüyorum bunu. O kadar başarılı tespitler vardı ki.  Mesela herif apartmanının önünde arabanın kül tablasını sokağa boşaltıp garajına giriyor. Kendi apartmanının önü. O kadar depresif bir ev ortamı ki.  Bir tek anne durumdan rahatsız gibi. Mertkan’da hiç bir duygu yok. Yapmayı sevdiği hiç bir şey yok.  Hiç kahkaha atarken görmüyoruz, duygusuz, heyecansız, korkak üstelik kötü bir herif . Bartu Küçükçağlayan‘ı ilk defa seyrettim. Bilmiyorum başka filmlerde var mı ama başka bir rolü oynayabilir mi bilemiyorum. Bunu olumlu bir şey olarak söylüyorum çünkü o rolle birdi, çok başarılı buldum onu ve filmdeki herkesi.  Babası da süperdi.  Çok sevdim. İçim de sıkıldı.  Etrafımda da bir sürü Mertkan var diye düşündüm. Yazık ya Türkiye’nin haline falan diye kederlendim.

Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması’na bu yıl sinema kariyerinde Fatih Akın ve Yeşim Ustaoğlu’nun filmlerinde yönetmen yardımcılığı yapan Seren Yüce, ilk uzun metrajlı filmi “Çoğunluk” ile Altın Portakal’dan 3 önemli ödülle döndü. “Çoğunluk” yarışmada “En İyi Film”, “En İyi Yönetmen” ödüllerini kazanırken, film, başrol oyuncusu Bartu Küçükçağlayan’a da “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazandırdı. “

İmza D.