SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
İskender
17.Ağustos.2011

Kontrast isimli blog‘da dendiğine göre Elif Şafak’ın romanları birbirleriyle görünmez köprüler kurarmış. Ben çok sayıda kitabını okumadığım için bu değerlendirmeyi yapamıyorum ama doğruysa ( ki herhalde doğrudur) benim  çok hoşuma gider.  İskender, bol olaylı ve bol karakterli, dolu dolu bir kitap, beni epey meşgul etti. Kitap Güneydoğu Anadolu’da bir köyde, İstanbul’da, Londra’da ve Abu Dabi’de geçiyor.Bir kaç hikâye bir arada ilerliyor. Kitap bittikten sonra da günlerdir devamlı kitabı düşünürken buluyorum kendimi. İmkân olsaydı elimden bırakmadan bitirirdim ama iki çocukla tatil yapmaya çalıştığımızdan bitirmesi gereğinden fazla sürdü. Ondan önce de Firarperest’i okumuştum, bunun kadar olmasa da onu da beğenmiştim.

En favori karakterim İskender’in cezaevinde tanıdığı Zişan. Pakistanlı galiba emin değilim. Zişan saatlerce konuşsun, anlatsın ben de oralara bir yere kıvrılıp dinleye dinleye uykuya dalayım istiyor gönlüm. “Sen nasıl görürsen odur hakikat” diyor mesela Zişan veya ” İnsan yüreği soba gibi. Sıcaklık üretiyor, enerji yayıyoruz. Ama başkalarını suçlayınca, onları karalayınca, dedikodu yapıp kem konuşunca enerji kaybolur. Yüreğimiz soğur”… Bir de haksız yere hapse düşmüşün denince “hayır Zişan özgür, hapsedilemez” gibisinden bir laf ediyor ama onu not almamışım bir daha da bulamadım, tam ifadesini yazamadım.

Uzun lafın kısası, millet ne derse desin son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biriydi.

Baba ve Piç kitabı ile ilgili  postumuz için tıklayın.

İmza D.

Baba ve Piç
5.Kasım.2009

babavepicElif Şafak’ın Aşk‘ını okuyup sevince daha önce hamle yapıp, bayılmadığım bazı diğer kitaplarına da el atayım dedim. Elime Baba ve Piç geldi.

Kitapta Amerikalı bir Ermeni ailesine gelin gidip, sonra tüm sülaleden boşanmış Rose’un ve kızı Armanuş’un hikayesinden tutun da, İstanbul’daki eski bir konakta yaşayan, erkeklerinin genç yaşta ölmesi lanetinden müzdarip bir Türk ailesinin,  dolayısıyla evin kızlarından Zeliha’nın, babası belli olmayan kızları Asya’nın hikayesine değin bir çok kişinin hikayesini bir arada okuyoruz.

Sonra hikayeler o kadar şekilleniyor, birbirine dolanıyor ki, biraz abartmamış mı duygusuna sık sık kapılıyor insan. 1915 olayları olayın göbeğine yerleştirilmiş. Gerçi hep daracık kapılardan bu konuya bakanlar için, kapı aralıklarını  genişletebilir, empati yapmalarına yardım edebilir, o açıdan iyi. Türkiye dışında yaşayan Ermeniler’in Türklere karşı nefreti de iyi işlenmiş, ve insanın içini şişiriyor. Bir de Şafak kitabı İngilizce yazıp yabancı okuru hedeflediği için olsa gerek, çok beylik tabirlerin falan yabancı okuyucu için açıklanmasını biraz itici buluyorum ben. Mesela genç kızlara çıtır denir gibisinden şeyler. Pamuk’un Masumiyet Müzesi‘nde de benzer sıkıntılarım olmuştu. Khalid Hosseini’nin A Thousand Splendid Suns‘unda da. Yazar yahu bu kitabım da kesin çevrilir kaygısına düşünce, olayın tadı biraz kaçıyor, kör göze parmak mı derler o tipten açıklamalar oluyor.

Ben de Aşk‘ın yarattığı etkiyi kesinlikle yaratmadı. Gerçi çok sevmiş olmama rağmen Aşk‘ın sonunda da sıkılmıştım. Burada da konunun deliler  gibi dallandırılıp budaklandırıldığını düşündüm. En azından araya cinler girmeseydi, onlar vasıtasıyla tarihe tanıklık etmese idik. Yordu beni ama aslında çok aleyhte konuşmayayım, bir solukta da bitirdim. Elif Şafak’ı   sevmediğim izlenimi yaratmak da istemem. Siyah Süt’ü de sevmiştim.

Prof Dr. Aysel Ekşi’nin bir yazısı var kitap hakkında göz atmak isterseniz. Elif Şafak bu kitap dolayısıyla TCK 301. maddeden yargılanmıştı hatırlarsanız ve beraat etmişti. Kitap süksesini bir nebze de ona borçlu bence. Kitapla ilgili, metheden güzel bir yazı da buradan okunabilir.

Bir de biraz karanlık bulduğum kitabın kapağı, tüm web sitelerinde daha da karanlık görünüyordu. Sonbahar manzarasını arkaya alarak kendim çekeyim dedim, o da tipsiz oldu, makineyi camdan düşürme tehlikesi yaşadım vs,  idare edelim artık:)

İmza D.